••Yadigarlar Meclisi••

1. BÖLÜM : " HAYATTA KALMAK. "
⚜️
Tek olmak. Eşsiz ve benzersiz. Tarih boyunca dünyanın ve içinde yaşayan her bir canlı türünün böyle olduğunu düşündük. Kendimizi haklı gördük çünkü kısıtlı imkanlarımızla bulduğumuz kanıtlarımız vardı. Peki ya daha çok imkana sahip olsaydık? O zaman evrenin çok daha geniş olduğunu görebilir miydik? Biz ilerlediğimizi düşünürken aslında yerimizde saydığımızı fark edememiştik. Ama benzerlerimiz. Onların ufku bizden çok daha genişti. İlerlemiş ve bizi bulmuşlardı.
O günü unutmam imkansızdı. Daha yedi yaşındaydım. Son bir kaç aydır etrafta garip dedikodular ve sayısız teori dolaşıyordu. Ancak o gün gerçekler tüm çıplaklığıyla gelmişti. Aynı zamanda dehşet ve yıkımla.
Kıyamet anına dair hatırladığım ilk şey müstakil ve şirin evimizin çatısının nasıl yerinden sökülüp havada parçalara ayrıldığıydı. Sonrası tam bir kaostu. Çığlıklar ve karmaşık görüntüler hatırlıyordum. Babamın, artık tepesi açık salonumuzda beni, annemi ve büyük kız kardeşimi kollarıyla sarıp yetersiz bir çabayla korumaya çalışmasını hatırlıyordum. Bedenime çarpıp beni yere deviren demir levhayı ve bacağımda ki derin sızıyı hatırlıyordum.
O gün tüm dünyanın felaketiydi. Benim içinse kıyameti yaşayıp hayatta kaldığım gündü.
🦋
Tekerlekli sandalyemi küçük odanın içinde sürerek pencereye yaklaştım. Babam ve büyük kız kardeşim sokağın başında göründüler. Hızla eve ilerliyor, muhtemelen buldukları bir kaç paket yiyeceği ceketlerinin içinde saklıyorlardı. Evin kapısını çaldıkları sırada pencereden uzaklaştım ve odadan ayrılarak hole geldim. Babam kendi elindeki ve kız kardeşimden aldığı paketleri sıska bacaklarımın üzerine yığdı ve bende dönerek onları mutfağa taşıdım. Annem arkamdan gelerek kucağımdaki paketleri yerleştirmeye başladı. Bakışlarım tezgaha bıraktığı ecza dolabı için ayrılmış malzemelere gitti.
"Ağrı kesici yok muydu?" Babam bakışlarımdan kaçmak adına anneme yardım etmeye girişti. "Yoktu." Cevabı kısa ve netti ancak bu durum beni artık daha çok şüphelendirmeye başlamıştı. Son beş keşiftir ağrı kesici olmadığını söylüyor ve her zamankinden çok daha fazla yiyecekle geliyorlardı. Yıkıntı şehirlerde yaşayanlar için ağrı kesici, sargı bezi, ilaçlı kremler yiyeceklerden çok daha önemliydi. İnsanlar açlıkla başa çıkabilseler de bozulmuşların saldırılarında aldıkları yaralarla başa çıkamıyorlardı.
"Bu kadar ecza malzemesi ve yiyecek varken ağrı kesici neden yok?" Darla'nın ters bakışını yakaladım. Birazdan gelecek terslemenin habercisi olan bakışı. "Bilmiyormuş gibi konuşma. Şu zamanda ağrı kesicilerin altından farkı yok." Bunu elbette ki biliyordum ancak bir değil iki değildi. Birileri haftalardır ağrı kesici kullanacak şekilde yaralanmışsa bile başka sağlık malzemelerine de ihtiyacı olmalıydı.
"Uzun süredir etrafta bozulmuş görülmedi." Dedim inat ederek. Babamın bakışlarını her seferinde kaçırması, Darla'nın beni geçiştirmek için verdiği yetersiz yanıtlar. Hepsi için mantıklı bir açıklama istiyordum. Haftalardır bacağımın ağrısından kıvranıyordum ve artık çatlayacak duruma gelmiştim.
