Karların üzerinde koşmaktan kızaran çıplak ayakları artık o kadar hızlı hareket ediyordu ki, genç kız onları hissetmiyordu bile. Sadece hareket ediyorlardı. Bacakları, onları hissettiği son anlarda verdiği koş, ne olursa olsun koş emrini sanki sinirleri yüzünden hala hareket eden başsız bir kurbanlık gibi, artık sadece refleks olarak uyguluyorlardı. Soğuk hava her adımında önce yüzüne çarpıyor, sonra ciğerlerine dolup patlayana kadar içeride birikiyordu. Hissettiği acı korkunçtu, bir daha ayaklarını kullanamamak uğruna da olsa canı için koşarken bir yandan da ciğerleri sanki içinde büyüyüp organlarını sıkıştırıyormuş gibi göğüs kafesini baskılıyordu.
Ayaklarını kesip kanatan buzlu yol tek düşmanı değildi, yerlerde onu sürekli yavaşlatan karların arasına gizlenmiş sarmaşıklar ve dar patikadan uzanan sivri ağaç dalları canını acıtıyor, kollarında ve bacaklarında çizikler bırakıyordu.
Yüzüne yapışan uzun bakır rengi saçlarını birkaç dakikada bir geri çekiyor, hemen ardından ters yönde esen rüzgar sanki bilerek görüşünü kısıtlamak için tekrar saçlarını yüzüne savuruyordu.
Neyden kaçıyorum ben?
Bir an için bir hata yaptı, sadece birkaç saniyeliğine neyden kaçtığını görmek için arkasına baktığında gördüğü manzara karşısında o kadar korktu ki sanki yüzyıllar süren koşuşu bir saniye içinde durdu, hızını alamayıp sırt üstü düştüğünde suratını buruşturarak toparlanıp kendisine doğru kanat çırpan kocaman yaratığa döndü.
Bir ejderha.
Korku, kafasının içinde kırmızı alarmlar çalmasına neden oluyordu, bir şeyler yapmalıydı, hemen olduğu yerden kalkmalı ve koşmaya devam etmeliydi fakat bacakları artık kendisine itaat etmiyordu. Son çare olarak geri geri emeklemeye başladı karın üzerinde, elleri donuyordu ama umurunda değildi. Tek istediği yaşamaktı.
Çok fazla ilerleyemeden sırtı bir ağaç gövdesine dayandığında artık kaçacak hiçbir yeri kalmamıştı. Belki ağlamaktan belki dondurucu kardan görüşü o kadar bulanıklaşmıştı ki kendisine doğru gelen yaratığı içine karıştığı sisten zor ayırt ediyordu. Emin olduğu tek şey yakut gibi parlayan alevden cildiydi, hayatında böyle parlak kırmızı bir ateş görmemişti. Sis bir anda dağıldığındaysa yaratık bütün detaylarıyla kendini gösterdi, genç kız gözlerine inanamıyordu, ejderhanın bir bedeni yoktu sanki, sadece biçimli bir alev. Elini öne doğru uzattı fakat yaratığın cildine birkaç saniye dokunsa bile parmakları paramparça olacağını biliyordu, yine de dokunmak istedi.
Bu muhteşem yaratık dünyaya ait olmayacak kadar göz kamaştırıcı görünüyordu, avını sanki ona dokunması için büyülüyordu, böylece onu aleviyle küle çevirebilirdi.
Ejderha kıza doğru bir kez daha kanat çırptığında bu sefer dev gibi olan ağzı aralandı, tüm dünyayı sağır edebilecek kadar güçlü bir kükreme boğazından etraftaki birkaç ağacı yerinden söküp savuran bir kuvvetle çıktı. Gelen tek şey kulakları sağır eden gürültü değildi, kükremenin hemen ardından ejderhanın ağzından bir ışık süzmesi yükselmeye başladı.
Ateş.
Ejderha ateşini doğrudan kurbanının yüzüne doğru üflediğinde, genç kız kaçmaya çalışmadı. Ellerini sıkıca tuttuğu karların içindeki otlara iyice kenetlemiş bir şekilde kaderini kabul ederek gözlerine alev alev yansıyan ateşin kendisini almasını bekledi fakat her şey o kadar yavaş ilerliyordu ki sanki tüm dünya sadece o an için yavaşlamıştı, zaman ayaklarının altındaydı ama buna rağmen kaçmıyordu. Kaçamıyordu.
Gözlerini kapatıp birkaç dakikadır hissetmeyi bıraktığı bedenini alevlere teslim ettiği sırada oldukça tanıdık bir ses onu içinde bulunduğu fantezi dünyasından çekip gerçekliğe geri getirdi.
"Büge?"
Genç kız irkilerek kafasını sıradan kaldırdığında ortalıkta ne kar, ne tırmanacak dağ, ne de ejderha vardı. Cuma sabahları istemeye istemeye gittiği amfideydi ve Profesör Daniel Shen He hemen başında dikiliyordu.
"Evet Büge seni dinliyoruz," dedi Profesör kemikli gözlüklerini işaret parmağıyla düzelterek. "Sen ne düşünüyorsun?"
Büge gözlerini birkaç kez kırpıştırdı, sanki yüzyıllardır uyuyormuş gibi karanlığa o kadar alışmıştı ki gözleri, amfinin loş ışıkları bile kornealarını korkunç bir acıyla delip geçiyordu. Hızlıca kendini toparlayıp profesöre baktığında orta yaşlarının son demlerindeki adamın da en az kendisi kadar sabahın olabilecek en erken saatinde burada olmak istemediğini belli eden yorgun gözleriyle karşılaştı.
"Sizinle tamamen aynı fikirdeyim efendim." dedi en sonunda yaratıcı cevabının bir işe yaradığını umarak otuz iki diş sırıttı.
Amfinin arka taraflarından birkaç kıkırtı yükselmeye başladığında Büge utangaç bir ifadeyle dersin başından beri açmadığı kitabının rastgele bir sayfasını açarak Profesör Shen He'nin durumu uzatmaması için dua etmeye başladı. Normalde derslerde uyuyan biri değildi fakat dün gece çalıştığı antika dükkanında yaklaşan festivalden önce halletmeleri gereken bir mal sayımı vardı. Patronu oldukça yaşlı ve huysuz olduğundan ona yardım etmesi gerekiyordu.
"Dersin bir numaralı öğrencisi olman, dersimi istediğin gibi geçiştirebileceğin anlamına gelmez." dedi, sesi yüksek çıkmamış aksine, yorgun ses tonunu alçak tutmaya özen göstermişti adam. Uyarısını öğrencisini sınıfa rezil etme amacından uzak, samimi bir dille gerçekleştirdikten sonra durduğu basamaktan inip kürsüsüne doğru ilerlemeye başladı.
"Özür dilerim." diye mırıldandı Büge, Profesör'ün duyup duymadığından emin olmayarak. Yine de hala ders dinleyecek durumda değildi, başına giren ağrıyla tekrar sırasının üzerine uzanıp kafasını kollarının arasına gömdü.
"Bu derse gelip gelmemek sizin tercihiniz," dedi, bu sefer profesör tüm sınıfa sesleniyordu, "Devam zorunluluğu olmadığını ilk hafta söylemiştim, fakat bu derste ne kadar iyi olursanız olun geçip geçmeyeceğiniz benim insafıma kalmıştır arkadaşlar."
Kürsüsünden aldığı kumandayla ekrana yansıttığı sayfayı değiştirdi.
"Benimle ters düşmemeye çalışın."
Profesör Daniel Shen He, kırklı yaşlarının aksine oldukça genç duran tarih profesörü kesinlikle Büge’nin favorisi değildi fakat kötü bir öğretici olduğu da söylenemezdi. Departmanlarında geçtiğimiz dönem ders vermeye başlayan Tayvanlı adamla ilgili söylentiler büyüktü, Türkiye’de, İran ve Mısır’da yürüttüğü onca araştırma sahalarını bırakıp birden emekli olmaya ve üniveristelerde görev almaya karar vermişti. Büge öğrencilerden onun tarihi eser kaçakçısı ya da gizli ajan olduğu gibi şeyler duymuştu fakat bu dedikoduların en mantıklısı sadece üniversiteli kızlara olan düşkünlüğüydü muhtemelen.
"Evet," dedi öğrencilerin dağılan dikkatini tekrar derse çekerek, "Bunun ne olduğunu söyleyebilecek olanınız var mı?"