"Yeter bu kadar Ruby. Ağrı kesici yoktu. Eğer çok fazla ağrın varsa odana gidip dinlen." Babamın sert sesi ablamın iğneleyici yanıtını engellemişti.
Konuyu uzatmak istesem de herhangi bir açıklamanın yanı sıra alacağım tek şey sadece tartışma olacaktı bu yüzden babamın dediği gibi odama döndüm.
Tekerlekli sandalyeyi yatağa yaklaştırıp kollarımdan destek alarak bedenimi yatağa bıraktım. Sağ bacağımı tutup yatağa yerleştirdim ve yatağa uzandım. Tam 14 yıldır işe yaramazın tekiydim. O gün yaşanan felaket benden yürüme yetimi almıştı. İki bacağım da hala tutuyordu ancak içindeki şarapnel parçaları yüzünden acı vermekten öteye geçemiyorlardı. İnsanların hayatta kalmak için sadece bozulmuşlarla değil birbirleriyle de mücadele ettikleri bu uzun dönemde aileme sadece yük olmaktan, fazladan ilaç ve yiyecek harcayan biri olmaktan fazlası olamamıştım. İlk zamanları hatırlıyordum. Yaşadığımız şehir bir yıkıntıya dönüşmeden önce yardım kuruluşları insanlara erzak ve tedavi sağlıyorlardı. O zamanlar ailem beni sadece yaralı küçük kızları olarak görüyorlardı. Şimdiyse doyurulması gereken fazladan bir boğaz, omuzlarındaki artıdan bir yük olarak.
🦋
Gece yarısıydı. Odamda, yatağımdaydım. Yüksek ses beni derin uykumdan çekip çıkardı. Gözlerim açılıp sesin kaynağını ararken yattığım yerden doğruldum ve tekerlekli sandalyemi kendime çekip biraz uğraşarak eskimiş kumaşın üstüne oturdum. Aceleyle tekerlekleri çevirip yatağın etrafından dolandım ve pencereye ulaştım. Kırılan cam yüzünden perde havalanıp suratıma çarptı. Nihayet durumun farkına vardım ve panik hissinin soğukkanlılığımın önüne geçmesine engel oldum. Sandalyemi ilerletip kapıya gittim ama acil durumlar için her zaman açık bıraktığım kapım kapalıydı. Açmaya çalıştım.
Kilitliydi.
"Kahretsin!" Ne yapacaktım? Bozulmuşların sesi duyup gelmesi ne kadar sürerdi? Kapım neden kilitliydi ve kim kilitlemişti? Neden bağırıp yardım çağırmıyordum?
Biliyordum çünkü. Beni buraya kimin kilitlediğini de camı kimin kırdığını da biliyordum. Neden artık ağrı kesicilerimin alınmadığını biliyordum. Ailem benden vazgeçiyordu. Ölüme terk ediyorlardı. Tam beş hafta. Tam beş haftadır bunu planlıyorlardı.
Şoktan kasıldım. Ölecektim. Parçalara ayrılacaktım.
İhanetin acısını ve yaşadığım şoku bastırdım. Kendimi nasıl kurtaracağıma odaklanmalıydım. Odanın ışığını açıp da dikkat çekemezdim ki zaten yüksek ses yeterince dikkat çekmiş olmalıydı. Bir süredir etrafta bozulmuşların olmaması içimi biraz rahatlatıyordu ve belki de bu gece ölmezdim ancak sonra ne yapacaktım? Başımın çaresine ne kadar zaman bakabilirdim ki?
Kapı dışarıdan kilitlenmişti, kilide vurabileceğim ağır bir nesne bulmak adına etrafa bakındım. Karanlık yüzünden çok bir şey seçemiyordum ancak zaten odamda hep belli başlı eşyalar olurdu. Sadece düşünmeliydim.
Çekiç!
Babamın iki ay önce buraya ilk geldiğimiz zaman, hala hayatım onun için bir önem taşırken, kendimi savunabilmem için verdiği çekici hatırladım ve almak için komodin çekmecesini açtım. Şükürler olsun ki çekici almayı unutmuşlardı. Ya da dedi içimde hala umut besleyen yanım. Baban bilerek bıraktı.
Bunu düşünmedim. Babam şuanda burada değildi. Yapmış olabileceği en ufak iyilik önemli olmamalıydı. Sadece odadan çıkmaya ve kendimi güvenceye almaya odaklanmalıydım.
Öyle de yaptım. Çekicin sapını sıkıca kavradım ve tüm gücümle kilide vurdum. Üçüncü vuruşumda kilidi açmayı başardım ve hızlıca tekerleri çevirdim. Odadan çıktığımda fark ettiğim ilk şey soğuk hava oldu. Kahretsin! Dış kapı açıktı.
Tek başıma kalmak intihar olurdu. Acele edersem belki aileme yetişebilir ve bana acımalarını umut edebilirdim.
Şuan da gurur yapamayacak kadar çaresizdim. Daha fazla düşünmedim. Evden çıktım ve kırık pencerenin istikametinde, doğru yönden gittiğimi umarak, ilerledim.
Dakikalar sonra kollarım artık tekerlekleri çevirme hızıma dayanamayarak yanmaya ve acımaya başlamıştı. Daha ne kadar dayanabilirdim bilmiyordum. Soğuk hava, üstümdeki kazağa rağmen tenimi kesiyorlarmış gibi hissettiriyordu adeta. Şu ana kadar gidebileceğim tek yön vardı ama biraz sonra yol ayrımına gelecektim ve ne tarafa gittiklerini bilemeyecektim bu yüzden onları çabucak bulmayı umdum. Bir köşeden daha dönüp yok ayrımına çıktığımda artık ne yapacağımı bilmiyordum. Etrafa bakındım. Bir şey olmalıydı hiç olmazsa sığınacak ve geceyi atlatmamı sağlayacak güvenli ve sıcak bir yer olmalıydı. Tam o sırada son umut kırıntımı gördüm. Sola dönerken yolun ortasına bırakılmış çantayı. Babamın bel çantasını. İlerledim, çantayı aldım ve açıp içine baktım. İki tane gofret ve bir kutu ağrı kesici. Gülüşümü bastıramadım. Babam benden hala tam anlamıyla vazgeçmemişti. Onları bulmamı istiyor, bana ekmek kırıntıları bırakıyordu.
Ufak çantayı belime sabitleyip sola saptım ve ilerlemeye devam ettim. Yarım saat boyunca düz yolda ilerledim ve sonunda onu gördüm. Darla'yı. Ve üzerinden atmaya çalıştığı bozulmuşu. Saldırıya uğramışlardı. Babam ve annem neredeydi? İyiler miydi?
Olay yerine fark edilmeyecek kadar uzaktım ve hala kaçabilirdim ama hareket edemiyordum. Beynim dönüp kaçmam için resmen çığlık atsa da ellerim tekerleklerin üzere zerinde kasılmış, öylece hareketsiz duruyordu.
Bir hareketlilik daha oldu bu kez daha yakından. Babam annemin üzerine çıkmış bozulmuşu itip yere düşürdü. Annem düştüğü yerden kalkarken kaçmak için döndüler ve o anda beni fark ettiler. Neden bu tarafa geliyorlardı ablam arkalarındaydı. Beni bıraktıkları gibi onu da mı bırakacaklardı?