Yansıttığı görselde üzerinde su damlası gibi inci desenleri olan eski bir kılıç fotoğrafı vardı. Büge birkaç hafta önce eski Çinde devlet sistemi dersinde bu kılıcı gördüğünü hatırlıyordu.
"Gongbu" dedi ön sıralardan biri.
"Doğru," Profesör ekrana yansıttığı slaytı oynatıp kısaca tanıtımı okumaya başladı, Büge'nin de hatırladığı gibi iki devlet arasındaki bir antlaşmanın mührü olarak hediye gelmişti Çin İmparatorluğuna.
"Suyu bile kesebileceği söylenen dünyanın en güçlü kılıçlarından biri fakat başarısız bir kopyadan başka bir şey değil." Profesör Daniel Shen He sanki tarih derslerine konu olmuş bir kılıcı kopya olmakla itham etmemiş gibi bir rahatlıkla slaytı bir kez daha oynattı.
"Doğru duydunuz," dedi öğrencilerin şaşkın bakışlarıyla dalga geçen bir sırıtışla, "Tarihi milattan bile öncesine dayanan çoğu Doğu ve Orta Asya kılıcı aslında birer taklit."
"Ama neyin taklidi?" slaytı kontrol ettiği kumandasına bir kez daha bastı ve ekrandaki görüntü tamamen değişti. Büge gözlüklerini evde unutmuş olmasına küfür ederek gözlerini kısıp ekranı görmeye çalıştığında biraz önce gösterdiği kılıçların aksine bir fotoğraf değil bir parşömen çizimiyle göz göze geldi.
"Longyuan," Profesör artık öğrencilere tamamen sırtını dönmüş ekrana yansıttığı görsele bakarak bir şeyler anlatıyordu. "Ya da gerçek adıyla Kali-yah. Her ne kadar en son antik Çin uygarlığında Longyuan adıyla görülse de, Kılıcın ilk görüldüğü yerlerin Mezopotamya toprakları olduğu düşünülüyor.''
"K-a-l-i-y-a-h.'' Profesör herkesin dinlediğinden emin olmak istercesine amfi boyunca göz gezdirdi, "Kelime olarak baktığınızda Longyuan’la aynı anlama geliyor, ejder kesen. Ama Etimolojik olarak kesinlikle çok daha eskiye dayanan bir isim."
"Ne yazık ki bir fotoğrafı yok. Sadece milattan, bazıları ondan da eski parşömen ve tasvirlerden biliyoruz."
Eliyle projeksiyona komut vererek resmi yakınlaştırdı.
Parşömene oldukça detaylı çizilmiş olan kılıç, en basit şekilde siyah renkli bir kaftan ve üzerindeki altın işlemelerden oluşuyordu. Uzun, pulları altın gibi parlayan kırmızı bir ejderha silueti kaftan boyunca uzanıyor ve etrafını bazı elementleri temsil eden semboller sanki döner gibi çevreliyordu. Büge bu sembollerin üç tanesinin ne olduğunu biliyordu; ateş, su ve toprak. Yani kalan iki sembolden biri hava olmalıydı. Peki diğeri?
Antik Çinde ağacın da element olduğuna inanılan bir dönem vardı, Büge’nin aklına ilk bu gelse de profesör kılıcın Doğu Asya kökenli olmadığını söylemişti, yani başka bir şey olmalıydı.
"Longyuan kılıcı bilinen en eski ve en keskin kılıçtır. Anlatılana göre havayı deler, suyu ikiye bölermiş. Bu kılıcı ele geçirme uğruna verilen birkaç savaşı önceki dönem işlemiş olmanız gereken derslerden hatırlıyorsunuzdur." Dedi profesör.
"Ming şa"
"Talas!"
Amfinin her bir yerinden farklı savaş isimleri çıkıyor, Profesör ise hepsinin doğru olduğunu belirtircesine başını sallıyordu fakat gözleriyle spesifik bir cevap ararmışçasına sınıfı süzdüğünü kolayca anlaşılıyordu.
"Daha eskiye gidin, en eskiye." diye uyardı öğrencileri sırtını kürsüsüne dayarken.
"Baideng muharebesi?" dedi Büge birden, aklına geldiğinden değil önündeki kitapta açık sayfada gördüğü ilk şeydi, öylece söyleyivermişti fakat doğru olmalıydı ki profesör Shen He parmağını Büge'ye doğru şıklatarak heyecanla kıpırdandı.
"Yakın! Ama tam değil." dedi en sonunda kendi açıklamaya karar vererek, "Tarihe geçen ilk Longyuan yüzünden çıkmış savaş Baideng muharebesi yani Datong savaşı, Peki tarihe geçmeyen? Datong savaşından yüzlerce, belki binlerce yıl önce, Kali-yah için çıkmış bir savaştan bahsediyorum."
Profesör Shen He, kılıçla ilgili daha çok şey anlatmak ister gibi kendini esas cevabı vermeye hazırladığı sırada amfinin kapısı açıldı. Önce yüzü kapüşonundan görünmeyen bir erkek ve ardından iki kız sınıfa girip hızlıca boş buldukları yerlere yerleşmeye çalışırken Profesör aralarından sarışın uzun saçlı olan kızı durdurdu.
"Siz biliyor musunuz? Kaliyah kılıcının ilk göründüğü savaşı?"
Arkadaşları Büge'nin olduğu sırada en arka boşluklara yerleşirken sarışın olan düşünüyormuş gibi yapıyordu.
"Avar Katliamı." dedi en sonunda, Yaşlı profesörün kaşları havalanırken genç kız ikinci bir soru beklemeden arkadaşlarının yanına geçip oturdu. Profesör ise derse dönmeden önce birkaç saniye durdu, şaşkınlığını gizleyemiyordu. Bu her zaman yaptığı bir tuzak soruydu ve kimsenin cevabı bilmemesi gerekiyordu.
"Avar katliamı," dedi en sonunda derse dönerek, "Kaliyah kılıcı gücü temsil eder ve elinde tutan kişiye herkese hükmetme hakkı verirdi, bu yüzden onu isteyen imparatorlar, krallar çoktu."
Eliyle ekranı biraz daha yakınlaştırdı, "Görüyor musunuz üzerindeki işlemeleri, hava su toprak ve ateşi simgeliyorlar, dünyanın yaşamak için ihtiyacı olduğu dört esas bu kılıcın etrafında dönüyor. Bu gördüğünüz beşinci sembolün anlamı ise ruh, kılıcın can alıcılığına vurgu yapıldığı düşünülüyor. Ruhu bedenden ayıran ilahi Kaliyah."
"Ejderha ne için peki?" diye sordu hemen Büge'yle arasında birkaç sıra olan oğlan. Merak ettiğinden değildi, sınıftaki herkes Profesör Shen He'yi az çok tanımıştı ve ders anlatırken öğrencilerden gelen ilginç sorular hoşuna gidiyordu.
"Ben gücü temsil ettiğini düşünüyorum, bu beş esas element bir kılıcın gücü altında eziliyor. Fakat ejderhanın otorite ya da başka bir anlam taşıdığını düşünen tarihçiler de mevcut."
Büge başını yana çevirerek parşömeni incelemeye başladığında profesöre hak verdi, işlemeler kendisine de güçten başka bir şey çağrıştırmamıştı. Avuç içinin karıncalandığını hissetti, ellerinin arasında böyle bir kılıç tutsa kesinlikle kendini çok güçlü hissederdi.
"Neyi temsil ettiğini geçecek olursak, gördüğünüz gibi bütün Asya devletlerinin hatta devletler kurulmadan önce bile göçebe hayatı yaşayan boyların ele geçirmek için savaşlar verdiği bu kılıcın nereden geldiği ya da kimin yaptığı bilinmiyor." Profesör bütün ciddiyetiyle kumandasındaki ileri tuşuna basarak slaytı değiştirdiğinde bu sefer başka bir parşömen çizimi dev tahtaya yansıdı. Parşömende kırmızı ve siyah kıyafetler içinde uzun siyah saçlı, Asyalı bir kadın figürü kılıca sımsıkı tutunuyordu. "Tek bildiğimiz bir kadınla birlikte geldiği. "
"Savaşçı bir kadın tarafından, bilinen en eski kavimlerden biri olan Cücenlerin Hakanı Shelun'a korunması için verilmesiyle ilk defa gördüğümüz Kaliyah kılıcının öncesinde tarihteki yeri bilinmiyor, fakat Shelun öldükten sonra oğlu tarafından Avar katliamında kullanılınca namı tüm Asya kıtasına yayılıyor ve sadece bu kılıcı ele geçirmek için sayısız savaş veriliyor."