Tahmin ettiğim gibi olmadı. Babam bozulmuşu oyalarken annem Darla için döndü. Bozulmuşu kızının üzerinden attı ve derisi yarı yanmış yarı kıymaya dönmüş yaratıkla boğuşmaya başladı. Yaratık sivri pençelerini annemin yüzüne sallarken ve babam eline aldığı küçük baltayla canını kurtarmaya çalışırken daha fazla duramadım. Şoktan sıyrılırken ileri atıldım, tekerlekleri çevirdim ve babamın benim için bıraktığı çekiçle annemi yere devirmiş, hırpalayan yaratığın kafasına indirdim. Metal parça yaratığın kafasını delip geçti, yaratığın uzun ve eğri bedeni sarsılıp yere düştü. Annem yerde baygın yatan Darla'nın yanaklarını tokatladı. Darla gözlerini açıp ufaktan ayaklanmaya çalışırken dönüp babama baktım. Baltasını yaratığın başının tepesini yarıp geçmiş bozulmuşu yere sermişti. Baltasını çürümüş kafadan çıkarıp bize yaklaştı. Babam zayıf bedenimi kucaklayıp zorlanmadan kaldırdığında annem babamın ne yapmaya çalıştığını anlayarak tek başına ayakta duramayan yarı baygın, muhtemelen benden daha ağır olan, kız kardeşimi tekerlekli sandalyeme oturttu ve itmeye başladı. Korku ve adrenalinin etkisiyle her zamankinden daha hızlı ilerledik. Yaklaşık on dakika sonra diğer yıkıntı evlerden çok daha iyi durumda olan iki katlı bir eve girdik.
Kimse henüz varlığımı sorgulamamıştı. Herkes kendine gelmeye çalışıyordu. Babam beni yumuşak koltuğun üzerine bıraktı ve annemin kız kardeşimi kaldırıp koltuğa yatırmasına yardım etmeye başladı.
"Beni bıraktınız." Sonunda gerçeği daha net kavramıştım. "Beni terk ettiniz." Babamın kendini açıklamak isteyen dudakları açılıp kapandı ama izin vermedim. "Ölmemi istediniz!" diye bağırdım kendimi tutamayıp. Pekala mükemmel bir ilişkimiz yoktu ve onlara yük olduğumun farkındaydım ama ben onların ailesiydim. Gözlerini bu kadar mı karartmışlardı. Evdeyken kendim için o kadar endişelenmiştim ki yaptıkları şeyi tamamen göz ardı edip canımı kurtarmaya odaklanmıştım. Şimdiyse gerçeğin büyüklüğü ve korkunçluğu apaçık ortada, gözlerimin önündeydi. "Bundan sonra ne olacak? Tekrar arkanızda mı bırakacaksınız beni?" diye sorarken sakindim. Sitem etmiyordum sadece akıbetimin ne olacağını öğrenmek ve ona göre bir plan yapmak istiyordum.
"Seninle devam edemeyiz artık." Annemin stabil sesi sözlerinin acımasızlığını gölgeleyemiyordu. Sanki bana çok sıradan, annelerin her gün çocuklarına söylediği türden bir şeyden, bahsediyordu. Resmen şaka gibiydi. Evet bu çok ama çok büyük bir eşek şakası olmalıydı.
Annemle aramızdaki yakın ilişki yıllar önce bitmişti ancak benden bu kadar vazgeçtiğini hiç düşünmemiş, buna ihtimal vermemiştim. Kız kardeşim Darla ise benden yalnızca iki yaş büyüktü ve ben sakat kaldığımda henüz ikimizde çok küçüktük bu yüzden onun için en başından beri lanet hayatındaki lanet bir yüktüm. Bunlar benim değil onun kelimeleriydi. Bana bunu söylediğinde yalnızca on iki yaşındaydı. Ama bana en korkunç sürpriz babam olmuştu. Arada nasıl olduğumu sorar ve bazense beni ablamın acımasız sözlerine karşı savunurdu. Şimdi nasıl böyle bir hainlik yapabilmişti?
"Yani yolunuza devam mı edeceksiniz?" annem aynı katılıkla yanıtladı. "Evet. Yarın sabah."
"Tamam, peki." Bir an için durdum ve sözlerimi aklımda toparlamaya çalıştım. "En azından bu sefer camı kırarak ölümümü garantilemek yerine kendi başımın çaresine bakmama izin verin."
"İstersen inanmayabilirsin ama bunu senin için yaptık." Ona inanamayarak baktım. "Tek başına zaten çok dayanamayacaktın. Günler süren açlığın, susuzluğun yanında bir de bacağındaki ağrı vardı. Her şekilde ölecektin zaten ve bunu senin için en acısız şekilde olmasını sağladık." Acısız mı? İşler planladıkları gibi gitmiş olsaydı o iki bozulmuş onlardan önce beni bulacak beni parçalarıma ayıracaklardı. Bunun neresi acısız ölümdü?
Annem yüzümdeki dehşet ifadesini görmüş olacak ki ne düşündüğümü anlayarak devam etti. "Babanın sana ilaç vermesi gerekiyordu. Uyuşacak ve hiçbir şey hissetmeyecektin. Ama yapamamış." Bakışlarım babama değdi. Yani çekmecede duran çekiç ve bel çantası gelme ihtimalime karşın değildi. Babam zaten peşlerinden gelip onları bulmaya çalışacağımdan emindi. Ben yaptığı bir iki ufak jest ile vicdanını rahatlatmaya çalıştığını sanmıştım oysaki.
"Teklifimi kabul ediyor musunuz?" babama bir an teşekkür etmeyi düşündüm ancak içimden gelmemişti. Ne yapmış olursa olsun her iki senaryoda da kızının hayatını şansa bırakmıştı. Annem düşünmeye gerek duymadı. Zaten ilk seferinde bana acısız bir ölüm sunarak kendince iyilik yapmıştı. Şimdiyse bana ne olduğuyla ilgilenmiyor olmalıydı. "Nasıl istersen öyle olsun. Peşimizden gelme yeter."
Başımı sallayarak ona peşlerinden gelmeyeceğimin garantisini verdikten sonra ağzımın içinde patlamayı bekleyen bombayı patlattım.
"Bir şey daha, beş hafta boyunca ağrı kesicilerimle takas ettiğiniz yiyecek ve ecza malzemelerini bana bırakacaksınız." Beş haftadır eve fazladan yiyecek ve malzeme gelmesine rağmen aynı şekilde az beslenmeye devam etmemiz gözümden kaçmamıştı. Onları kaçtıkları zaman için sakladıklarını biliyordum. Ayrıca keşiflerinin süresi eskisinden çok daha uzun sürüyordu ve başata bunu fazladan gelen şeylere bağlamış olsam da artık gerçek nedenini anlıyordum. Şu an da içinde bulunduğumuz evi arıyorlardı. Burası onların ilk durak noktaları olmalıydı çünkü çok uzun süre dışarıda yolculuk yapamazlardı. Bozulmuşları üzerime çekmek için camı kırdıklarında bu bölge artık yeterince güvenli olmayacaktı bu yüzden geceyi geçirebilmek için ilk evimizden çok da uzakta olmayan bir yere ihtiyaçları vardı. Taşlar zihnimde bir bir yerine oturmuştu. Kusursuz sayılmasa da iyi plandı ve işe yaramış olsaydı her şey onlar için çok daha iyi ve kolay hale gelecekti.
"Kabul edilemez. Sen zaten uzun süre dayanamayacaksın ve onca yiyecekle malzeme boşa gitmiş olacak." Annem artık o kadar da sakin değildi.
"O yiyecek ve malzemeler benim hakkım. Onları benim ağrı kesicilerim karşılığında elde ettiniz. Beş haftadır bu yüzden acı çekiyordum. Ayrıca kendi öz kızını ölüme terk ederek yeterince büyük bir günah işledin zaten, en azından telafi etmeye çalış ki cehenneme gittiğinde biraz daha az yanacak ol!"
Annem artık kelimenin tam anlamıyla çileden çıkmıştı. "Benim sonum olacaksın çocuk!" ah! Anne, beni sevdiğini bu kadar belli etme.