Profesör eliyle parşömen görüntüsünü yakınlaştırıp kadın figürünün giydiği kıyafetleri incelemeleri için öğrencilere birkaç dakika verdi. "Elbisesinin kimono tarzına yakın olduğunu görüyoruz, ayrıca omuzlarındaki batıvari apoletler ve önüne düşen göğüslük giydiği şeyin bir zırh olduğunu bize rahatça söylüyor. Doğu ve batının belki de hiç bilmediğimiz etkileşimini üzerinde taşıyan bu savaşçı kadının zırhındaki gördüğünüz işlemeler için ne söyleyebilirsiniz peki? Sizce bunlar o dönemin kadınlarının tercih ettiği birer süs ya da savaş madalyalarına ithafen döşenmiş onur sembolleri mi?"
Büge başını hafifçe yana yatırıp sembollere baktığında aklına gelen ilk şey bunların kelimeler olduğuydu, zırhın üzerinde bir şey yazıyordu.
Süvari.
Büge irkilerek geri çekilip sırtını dikleştirdikten sonra ne olduğunu anlamayarak gözlerini kırpıştırdı, az önce zırhın üzerindeki antik dili, ana dili gibi bildiği Çinceyi okur gibi mi okumuştu?
"Bu gördüğünüz sembollerin hepsi birer harf. " dedi en sonunda profesör, ''Yine Mezopotamya dillerine çok benzese de çevirmeyi başardığımız hiçbir antik dille uyum göstermiyor. Ne yazdığını bilmiyoruz."
Büge, savaşçının göğüslüğünün solunda, yukarıdan aşağı olarak dizilmiş olan dört sembole tekrar dikkatle baktı, yazıyordu işte. Süvari.
"Peki bunun bir dil olduğunu nerden biliyoruz? Çünkü bu gizemini çözemediğimiz esrarengiz dille yazılmış tabletler vardı. Vardı diyorum çünkü 1991’de ilk kez açığa çıkarılan bu tabletler ne yazık ki 2011 yılında, benim bizzat içinde bulunduğum bir araştırma görevi sırasında çalındılar ve bir daha izlerine hiç rastlanmadı." Profesör derin bir iç çekip slaytı değiştirmek için arkasını döndüğünde amfide bir soru yankılandı.
"Profesör, o savaşçı kadının nereden geldiği hakkında bir bilgi yok mu?"
"Hayır," dedi Profesör, "O zamanlar birçok yeni kavim birden ortaya çıkmıştı yani aslında sadece kılıca değil tarih olarak o döneme ve kısmen öncesine hakim değiliz. Elimizde sadece birer tarih öğrencisi olarak adını duymuş olduğunuzu umduğum tarih bilimci Konuralp Hun’un araştırmaları kadarıyla günümüzde birkaç bilgiye ulaşabiliyoruz. Kendisi ayrıca daha önce bahsettiğim tabletleri çevirmeye en çok yaklaşan kişidir."
Büge babasının adını duyunca ani bir şekilde kafasını kaldırıp doğrudan profesörün yüzüne baktı. Kendisine bakmıyor, sınıfa ders anlatmaya devam ediyordu. Yutkunarak yüzüne düşen bir tutam saçını kulağının arkasına atarken ne zamana ait olduğunu hatırlamadığı bir anının kulaklarında yankılanmasına izin verdi.
"Hayır Büge, insanlarımızın bu dünya üzerinde hiçbir zaman bir yuvası olmadı. Ayak bastıkları her karış toprağı savaşarak kazandılar." Büge başına giren ağrıyla birlikte ellerini şakaklarına bastırdı. Doğrusu babasının sesini hatırlamıyordu bile, onunla ilgili şeyleri ancak tek tük hatırlayacak yaştaydı sevgili babasını kaybettiğinde, on bir. Fakat nasıl olduysa hangi zamana ait olduğunu hatırlamadığı bu sözler de ses de çok netti.
"Profesör, savaşçı kadın Mu’dan gelmiş olabilir mi?"
Arkalardan gelen bir soru üzerine Büge kafasını omuzunun üzerinden kaldırarak kimin sorduğuna baktı, biraz önce profesörün sorusunu beklenmedik bir şekilde cevaplayan genç kızdı. Oldukça Avrupai giyinmiş, sarı uzun saçlarının üzerinden sevimli bir bandana takmıştı. Gözlerinde Büge’nin olduğu yerden bile çok net seçebildiği büyük hareli lenslerden vardı.
Profesör ilk başta kızın ne demek istediğini anlamamıştı. Birkaç saniye soruyu idrak etmeye çalıştıktan sonra tüm amfide yankılanan kocaman bir kahkaha attı.
"Üzgünüm," dedi bu sorudan eğlendiği apaçık ortadaydı, "böyle bir soru beklemiyordum."
"Komik olan ne?" diye sordu kızın yanında oturan, kısa saçlı, soruyu ilk soranın aksine daha makyajsız olan kız. Sorusunun hemen ardından ayağa kalkarak profesörün kendisini daha net görebilmesini sağladı. Esmer, diğer arkadaşına kıyasla gözleri daha çekik ve yüz hatları sertti. Bela bir tip olduğu her halinden belliydi.
"Tarih dersindeyiz, mitolojiye bile konu edilmeyen ütopik bir kıtanın birinin sorusu olacağı aklıma gelmemişti." diye açıkladı Profesör. Büge ise önüne dönmemiş, soruyu soran ikiliyi izlemeye devam ediyordu.
"Mu'nun varlığına inanmıyor musunuz?"
Sarışın olan artık yerine oturmuş, konuşmayı arkadaşı sürdürüyordu.
"Varlığına dair bir kanıt yok."
"Doğu Asya'da birçok yarımadada bulunan kitabelerde kıtalarının battığı onların da Asya'ya sığındığı yazıyor." Profesör Shen He'nin eğlenen tavrının aksine, kısa saçlı kız durumdan oldukça rahatsız olmuş gibi davranıyordu, belki de arkadaşının aşağılandığını düşünüyordu belki tehditkar tavrının arkasında çok daha farklı sebepler vardı fakat kesinlikle meseleyi vatan meselesi haline getirmişti.
Büge en sonunda profesör ve öğrenci arasındaki tartışmaya ilgisini bitirmiş bir şekile önüne dönüp tekrar sırasının üzerine uzandı, hala uykusu vardı.
"Olayı biraz yanlış anlamışsınız," dedi Profesör Shen He ciddileşerek. "O yazıtlarda yerin ve göğün birleştiği de yazıyor. Atlantik okyanusunun ortasında batmış bir kıta olabilir, çok mümkün bu fakat Mu dediğiniz yerde mistik yaratıklar, ejderhalar, daha önce dünyanın hiçbir yerinde yemediğiniz meyveler hatta insanlarının bile diğerlerine kıyasla daha güçlü ve uzun ömürlü olduğu söylenir. Biz Homo Sapienslerden farklı türdeki insanlardan bahsediyorum, bunun kanıtı var mı elinizde?"
Profesör irrite edici bir ses tonuyla sorduğunda iki kızla birlikte sınıfa geç giren kapüşonlu çocuk en sonunda hareket etti ve bir şeyler söylemek için ağzını açmış olan kıza bir şeyler fısıldayarak onu durdurdu. Böylece hararetli tartışma, agresif öğrencinin oflayarak yerine oturmasıyla son buldu.
"Ben de öyle tahmin etmiştim." Dedi Profesör Shen He tekrar derse dönmeden önce sağ kolunu kaldırıp saatini kontrol ederek. "Dersimiz burada bitiyor ve unutmayın haftaya ders yok, Ejder Kral Festivalinde iyice eğlenin."
Ders tamamen bittiğinde Büge yarım saat daha amfinin kullanılmayacağını bildiğinden kolunu yastık yaparak yanında oturan öğrencilerin de gitmesiyle iyice yayıldı. Bir daha ne derse desin o yaşlı kadına gece mal sayımında yardımcı olmayacaktı. Bütün işi kendisi yapmış, kadın ise sadece söylenip mızmızlanmıştı.