"Ya kabul et ya da benim peşinizden nasıl bağırarak geldiğimi izle. Senin de dediğin gibi nasıl olsa çok yaşamayacağım. Belki seni de yanımda götürürüm ne dersin?" annem kızarmış suratıyla odayı terk ederken bu savaşı kısmen kazandığımı biliyordum, tabi yine de dikkatli olmalıydım ki annem gece uykumda beni boğarak öldürmesin. Yan taraftan gelen mırıltıyla yeni yeni kendine gelen kardeşime baktım. Babam kalkıp onunla ilgilenir ve sırt çantasından çıkardığı gofret ve suyu ona uzatırken sandalyemi kendime çektim. Çekici arkadaki cebe yerleştirdim ve üzerine biraz uğraşarak oturup salondan çıktım. Koridora çıkıp kendim için uygun bir oda aradım. Koridorun sonundaki odanın kapısına takılı anahtarı fark ettiğimde zaman kaybetmeden içeri girdim. Kapıyı arkamdan kilitlemeyi ihmal etmemiştim. Şu an, annem başta olmak üzere, evdeki herkes artık benim için tehdit oluşturuyordu.
🦋
Tıkırtı seslerine uyandım. Lanet olsun! Uyumamam gerekiyordu. Neyse ki kapı hala kapalı ben de hala hayattaydım. Pencereden dışarı baktım. Şafak sökmek üzereydi. Aceleyle odadan çıktım ve seslere doğru ilerledim. Salondan geliyordu.
"Onu bırakmak yeterince kötü zaten daha fazla kötü olmaya gerek yok. Erzaklar onunla kalıyor en azından hakkı olanlar." Bu babamın sesiydi. Annemle tartışıyor olmalıydı. Şükürler olsun ki bütün erzakı alıp gitmemişlerdi.
"Yarısı. Ağrı kesicilerin karşılığında aldıklarımızın sadece yarısı ona kalabilir. Burada üç kişiyiz ve bizim de o erzaklara ihtiyacımız var." İşte tartışma buraya kadardı. Annem bir yerde haklıydı. Onlar daha kalabalıktı ve şansımı daha fazla zorlarsam talep ettiğim paydan hiçbir şey alamayacakmışım gibi geliyordu.
"Tamam anlaştık." Derken içeri girmiştim. "Sana değil de babama çektiğim için şanslısın." Ama annemin ondan korktuğumu bilmesine gerek yoktu bence. Kontrolü elden bırakmamalıydım çünkü artık öz ve öz ailem düşman safına geçmişlerdi.
"Çıkıyor musunuz?" dedim toparlanmış eşyalara göz atarken. Darla ile göz göze gelmemeye çalışıyordum ama o kendisine gelmiş bir halde oturduğu koltuktan keskin bakışlarını üzerimde tutuyordu.
İki dakika sonra evde tamamen yalnızdım. Annem sözünü tutmuş, erzakların hakkım olanın yarısını bana bırakmış ve tekrar cam kırmak gibi bir delilik yapmamıştı. Buna da şükürdü. Tüm bunlarla idare edebilirdim.
Planıma göre birkaç gün, daha doğrusu kalabildiğim kadar bu evde duracak ve her gün kısa süreliğine keşiflere çıkacak ve yeni, güvenli bir barınak arayacaktım kendime. Şimdilik yiyeceğe ihtiyacım yoktu ancak ağrı kesicilere fazlasıyla muhtaçtım. Babamın benim için ayırıp sakladığı bir kutu ağrı kesicim beni bir süre idare ederdi neyse ki.
Bundan sonra tek bir planım ve amacım vardı, o da hayatta kalmaktı.
🦋
Son kez üzerimi kontrol ettim ve her şeyin tam olduğundan emin oldum. Mutfaktaki çekmecelerden birinde bulduğum soyma bıçağını botumun içine saklamış, kırık cam parçalarından işe yarar boyutta bir tanesi de bel çantasının kemerine sıkıştırmıştım. Çekiç sandalyenin cebinde bana psikolojik güvence veriyordu. Ailem tarafından terk edileli tam bir ay olmuştu bu sürede yarım kutu ağrı kesici ve yiyeceklerin nerdeyse tamamını harcamıştım. Bugün ilk defa keşfe çıkacaktım. Heyecanlı ve endişeliydim. Tamam, hazırdım ve artık çıkmalıydım. Kapıya yaklaştım.