"Festivalde iyi eğlenceler Profesör Shen He"
"İyi eğlenceler Profesör!"
"Size de çocuklar."
Birçok öğrenci sınıftan çıkmadan profesöre festivalde eğlenmelerini söylüyor, profesör de flörtöz bir tavırla hepsine karşılık veriyordu. Üzerindeki ilginin hoşuna gittiği belliydi.
Birkaç dakika sonra amfi iyice sessizleştiğinde sıraların öbür ucundaki iki kız, geç kalan üçlü ve Büge haricinde kimsenin sınıfta kalmamıştı. İki kız hoşlandıkları birkaç kişi hakkında konuşup gülerek sınıftaki tek ses kaynağı olurken Büge'nin dört veya beş blok arkasında oturan üçlü hiçbir şey yapmıyor hatta neredeyse sadece Büge'yi izliyorlardı, bunu tamamen fark ettirecek şekilde yapmaları asıl rahatsız edici olan şeydi. Büge yutkunarak üçlünün aksine çaktırmadan onları kesmeye başladı. Acaba profesörle aralarında olan gerilimde çok mu gözlerini dikip bakmıştı?
"Harika," dedi Büge kendi kendine sıradan kalkıp çantasını alarak, üç göz üzerindeyken rahat bir şekilde uyuyamayacağını biliyordu. "Bir tek ucubeler eksikti."
Amfinin çıkış kapısına yöneldiğinde onların da ayaklandığına dair birkaç tıkırtı duysa da kulaklığını takarak kantine doğru ilerlemeye başladı. Büge binalar arasındaki merdivenleri ağır ağır çıkarken kampüsün her yerinde Ejder Kral Festivali için asılmış rüzgar çanları ve çeşitli süsler olması dikkatini çekti, herkesin heyecanla beklediği festival yılın en güzel günlerinden biriydi. Kendisi için de bir o kadar güzel ve aynı zamanda acı verici sayılırdı. Beş yaşındayken tarih profesörü olan babası yüzünden evlerini, ülkelerini terk edip Hong Kong'a taşıdıkları zaman da Ejder Kral Festivaline denk gelmişti. Büge babasını hayal meyal hatırlasa da kendisi doğduktan çok kısa bir süre sonra babasıyla kendisini terk eden annesi hakkında hiçbir fikri yoktu. Tek bildiği sevgili babası son nefesine kadar Büge’ye asla annesiz hissettirmemişti. Fakat yine de beş yaşındaki bir kız çocuğu için yeni bir dil ve yabancı insanlar korkunç bir şeydi.
Büge'nin de bu ülkedeki ilk anısı böyle doğmuştu, ülkeye geldikleri ilk gece eski bir otel odasında kalıyorlardı, nedenini çok net hatırlamasa da küçük kız yatağın kenarına çökmüş hiç tanımadığı bunca yabancı insanın arasında nasıl büyüyeceğinden endişe ederek ağlıyordu.
Babası durumu fark ettiğinde Büge daha ne olduğunu anlamadan adam kızını sürükleyerek otelden çıkartmış ve ikili kendilerini kalabalık caddelerin birinde bulmuşlardı. Her yerde yüzü boyalı, geleneksel kıyafetler giyen kadınlar, Büge'nin o an için ne olduğunu bilmediği müzik aleti çalan birkaç grup ve şarkılarıyla onlara eşlik eden halk büyüleyici görünüyordu, her yer ışıl ışıldı.
Sonra küçük kız inanılmaz bir şey gördü, hemen yanında annesinin elini tutan kendisinden biraz daha küçük gibi görünen kız çocuğu ağlamaya başladığında onun aksine Büge tepki veremez olmuştu, olduğu yerde gözleriyle takip etmekten başka bir şey yapamıyordu.
Bir ejderha.
Ejderhayı gördüğü birkaç saniye içinde babasın elleri küçük kızın belini tutarak ayaklarını yerden kesti, artık biraz önce üzerinde uçan ejderha kadar yüksekteydi. Büge ejderhayı izlemeye o kadar odaklanmıştı ki babasının omuzuna aldığını ilk etapta fark edememişti. Etrafında dönen ejderhanın aslında korkulacak bir şey değildi, Büge bunu ejderhanın içinde kukla oynatan insanlar olduğunu gördüğünde anladı.
Ellerini çırpıp bilmediği bir dilde söylenen şarkıya kahkahalarla birlikte eşlik etmeye başladığında bu yeni ülkenin aslında o kadar korkunç olmadığını da anlamıştı, babası kısa süreliğine küçük kızın korkularını dindirmeye başarmıştı fakat bu da çok uzun sürmemişti. Sadece altı yıl sonraki Ejder Kral Festivalinde babasıyla çıktığı kutlamalarda sıkılan bir silahtan patlatan kurşun babasına isabet edene kadar.
Büge birden aklına gelen eski görüntülerden omuzunda hissettiği sarsıntıyla kurtularak kulaklığını çıkardı. Kendisini düşüncelerden kurtardıları için minnettar olduğu arkadaşları kendilerine iki sandalye çekerek bir süredir Büge'nin tek başına olduğu kantin masasını doldurdular.
"Antikacıda çalıştığını biliyorum..." Luhan, kabloları masanın üzerine duran walkman kaset çaları inanması güç bir şeymiş gibi yukarı kaldırıp tek gözünü kapatarak incelemeye başladı. "Ama bu senin için bile fazla eski."
"İş görüyor." dedi Büge kaset çalarını geri almak için çekiştirirken. Arkadaşı birkaç dakika kadar kendisiyle inatlaştıktan sonra yapmacık bir yenilgiyle kaset çaları masaya bıraktığında Büge kıkırdadı, hemen her konuda inatlaşmak Luhan'ın yıllar geçse de değişmeyen özelliğiydi. İlk okuldan beri tanışıyorlardı, çocuklukları boyunca kavga etmedikleri tek bir gün olmamasına rağmen bu yaşlarına kadar birbirlerinden ayrılamamayı başarmışlardı.
Hatta bundan daha fazlasıydı, babasının ölümünden sonra varlığını hayal meyal hatırladığı babaannesi onun için gelmemişti, yabancı bir ülkede yapayalnız kaldığında Luhan’ın halihazırda kocası olmadan çocuk büyütmeye çalışan annesi Büge’yi yanına almıştı. Wong Luhan kesinlikle bir arkadaştan fazlasıydı, daha çok Büge’nin aralarında pek yaş farkı olmayan büyük erkek kardeşiydi.
"Gerçekten," dedi bir diğer kız arkadaşı olan Samir, bu sefer kaset çaları alma sırası ona geçmişti, "Nereden buldun bunu?"
Büge arkadaşlarının alay etmelerine göz devirip kaset çalarını çekerek geri aldı. "Dün evdeki eski eşyaları atarken buldum, babamın herhalde."
"Sonunda babanın eşyalarını düzenlemeye karar mı verdin?" diye sordu Luhan açtığı bisküvi paketini herkesin yiyebilmesi için ortaya koyarak. "Bir tarih bilimcinin eşyalarını atmak ne kadar mantıklı?"
"Bu zamana kadar almaya gelen kimse olmadı, önemli olduklarını sanmıyorum." Büge babasının hatrı sayılır derece başarılı bir tarihçi olduğunu biliyordu, evde onlarca araştırma belgeleri vardı ve hiç kimsenin onları almak için gelmemesi bir noktada kendisini hayal kırıklığına uğratmıştı.
Babasının işiyle her zaman fazla içli dışlı olmuştu, uyumadan önce mutlaka Türk atalarının hikayelerini anlatması için babasına yalvarır, dinlediği masallarla kendini önemli hissederdi. Hiç katılmadığı savaş destanlarının, bir parçası olmadığı zaferlerin gururuyla mest olurdu.
Fakat bunların hepsi hatırlamakta zorlandığı, kısmen artık gerçekliğinden emin olamadığı anılardı. Babasından dinlediği hikayelerin bir tanesini bile hatırlayamıyordu artık.
Yine de o yarım anılara o kadar sıkı tutunmuştu ki sonunda babasının ölümünden yıllar sonra onun mesleğini devam ettirmek için üniversitede tarih bölümünü okumaya başlamış ve belki onun bitiremediği işi bitirse içindeki boşluğu doldurabileceği ihtimaline bağlanır olmuştu.
"Yine de atmak istemezsen annemin deposuna götürebiliriz." dedi Luhan.
Büge bunu kabul etmek istemedi, zaten o depoda Luhan ve annesiyle yaşadığı çocukluk zamanlarından kalma onlarca şey kalabalık yapıyordu. Bir gün gidip onları da alması gerekiyormuş gibi hissederken bir de yeni eşyalar ekleyemezdi.
"Baban..." diye atladı Samir, fakat sonrasında bir şey diyemeyince Büge bakışlarını sevimli kıza çevirerek acele etmemesi konusunda destek oldu. Samir de kendi gibi bu ülkeden değildi, fakat Büge kadar uzun zamandır da burada olmadığından bazen cümleleri karıştırabiliyordu.
"It's okay, say it in english." dedi Büge ağzına kırdığı bisküvi parçasını atarak.
"Your father was super celebrity in my country too! you can't throw his stuff away this easily!"
"Celebrity?" dedi bu sefer Luhan anlamayarak.
"Famous demek istedi" diye açıkladığında Büge, üçü de gülmeye başladı.
"Babanın hollywood yıldızı olmasını tercih ederdim," dedi Luhan gülmeye devam ederken, "O zaman çok zengin olabilirdik."
"Ben zengin olurdum, senin burada herhangi bir yerin yok."
"Bak sen, demek parayı bulduğun anda bizi unutacaksın."
"Tabii ki unutacağım," Büge işaret parmağını kaldırıp yapmacık ciddiyetini bozmadan devam etti, "Bir gün hiçbir şey demeden ortadan kaybolursam bilin ki parayı bulmuşumdur."
"Sonra ver elini Akdeniz adaları!" dedi Luhan bağırarak, hemen ardından aynı şekilde iki arkadaşı da eşlik etti.
"Akdeniz adaları!"
"Akdeniz adaları"
Biraz fazla sesli eğlenmiş olacaklardı ki, Büge kantindeki bütün bakışlar üzerimize döndüğünü fark edip utangaç bir şekilde tekrar sandalyesine oturdu. Üzerindeki bakışlardan biriyle doğrudan göz göze geldiğinde yutkundu. Sabahki derste kendini izleyen iki kız yine aynı şeyi yapıyordu.
"Aldık başımıza belayı ya..." dedi Büge başını kollarına gömerek masaya koyduğunda.
"Noldu?" Samir kafasını masaya dayayıp Büge'ye yaklaştırdı.
"Şu cam kenarı üçüncü masa, benimle aynı kültürel tarih dersini alıyorlar ama garip bir şekilde sabah girdiğim dersten beri beni izliyorlar."
Samir arkadaşının kimden bahsettiğimi anlamak için saçını geriye atma bahanesiyle arkasına döndü."Gerçekten gözlerini bile kırpmadan buraya bakıyorlar."
"Rahatsız edici..." diye söylendi Büge.
"Gidip dertleri neymiş öğrenelim." dedi Luhan yerinden kalkmak için harekette bulunduğunda Büge bileğine yapışarak arkadaşını sıkıca tuttu.
"Saçmalama," dedi, Luhan'ın zaten Samir'le tanıştıkları gün girdiği bir kavga yüzünden disiplin cezası vardı, arkadaşının başına daha büyük bir dert açmamak için onu durdurdu. "Ucube tipler görmüyor musun? Bulaşma."
Luhan çenesini kasarak önce Büge'ye sonra da birkaç masa arkalarındaki ikili kız grubuna baktı.
"Öyle olsun," dedi tekrar yerine otururken, "Garip bir şeyler yaptıklarını görürsen bana haber ver."
Büge gülümseyerek başıyla onayladı. Çocukluk arkadaşının hala kendisini bu şekilde koruyor olması hoşuna gitmişti. Luhan'la ülkeye ilk geldiklerinde yaşadıkları apartmanda önce komşu olmuşlar sonrasında mahalledeki aynı okula gittiklerinden sürekli birlikte vakit geçirir hale gelmişlerdi.
Büge o zamanlar kendisinden iki yaş büyük olmasına rağmen minicik görünen Luhan'ı hatırlayınca tebessüm etti, O zamanlar Luhan o kadar ufaktı ki mahalledeki zorbalardan onu Büge korurdu, Luhan da karşılığında Büge'ye dillerini öğretirdi.
Zaman geçtikçe, özellikle babasının ölümünden sonra Büge hem eski sağlığını yitirmiş hem de içine kapanmıştı. Luhan artık koruma sırasının kendisine geldiğini düşünerek kendini çabucak büyütmüş ve o günden sonra başlarına ne gelirse gelsin arkadaşından hiç vazgeçmemişti. Bu da Büge'nin gözünde Luhan'ı eşsiz birine dönüştürmüştü. Kibar, yakışıklı ve her hareketiyle beğeni toplayan biriydi Luhan, özellikle de Büge'nin beğenisini alırdı. Samir'le tanışmaları bile aslında tamamen Luhan sayesindeydi.
Samir de Luhan gibi mühendislik okuyordu fakat transfer öğrenci olarak ülkeye geldiği ilk andan beri ten renginden inancına kadar sayısız nedenden dolayı zorbalığa uğramış ve yalnız kalmıştı. Luhan bunu fark ettiği anda Samir'i diğer herkese karşı korumuş ve onu Büge'yle tanıştırarak arkadaş gruplarının arasına almıştı. Fakat Büge asıl gerçeğin farkındaydı, arkadaşının Samir’i her görüşünde nasıl iki kelimeyi bir araya getiremediğini çok iyi görüyordu. Luhan, ondan kesinlikle çok hoşlanıyordu.
Fakat geçen uzun zamana rağmen bu aşk henüz hiçbir meyve vermemişti, Büge Samir’in de Luhan’a boş olmadığını bildiğinden birkaç kez aralarını yapmaya çalışmış fakat başarısız olmuştu.
Kantinde oturup zaman öldürdükleri birkaç saatin ardından ilk kalkan Luhan oldu, Samir'e bir sonraki ders kendi yerine de imza atması için yalvararak hızlıca onu çağıran bir grup erkeğin arasına katılmış ve gözden uzaklaşmıştı ki bu da Büge’nin en çok istediği şeydi.
"Eee," dedi Büge, Samir'le yalnız kalmalarına güvenip dirseğiyle genç kızı dürterek. "Ne zaman evleniyorsunuz?"
"Neyden bahsettiğini anlamıyorum." dedi Samir tamamen duymazdan gelen bir ifade takınmaya çalışarak. Büge, arkadaşının çabasına rağmen kızaran yanaklarına sırıtarak karşılık vermeden edemedi.
"Kimden bahsettiğimi anladın ama."
"Şöyle şeyler demeyi bırakır mısın, ayrıca belli değil mi senden hoşlanıyor."
Büge, Samir'in ses tonundan ne hissettiğini anlamaya çalışıyordu fakat kız arkadaşı kırgın ya da üzgün durmuyordu. İki parmağını açık ağzından içeri götürüp kusuyormuş gibi yaptı, Luhan ve kendisinin düşüncesi ona tam olarak böyle hissettiriyordu.
"Ben hoşlanmıyorum." dedi en sonunda arkadaşını rahatlatmak adına.
"Önemli olan senin onun hislerine karşılık verip vermemen değil zaten, onun sana bir şeyler hissetmesi."
"Bana karşı hiç de senin kendini kandırdığın gibi duyguları olduğunu sanmıyorum ama..." dedi Büge işaret parmağını Samir'in göğüs kafesinin üzerine bastırarak, "Olsa bile karşılık bulamayınca vazgeçer."
"Bu da beni ikinci seçenek yapar ki aslında bu ihtimalden mutlu olabilirim çünkü ben ikinci seçenek bile değilim, çok fazla engel var."
"Ne gibi?"
"Biliyorsun..." dedi eli ister istemez üzerinde arapça bir şeyler yazan kolyesine gittiğinde Büge'nin kaşları çatıldı.
"Luhan kimseyi dinine göre yargılayacak biri değil." dedi, sesi o kadar tok çıkmıştı ki bir an Samir'i kırıp kırmadığı konusunda endişelense de Luhan'ı kimsenin yanlış tanımasını istememesi baskın geldi, en yakın arkadaşı olmanın ötesinde Luhan Büge'nin tanıdığım en iyi insandı.
"Arkadaşlıkta belki, ama iş aşka geldiğinde ikimizin birbirinden çok farklı inançları ve sorumlulukları var."