Ve işte dışarıdaydım. Şimdi tek yapmam gereken ölmeden tekrar eve dönmekti. Çok da zor olmasa gerekti. Bu bölgede pek fazla bozulmuş yoktu ve sadece dikkatlerini çeken üç durumda geliyorlardı. Ses, ışık ve sıcaklık.
Genellikle havanın sıcak olduğu günlerde keşiflere çok daha az sıklıkta ve sürede çıkılırdı çünkü o dönemlerde bozulmuşlar çok daha yaygın ve güçlü olurlardı. Şansıma şu an da şubat ayındaydık ve hava yeterince soğuktu.
Bozulmuşlarla mücadele etmek doğru savunma ve taktikle o kadar da zor olmuyordu. Bir bozulmuşu öldürmenin en iyi yolu beynine hasar vermek ya da peşinden gelemeyeceği şekilde bacaklarına saldırmaktı. Soğuk onların tek zayıflığıydı ve bunu bilmek büyük bir artıydı. Babam bunu keşif sırasında ablamla beraber iki bozulmuşun saldırısına uğradıkları bir gün şans eseri keşfetmişti.
Kapıyı kapatmakla yetinmek zorundaydım çünkü evin dış kapısının anahtarını ne kadar arasam da bulamamıştım. Bu yüzden dün gece, pek de fazla ağır olmayan vitrini güç bela kapının önüne engel yapmak zorunda kalmıştım. Bozulmuşlardansa hırsızlar beni çok daha fazla korkutuyordu. Evden çıkmadan önce payıma düşen bütün erzakı uyuduğum, kapısı kilitli odaya saklamıştım. Şuan için tek sorunum şubatın soğuk havası karşısında yetersiz kalan kıyafetlerimdi sanırım. Ben ev değiştirmedikçe dışarı çıkmazdım bu yüzden hep en ince kıyafetler bana verilirdi. Ama artık işler farklıydı ve hipotermiden ölmek istemiyorsam acilen bir kaç parça kıyafet bulmalıydım.
Yakınlarda bir mağaza olmasını ve içinin tamamen yağmalanmamış olmasını diledim.
Yarım saatin sonunda bir çok sokak ve caddeyi dolaşmış bir iki kişiye rastlamıştım ama ne kıyafet ne de barınacak uygun bir yer bulabilmiştim. Sevindiğim ve kendimi avuttuğum şey ise çevredeki insanların bana potansiyel ceset gözüyle bakmasıydı. Kimse sakat bir kızın erzaka sahip olduğunu düşünmezdi. Onlar için yolunu kaybetmiş, ölümü yakın biriydim sadece ve bu işime gelmişti çünkü babam, annemin ve Darla'nın keşif sırasında çevredekiler tarafından defalarca soyulduğunu biliyordum. Hatta bir keresinde ben henüz küçükken üç serserinin evimize zorla girip bütün erzakımıza el koyduklarına şahit olmuştum. Neyse ki onları kaldığı yer daha güvenli ve konforlu olacak ki ihtiyacı olanları alıp evi bize bırakmışlardı.
Biraz daha ilerledim ve sonunda yarısı yıkılmış bir süper markete rastladım. İçeri girdiğimde yaşadığım sevinç anlatılamazdı. Kimse, en azından birinin olduğuna dair bir ses ya da kıpırtı, yoktu. Üstelik yapının sağlam kalmış olan kısmı henüz tamamen yağmalanmamıştı. Rafların arasında biraz turladım ve bu sırada bulduğum bir kaç konserve, şişe su ve en sevdiklerim gofretlerden buldum. Hepsini sandalyemin altında kalan fermuarlı cebe tıkıştırdım, böylece dışarıda yaşanacak olası hırsızlıkları engellemiştim. Marketten çıkmak üzereydim ki dışarıda ki kıpırtıyı fark ettim. Kapının iki metre ilerisinde bir araba yan devrilmişti bu yüzden tam olarak ne olduğunu göremiyordum ancak o ufacık kıpırtı bile ödümü koparmış ve hızla marketin deposuna ilerlememe neden olmuştu. Kolu kırık kapıyı arkamdan olabildiğince sessiz kapattım ve dışarıyı dinledim. Neredeyse hiç ses yoktu. Biri bozulmuşların saldırısına uğramış olabilir miydi? Aslında tek seçenek buydu ancak o zaman daha çok ses çıkması gerekmez miydi?