"Sorun seks mi?" diye sordu bu sefer yüzünü Samir'in yüzüne yaklaştırarak, "Yapmazsınız olur biter."
Samir’in yüzü bir domates gibi kıpkırmızı olurken gözleri de kocaman açıldı.
"O kadar kolay değil."
"Niye kolay işte, 24 yaşında, bir şeyler yaşamış olsa kesin bana söylerdi. Bu zamana kadar yapmadıysa bundan sonra da yapmasına gerek yok."
"Aranızdan su sızmadığını biliyorum ama bence bu kadarını sana bile anlatmaz." dedi Samir elini yavaşça Büge'nin yanağına koyup iterek arkadaşını kendinden uzaklaştırdı.
"Seks yapsa bilirim."
"Seks demeyi keser misin?"
"Seks."
Büge keyifle arkasına yaslanıp kahkaha atmaya başlayınca Samir sandalyesinden kalkıp eşyalarını toplamaya başladı.
"Derse gitmem gerekiyor artık," dedi, hala kıpkırmızıydı.
"Tamam," dedi Büge de ardından kalkarak, "Ben de dükkana gideceğim."
"Ejder Kral Festivali geliyor, işleriniz yoğun olacak değil mi?"
"Ben festivalde izinli olacağım, muhtemelen patronum yoğun olur."
Kantinden çıkıp doğu kampüsünün sonuna kadar birlikte yürüdükten sonra önce Samir'le yolları ayrılmış, arkadaşı sınıfına giderken Büge okuldan çıkıp ana caddelerden birindeki otobüs duraklarına doğru yürümeye devam etmişti. Sonunda otobüsü geldiğinde Büge en arkadaki boş koltuklardan birine oturup kulaklıklarını kulağına geçirdi. Fakat birkaç saat önce arkadaşlarının hırpaladığı walkman çalışmayınca küçük bir küfür ederek kulaklıklarını tekrar çıkartıp çantasına attı. Bundan sonraki yarım saatini bir sürü insan sesi eşliğinde sürekli sallanan bir otobüste geçirecekti.
Büge yürümeyi severdi, okul ve iş yerinin arasındaki mesafe azımsanmayacak kadar fazla olmasına rağmen bahar aylarında yolu hep yürüyerek giderdi. Fakat Mart ayına gelmelerine rağmen hala dinmeyen soğuk ve rüzgarlı hava yüzünden birkaç aydır otobüs kullanmayı tercih ediyordu.
Fazlasıyla uzun ve gürültülü geçen otobüs yolculuğu sonunda bittiğinde, tanıdık sokaklardan birine girip yürümeye başladı. Yaşadığı mahalle güzeldi, zaten var olan geleneksel havası festival zamanları asılan süslerle çok daha göze çarpar hale geliyor ve bu da Büge'nin hoşuna gidiyordu.
Dükkanın olduğu uzun sokağın başına geldiğinde, dik yokuşu hızlıca inerek bir buçuk dakika içinde kendisini dükkanın önünde bulmasını sağlamıştı, nefes nefese bir şekilde.
En sonunda nefesini düzene sokmak ve daha fazla üşümemek için dükkanın ağır kapısını itmeye başladı.
"Ben geldim." dedi kapıyı açıp içeri girdiğinde sallanan çanların sesiyle irkilerek, bir türlü alışamıyordu buna.
"Mei?" diye seslendi Büge ısınması için ellerini birbirine sürterek, dükkan açık olmasına rağmen içeride kimsenin olmaması alışıldık bir şey değildi. "Mei-Lin?"
Çalıştığı antika dükkanının çoğu zaman çalıntı ve işe yaramaz şeyler sattığını Büge çok iyi biliyordu fakat değerli sayılabilecek birkaç parça şey vardı ki Mei-Lin Büge'nin kendisinin bile dokunmasına izin vermezken, dükkanı açık bırakıp bir yerlere gitmesi imkansızdı.
Büge kaşlarını çatarak biraz daha etrafına bakındı, büyük bir dükkan değildi, biri arka oda ve satılık ürünlerin sergilendiği geniş alan olmak üzere iki odadan oluşan, her yığılmış antika eşyalar yüzünden oldukça kalabalık duran, sade bir dükkandı. Fakat Büge'nin olabilecek her yere bakmasına rağmen herhangi bir not ya da Mei-Lin'in birazdan döneceğine dair bir işaret yoktu.
Büge en sonunda birkaç saniyedir tuttuğu nefesini sıkıntıyla vererek cebinden cep telefonunu çıkardı, cevap vereceğini düşünmüyordu, yaşlı patronunun kendisinden başka arayanı olmadığından sürekli ya şarj etmeyi unutur ya da yanında taşımazdı.
Yine de şansını denemeye karar verdi. Fakat numarayı tuşladığı sırada duyduğu bir gürültü klavyenin üzerindeki parmaklarının saniyelik olarak durmasına sebep oldu, bir şeyler devrilmişti. Büge bunu çok net duymuştu hem de alt katında olmuştu bu, ayaklarının altında hissetmişti. Garip olan ise dükkanın bir bodrum katının olmamasıydı. Büge bundan oldukça emindi, neredeyse çocukluğundan beri Mei-Lin denen ihtiyarın yanında çalışıyordu fakat onu bir kez olsun bodrum katına inerken hatta bodrum katından bahsederken bile görmemişti.
Büge akıllıca bir hamleyle geri geri birkaç adım atıp biraz önce üzerinde bulunduğum halıyı kaldırdığında gözleri kocaman açıldı, kare şeklinde bir kapak ve kapağı kaldırmak için üzerine işlenen kulpu öylece önünde duruyordu ve Büge daha önce fark etmemişti. Kulptan tutup çekiştirdiğinde Büge bunun o kadar kolay olmayacağını anladı, kapak o kadar ağırdı ki bir saniye olsun yerinden kalkmıyordu.
Ve bu, eğer aşağıda birileri varsa nasıl girdiklerini daha gizemli kılıyordu.
Büge birkaç denemeden sonra tekrar tüm gücünü dizlerine vererek ellerini kapağın altına atıp sıkıca tuttu. Son iki seferdir kulptan tutmayı bırakmış doğrudan kapağı kaldırmaya çalışıyordu. Derin bir nefes aldı, hemen ardından dizlerinden aldığı güçle yukarı doğru yükselmeye çalıştı. Zordu, kapak sanki yer çekimine karşı gelmeye ant içmiş gibi Büge yukarı çekerken kendisini aşağı bırakıyordu. Fakat bu sefer farklı bir şey oldu, Büge bırakmayıp kapağı yukarı çekmeye çalışırken kapağın altında kalan parmak uçları yanmaya başladı, yandığını çok iyi biliyordu, sanki alevlerin içine elini sokmuş gibiydi fakat acı hissetmiyordu. Ve o an, sadece birkaç saniyeliğine kapak hafiflediğinde Büge büyük hışımla kapağı geriye doğru firlattı.
Gerçekten buradaydı, yıllardır çalıştığın dükkanın altına açılan bir kapak ve merdiven.
Büge merdivenden aşağı inmeden önce dükkanın kapısının üzerindeki 'açık' yazısını tersine çevirip tekrar kapağın başında dikilmeye başladı, girip girmemeyi hala düşünüyordu.
"Bilmem gereken bir şey olsa Mei-Lin bana söylerdi." dedi kendi kendine, kendini burnunu sokmaması gereken bir şey olduğuna inandırmaya çalışsa da bu sefer merakına yenik düştü ve ayakları kendisinden önce kontrolü alıp basamakları inmeye başladı.
Her bir basamağı inişinde uğultu şeklinde fısıldaşmalar duyuyor, her şey daha da ilginçleşiyordu. Duyduğu seslerden birinin Mei-Lin olduğuna emindi fakat daha boğuk gelen yabancı iki erkek sesini çıkartamıyordu.
"Yaşlı olabilirim ama hala kralıma sadığım." dedi Mei-Lin, anlaşılabilir bir şekilde Büge'nin duyduğu ilk cümle bu olmuştu.
Merdivenlerden tamamen inip büyük beyaz bir duvarla ikiye ayrılmış olan depoya girdiğinde ses çıkartmamaya özen göstererek ilerlemeye başladı. İçeride birkaç parça antikadan başka bir şey yoktu, Büge'nin tahmin ettiği gibi burası kullanılmıyor olmalıydı.
Büge sırtını iyice duvara yaslayıp konuşmaları dinlemeye başladı.
"Mu-Zuron'dan başkasını kral olarak gören herkes haindir, ve sen sadakatsiz olduğunu yıllar önce kanıtladın." dedi başka biri, mandarince konuşmuyordu. Hatta Büge bu dili daha önce duyduğundan bile emin değildi fakat bir şekilde konuşulanları anlıyordu.
"Kılıcın hala sende olduğunu biliyoruz Mei-LinQ."
Bir süre sessizlik oldu, kimse konuşmuyordu ve Büge duvarın arkasını göremediğinden tam olarak olayları kavrayamıyordu.
"Partnerin ölmüş, sen de yaşlanmışsın." dedi başka bir tanesi, "Evimize dönmemize engel olamazsın, Kral Mu bizi bekliyor."
"Bildiğiniz Kral Mu çoktan cehennemin dibini boyladı," dedi Mei-Lin, "Ayrıca birkaç kırışıklığın bir benim için bir sakıncası yok."
Bir süre sessizlik olduktan sonra Mei-Lin sesli şekilde nefes verip tekrar konuşmaya başladı.
"Tekrar söylüyorum, Mu-Zuron o savaşta yenildi artık kral falan değil, binlerce yıl önceydi o."
"Kral Mu'nun ölümsüzlüğünü sorgulamak sana düşmez."
Yaşlı kadın gergin bir şekilde tırnaklarını avuçlarının içine bastırdı, doğrusu o da kendi söylediklerinden o kadar da emin değildi fakat inandığı bir kral vardı ve onun Mu-Zuron denen canavara yenilme ihtimali yoktu.
"Ama ben oradaydım ve öldüğünü gördüm, " diye yalan söyledi. "Kılıç da bende değil, hem de çok uzun zamandır." diye sonlandırdı konuşmasını, karşısında duran beylere söyleyecek başka tek bir lafı yoktu.
"Ölmeye çok yakın olduğunun farkındasın değil mi? Ateşle oynuyorsun."
"Ateşle oynamanın benim işim olduğunu unutmuşsun galiba."
Büge anlamadığı konuşmalar tehditvari bir seviyeye ulaştığında hala araya girip girmeme konusunda kararsızdı, belki de yukarı dönüp polisi aramalıyım diye düşündü. Evet, yukarı çıkıp hiçbir şey görmemiş gibi yapabilirdi.
"Bir terslik olduğunun sen de farkındasın, artık eve dönme zamanı geldi. Ya işimizi kolaylaştırırsın ya da seni öldürür kılıcı ve kralın kanından olanı yine de buluruz."
Silah horozundan çıkma bir gürültü yükseldiğinde Büge ölesiye korkmuştu ki çığlık atmamak için ellerini ağzının üzerine bastırdı, titriyordu. O adamların silahı vardı.
Apaçık bir şekilde Mei-Lin'i öldürmekten bahsediyorlardı. Bir şeyler istedikleri belliydi, belki de tarihi eser kaçakçısı falanlardı, Büge'nin aklına başka bir şey gelmiyordu. Neden Mei-Lin sadece istedikleri şeyi vermiyordu, canından daha mı önemliydi?
"O zaman size iyi şanslar." Dedi yaşlı kadın, sözleri Büge'nin yanağından bir damla yaşın düşmesine sebep oldu.
"Her zaman yanlış tarafta oldun Mei-Linq."
"Hayır, siz gerçek kralla hiç tanışmadığınız için Mu-Zuron'un ihtiyacınız olan kişi olduğunu düşünüyorsunuz."
Büge hıçkırmamak için ellerini iyice ağzının üzerine bastırdı. Anlam veremiyordu, konuşan sanki tanıdığı o huysuz, unutkan ihtiyar değildi. Tamamen başkası gibi davranıyordu.
"Fakat ben," dedi Mei-Lin tekrar konuşmaya başlayarak, "Tüm Kıta'nın gelmiş geçmiş ve tek gerçek kralıyla tanıştım. Ona bağlılık yemini ettim, onun için haddimden fazla yaşadım ve yaşlandım. Zamanı geldiyse ölürüm de."
Mei-Lin... diye fısıldadı içinden Büge, gerçekten kendini öldürtmeyi mi planlıyordu? Her şey bir kenara belli ki kendisini düşünmüyordu, peki Büge? Ona bir şey olursa Büge’nin nasıl hissedeceği de mi umurunda değildi?
Büge titreyen ellerini ağzından çekip derin bir nefes aldı.
"İşe yaramaz ihtiyar sana bodrum katını tek başına temizleme demedim mi? Sonra sırtım ağrıyor diye geziyorsun!" birden bire bağırarak duvarın arkasındaki odaya, Mei-Lin ve adamların ortasına atladığında aklında herhangi bir plan yoktu, sadece artık bir şeyler yapması gerektiğini hissetmiş ve yapmıştı.
"Ha?" dedi adamları sonradan görüyormuş gibi yaparak, "Müşteri mi vardı? kapıyı açık görünce yine bensiz bodrumu temizliyorsun sandım."
"Müşteri," dedi Mei-Lin yüzünde huzursuz bir gülümsemeyle uyum sağlayarak, "Özel bir kılıç arıyorlarmış, elimizdeki bütün kılıçları gösterdim fakat aradıklarını bulamadılar. Şimdi de gidiyorlar."
Büge dikkatle Mei-Lin'in yanındaki adamları inceledi, herhangi bir tehlike durumunda yüzlerini hafızasına kazımak istiyordu. Biri, Sarışın orta boylu bir adamdı. Batılıydı, belki rus fakat biraz önce duyduğu dil kesinlikle Rusça değildi. Diğeri ise sarışın olandan biraz daha uzun kel bir adamdı, neredeyse keşişlere benziyordu.
"Büyükanneniz biraz yaşlı, belki hatırlamıyordur acaba siz görmüş olabilir misiniz?" dedi adamların arasından sarışın olan adam. Büge’ye yaklaştı, nefesi suratına çarpacak kadar eğildi. Bariz bir şekilde kişisel alanını tehdit ediyordu.
Büge tarifi imkansız bir korku hissediyordu, bacakları o kadar titriyordu ki genç kız artık kendisini taşıyamayacaklarından endişeliydi. Bir şekilde bu adamlar ona sabahki kızlarla aynı türde rahatsız bir his veriyorlardı.
Büge'nin gözleri Mei-Lin'le buluştu, bir işaret vermesini bekliyordu fakat yaşlı kadın sadece kendisini izliyordu, sanki geçip geçmeyeceği ne yapacağına bağlı bir sınavdaydı ve Mei-Lin de gözetmendi.
"Yukarıda birkaç kılıç var ama aradığınız şey olduğunu sanmıyorum, yine de bakabiliriz." Dedi Büge yapmacık bir gülümsemeyle yukarı çıkan merdivenleri işaret ederek.
İkili önce birbirlerine baktılar, hemen ardından hiçbir şey demeden yukarı merdivenlere yöneldiklerinde Büge rahatlamış bir şekilde bir süredir tuttuğu nefesini bıraktı. En azından kendilerini, başlarına bir şey gelse kimsenin fark edemeyeceği bodrum katından çıkartmayı başarmıştı.
"Aradığınız kılıcın özel bir yanı var mı? Yoksa direkt elimizdeki bütün kılıçları göstereyim mi?" diye sordu Büge misafirperver bir ses tonu kullanmaya dikkat ediyordu. İki adam tamamen yukarı çıktıktan sonra Büge ve ardından Mei-Lin de çıkmış, Büge yaşlı kadının elinden tutarak merdivenleri tırmanmasına yardım etmişti.
"Büyükanneniz zaten olanları göstermişti fakat bizim aradığımız altın işlemeli ve-"
"Mei-Lin!" Büge kel adamın konuşmasını bölmüş, kapağı kapatmakta olan yaşlı kadına doğru fırlamıştı, fakat korktuğunun aksine Mei-Lin oldukça rahat bir şekilde kapağı kapattığında Büge şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemedi, kendisinin açmak için on dakikadan fazla uğraştığı ağır kapağı tüy gibi hafif bir şeymiş gibi taşımıştı. "Ağır değil mi?"
Yaşlı kadın hayır anlamında kafasını salladığında Büge tekrar ağır ağır davetsiz misafirlerine döndü.