Hala hiçbir ses yoktu sadece önlem olarak içeride kalmaya devam ediyordum. Belki de sadece basit bir hırsızlıktı ve hırsız, adamın işini o kadar çabuk bitirmişti ki adamın kendini savunacak şansı bile olmamıştı. Eğer biraz daha burada durursam kafamın içindeki felaket senaryoları gerçeğe dönüşecek gibiydi bu yüzden temkinli hareketlerle kapıyı açıp içeriyi kolaçan ettim ve kimseyi göremeyince sessizce dışarı çıktım.
Pekala, iyiydim. İçerisi güvenliydi ve kimse bana saldırmayacaktı.
Aynı cümleyi defalarca kes kafamın içinde tekrar ederek çıkışa ilerliyordum ki kör talihim yeniden kendini gösterdi. Darbe çok aniydi. Büyük kütleli cisim sandalyemin büyük tekerine kuvvetle çarptı ve beni yere devirdi. Lanet olsun! Yerde ve savunmasızdım. Sandalyem olmadan resmen hiçbir şeydim. Başımı kaldırıp beni neyin devirdiğini görmeye çalıştım ama yoktu. Orada hiçbir şey yoktu. Tanrım! Şimdi de olmayan şeyleri mi hayal ediyordum yani?
Hareketi biraz uzakta yakaladım.
İri erkek bedeni birkaç metre ötemde ileri atıldı, uzun sıska bedene çarptı. Adam kızı yere sermeyi başarsa da uzun süre yerde tutamadı. Kız kalktığı gibi adamın kafasını tuttu ve çevirdi. Boynunu kırmıştı!
Sakin kalmaya çalıştım. Kız beni fark etti mi bilmiyordum ancak her ihtimale karşı yerde zorlukla kayarak duvarın arkasına geçtim ve botuma sıkıştırdığım bıçağı çıkardım. Tekerlekli sandalyem yarım metre ötemde yana devrilmiş halde duruyordu.
Önce adım seslerini işittim. Yaklaşıyordu. Muhtemelen sırada ki boynu kırılacak kişi bendim. Sivri burun topuklular görüş açıma girdiğinde elimdeki bıçağı biraz daha sıkı kavramıştım. Şuan da tek güvencem bu bıçaktı, elimden düşürdüğüm an işimin biteceğini biliyordum. Belimdeki diğer bıçağa uluşacak zamanımın olmayacaktı.
Saldırı çok aniydi. Önce bir el beni ensemden yakalayarak ayağa kaldırdı. Ayaklarım yere değmiyordu ve ensemde derinin içine gömülen tırnakların sızısını hissedebiliyordum. Hala elimde sıkıcı tuttuğum bıçağım vardı. Elimi savurdum ancak bıçak hedefine ulaşamadan bileğime inen sert darbeyle birlikte yeri boyladı. İşte şimdi kesinlikle ölecektim!
Boynumu kırmasını bekledim ama onun yerine parlak bir ışık kütlesi etrafa doldu. Işık gözlerimi acıtmıyor ancak görüşümü engelliyordu. İşte tam o sırada oldu. Soğuk, keskin kütle derimi ve kas dokusunu yararak göğüs kafesime yerleşti. Çığlığım etrafta yankılanırken aklım durmuş bedenim uyuşmuştu, ışık artık gözümü almıyordu. Zihnimdeki gerçeklik sallandı. Bilincim kapanıyor olmalıydı. Kalan son gücümle fısıldadım ya da fısıldadığımı sandım.
"Ölmek istemiyorum."
⚜️
1. BÖLÜM SONU