"Büyük annem değil," diye belirtti, Büge'nin Mei-Lin'in aksine ülkenin yerlisi olmadığını görmek için gözlük takmaya gerek yoktu, adam bariz bir şekilde iş atıyordu. "Büyükannem olmak için fazla yaşlı, yüz yaşında vardır." ardından arka odada üst üste dizilmiş kılıçların hepsini kucaklayıp masaya doğru taşımaya başladı.
"Daha fazla olduğuna eminim." dedi bu sefer Çinli olan, fısıltı halinde mırıldanmış olsa da Büge bunu duymuştu.
"Ben sadece part time çalışıp harçlığımı çıkartıyorum ama dükkanı ihtiyardan daha iyi bilirim, elimizdeki kılıçlar bunlar."
Kel olan gözlüklerini çıkartıp arkadaşına bakışlarıyla emir verdiğinde, sarışın olan da başıyla onaylayıp kılıçları teker teker incelemeye başladı.
On beş dakikadan biraz daha uzun süren arayışının sonunda elinde kalan son kılıcı da oyuncakmışçasına yığıntının arasına atıp arkadaşına doğru olumsuz bir şekilde kafasını salladı.
"Başka kılıç olmadığına eminsin değil mi?" diye sordu sarışın tekrar Büge'ye dönerek.
"Üzgünüm efendim olsaydı mutlaka bilirdim."
İkili tekrar birbirlerine baktılar, aralarında geçen uzun sessizliğin içinde bir konuşma olduğunu anlamamak aptallık olurdu. Büge bunun farkındaydı, fakat sadece onları gitmeye ikna etmeyi başarmış olmayı umuyordu.
"Biz sonra yine uğrarız o zaman." dedi en sonunda kel olan kapıya doğru yöneldiklerinde.
"Her zaman bekleriz."
Büge, tamamen gittiklerini görene kadar yüzündeki sahte gülümsemeyi bozmadan el sallamaya devam etti, bedenini kasıp kavuran korku hissi ancak adamların arabalarına bindiklerini ve gözden tamamen kaybolduklarını gördüğünde yerini sakinliğe bıraktı. Genç kızın yukarı doğru kıvrılmış halde duran dudakları anında düştü ve hışımla patronuna doğru döndü.
"Mei-Lin." dedi, fakat gördüğü manzara bir kez daha afallamasına neden oldu, Mei-Lin kendine yeşil çay demlemiş biraz önce ölümle tehdit edilmemiş gibi rahat bir şekilde çayını içiyordu.
"Mei-Lin!" dedi tekrar yanına giderek, "Kimdi onlar? Ne istiyorlar? Birine borcun falan mı var?"
Yaşlı kadın öylece Büge'nin yüzüne bakıyordu.
"Ne zaman geldin sen? Bugün dersin var sanıyordum, erken gelmişsin."
"Şaka yapıyor olmalısın." Büge hayal kırıklığına uğrayarak ellerini saçlarının arasından geçirdi, Mei-Lin alzheimerdı, bazen kendisini tanımadığı olurdu fakat bunun bu olanları bu kadar çabuk unutması Büge'ye kabul edilemez geliyordu, sadece yirmi dakika önce ölümle tehdit edilmişti!
"Şaka yapıyorsun değil mi? Neden vermedin onlara istediklerini, ya da sende değilse sadece sende olmadığını söyleseydin ya!"
"Kime?" diye sordu bu sefer, "Müşteri mi geldi?"
"Of, işe yaramaz ihtiyar!" diye söylendi Büge kafasını yaşlı kadının çayını koyduğu masaya gömerek, "Senin yüzünden bizi öldürürlerse asıl o zaman görürsün!"
Mei-Lin bunun üzerine cevap vermedi fakat Büge konuyu öylece kapatamadı. Mei-Lin'i daha önce hiç öyle görmemişti, tanıdığı huysuz ve yaşlı ihtiyar gitmiş yerine çok farklı biri gelmişti sanki, üstelik asla anlamadığı bir kral mevzusu da vardı. Mei-Lin'in yaşını düşündü birden, gençken bir tarikata falan üye olmuş olabilirdi, fakat neden hala onu rahatsız ederlerdi ki? Ya da Mei-Lin onlardan bir şey mi almıştı? Polise gitmeliydi, kesinlikle polise gitmeliydi.
"En azından bana dükkanın bir bodrum katı olduğunu söyleyebilirdin?" dedi tekrar sıkıntıyla, kafasını masadan kaldırıp ihtiyara baktı, çayını yudumluyordu.
"Bodrumda seni alakadar edecek bir şey yok, senin işin kasaya bakıp toz almak." dedi Mei-Lin arkasında duran saman süpürgeyi alıp Büge'ye uzatırken.
Büge hiçbir şey demeden süpürgeyi alıp çalışmaya başladı.
Belli ki bir şeyleri yanlış anlamışım, diye düşündü gelişigüzel bir şekilde yerleri süpürürken, belki de korkulacak ya da büyütülecek bir şey yoktur.
Normalde olsa Mei-Lin'i polise gidip şikayetçi olmaya ikna ederdi fakat Büge bunu eğer o adamlar tekrar gelirse ihtimaline saklamaya karar verdi, o zamana kadar sadece olabildiğince dükkanda durup ihtiyar patronunu yalnız bırakmayacaktı.
"İşin bitince şu kılıçları da yerine koy!" diye bağırdı Mei-Lin arka odadaki küçük mutfağa ilerlerken, "Yine her yeri dağıtmışsın."
Büge söylene söylene elindeki süpürgeyi bir kenara bırakıp aynen aldığı gibi kılıçların hepsini bir anda kucaklayarak dizlikleri raflı kılıç standına doğru ilerlemeye başladı, fakat getirirken olduğunun aksine kılıçlar karmakarışık durduğunda dengesini korumak bu sefer zor gelmişti, birkaç adım atmıştı ki Büge kendini kılıçlarla birlikte yerde buldu.
"Off ya!" dedi doğrulurken, sabahtan beri bütün terslikler kendini buluyormuş gibi bir hisle boğuşuyordu, üstelik biraz önce yaşadığı korkuyu da atlatmış sayılmazdı. Bacakları hala ürkek bir şekilde titrediğinden bedeninin ağırlığını taşıyamıyordu, birkaç saniye yerinden kalkamadı.
Kendini toparladıktan sonra dizlerinin üzerinde doğrulup kılıçları toplamaya başladığında kılıçlardan birinin kaftanının standın altına gittiğini gördü. Eğilip kaftanı almak için uzandı falan parmakları ileri gidemeyecek kadar kalın olduğundan kaftana ulaşamıyordu.
Pes edip parmaklarını geri çekerek sırtını yere verdi, artık boylu boyuna yerde uzanıyordu.
"Yorgunum..." diye mırıldandı tekrar kalkmadan önce, bu sefer işi kolay yoldan halledecekti. Ayağa kalkıp standın yanına geçerek itmeye başladı, standın duvar kenarından her ayrılışında kaftan biraz daha görünür hale geliyordu. Büge en sonunda kaftanı alabileceği bir aralık bıraktığında tekrar dizlerinin üzerine çöktü.
"Siktir."
Kaftana elini bile sürmeden öylece baktığı şey bir kasaydı. ince ve uzun bir kasa duvarın içine gömülmüş ve tek bir anahtar deliği vardı.
Bir kılıcın sığabileceği boyda diye düşündü Büge, hatta tam olarak bir kılıç için yapılmış gibi duruyordu.
"Neler oluyor?" Mei-Lin kendisine seslendiğinde kaftanı alıp apar topar ayaklandı.
"Kaftan," dedi dişlerini gösterdiği kocaman bir gülümsemeyle, "düşürdüm de, onu alıyordum."
Büge hızlı bir şekilde standı tekrar yerine itip kılıçları toplamaya başladı.
"Ah sakar kız," dedi Mei-Lin yavaş yavaş yürüyerek yanına gelirken, "Napacağım seninle ben?"
Yaşlı kadın belini tutarak eğilip kılıçları toplamasında Büge'ye yardım etmeye başladığında, Büge bu sefer daha samimi ama neredeyse acılı bir tonda gülümsedi. Karşısında duran bu yaşlı kadını tanıdığını sanıyordu fakat fazlası vardı, çok büyük sırlar saklıyordu ve Büge onlardan birine çekilmişti bile.