Gök, içindeki kini kusmak ister gibi ortadan ikiye ayrıldığında, bağrından kovalar dolusu kan boşalırcasına yağmaya başladı yağmur. Yağdığı yeri kan gölüne çeviren kızıl damlalar o kadar şiddetli ve arsızdı ki önüne gelen her şeyi sürükleyip götürüyordu. Gök bir kez daha hınçla gürlediğinde imparatorluk sarayında bulunan hizmetliler gözyaşları içinde, yerlerde sürünen prensesleri için dua ediyordu. Prenses, yaşam demekti.
Şimdi; ölümün pençesindeki yaşam, kan kusuyordu.
Bu öylesine bir zalimlikti ki yeryüzünde emsaline şahit olunmamış, gökyüzünde esamesi bile okunmamıştı.
Karanlık, hiç olmadığı kadar dişlerini bilemiş, keskin bir hançer gibi kınını yarıp Atlantis'in damarlarına saplanmıştı. Dört bir yanı saran korku dolu titrek nefesler, Tanrıçaya adanmış dualardan ibaretti. Prenses, eli karnında cenin gibi kıvrılmış ve hiç olmadığı kadar savunmasız bir şekilde celladının ayaklarının önünde uzanıyordu. Omuzları mağrur bir şekilde dikti yine. O, Adanmışların, Atlantis'in karanlığını ışığıyla devşiren kadındı. Hiç olmayacak kadar güçlü, hiç olmadığı kadar güçsüzdü.
“Sen,” deyip çamur ve kan bulanmış çizmeleriyle acı içindeki kadının etrafında dolanan adam, bir obsidyeni bakışlarında toplamış gibiydi. Kapkara bir kuyuydu gözleri.
“Kutsal Sirene!” Bu hitap, dudaklarından yuvarlanırken çatık kaşlarının ortasında derin, sancılı bir yarık oluşmuştu ve ağzında acı bir tat bırakmıştı.
“Sen, bu halkın onuruna çalınmış kara bir lekesin! Adanmışlar'ın, Atlantis’in soluklarına karışan bir zehirsin!” Yeniden duraksayıp gökyüzüne keskin bir bakış attığında körelmiş bir hançer gibi olan sözlerine devam etti. Acısı sancılıydı. “Yaşamın saflığına, iffetsizliğinle gölge düşürdün!”
“M-majesteleri... Benim b-bir suç-” Saflığın prensesi onca kirlenmişliğin içinde bir ay taşı gibi parıldamaya devam ederken kelimeleri ona ihanet edip çağrısına cevap vermedi. Bu aşağılayıcı durum karşısında hıçkırıklarını zapt etmek için kalan tüm gücünü son demine kadar kullanmak zorunda kaldı prenses. Çünkü yüzünü acı ve öfkenin harmanlandığı bir karmaşıklıkla izleyen adamın, girdap gibi olan keskin bakışları cesaretinin kırılması için yeterli olmuştu bile. İmparatorun omuzlarını süsleyen kara saçları, yırtıcı bir kuşun yelesi gibi kabarmıştı. Tümüyle avına saldırıp onu parçalarına ayırmak isteyen bir yırtıcıya benziyordu.
“Kes sesini!” Öfkeyle öne atılıp çift ağızlı kılıcını çenesinin altına yasladı. Bu ani hareketi beklemediği için aciz bir mırıltı kaçtı prensesin dudaklarından. “Üzerinde Lanetlilerin kiri varken zehirli kelimelerini duymak istemiyorum!”
Adamın ellerine sirayet eden titreme ya öfkedendi ya da acısını körükleyen saf sevgidendi. Tek yapmak istediği şey içindeki bu ihaneti söküp almaktı. Lakin tüm diyarın hükmedicisi olsa da onun da uyması gereken yasalar vardı. Kutsal Selene’nin yasaları.
“Zaidan!” diye gürlediğinde, başlığı hariç kuşandığı zırhıyla esmer albay, güçlü adımlarla öne çıktı. Katıldığı savaşların eskittiği yüzünde onca çığlığa onca gözyaşına aldırış etmemiş gibi ketum bir duruş vardı. Elleri kınındaki kılıcının üstünde dururken imparatorun vereceği emri yerine getirmek için bekliyordu.
“Kızıl Kulelere götür onu, Yüce Divan toplanana kadar günışığından uzak tutun!”
Prenses Sirene’ye yaklaşan muhafızlar tereddütlü olsa da imparatorun emri her şeyden üstün durumdaydı şu an. Acıdan dişleri birbirine kenetlenmiş kadının cansız kollarını nazikçe kavradıklarında, beyaz bir pelerin gibi omuzlarını kuşatan saçları yerleri süpürdü. Koca avluda ürkütücü bir sessizlik hakimken bahar festivali için hazırlık yapan yüzlerce insan, acı içinde izliyordu bu manzarayı. Kimse Atlantis’in hükümdarına karşı gelecek bir cesarete sahip değildi.
Prenses acı dolu gözlerini, saçlarında buğday başakları taşıyan kutsal anneleri Selene'nin heykelinin yanında duran ağabeyine çevirdi, medet ummak ister gibi. Şafağın gölgeleri gözlerinde toplanmışken dudaklarını konuşmak için araladı. O durduğu için muhafızlar da durmuştu sorgusuz.
“Valens...” Öksürükleri cümlesini yarıda keserken ağzına kapattığı avucunu kopkoyu bir kan boyadı ama Sirene umursamadı, derin derin nefesler alırken gözlerine kenetlediği gözlerini kaçırmadan yeniden konuştu. “A-abi... Yardım et lütfen! Benim bir suçum yok.”
Veliaht prensin gözlerinin gerisinde ıstırabın izlerine rastlasanız dahi yüzü kutsal annelerinin heykeli gibiydi, bir mermerden farksız, beyaza çalmıştı. Hiç olmadığı kadar donuk ve küstahlık denilebilecek bir kibirle bakıyordu yüzüne. Avluda bulunan herkes kibirli prensin ne yapacağını beklese de onun az çok vereceği tepkiyi herkes tahmin edebiliyordu. Kendinden başkasını düşünmeyen prensten medet ummak şu an ki acınası hallerinin trajikomik yanıydı.
“Sen ki, atalarımızın, yüce hükümdarımızın yasalarını çiğnemiş bir hainken hangi cüretle benimle konuşursun, ahmak! Ruhunu kılıcıma dolamadan yıkıl karşımdan!” Valens, çelik giyinmiş sesiyle tıslayarak konuştu.
Sirene, kırık bir tebessümle bakmak dışında bir şey yapmadı. Yüreğinde zelzeleler koparken omuzlarını dikleştirdi ve mağrur ifadesini yeniden takındı yüzüne. Güç bulmak için bulutların ardına gizlenmiş ayın soluk ışığını izledi birkaç saniye. Çağrısına, onun acısına kayıtsız kalmayan gökyüzü, bir kez daha gürlediğinde muhafızlar kollarını nazikçe kavradı.
İmparatorun hiddetini umursamaksızın avluda bulunan herkes kalplerinde hissettiği derin sevgiyle serçe parmağını ve baş parmağını bükerek bereketi simgeleyen prenseslerini selamladılar. Hepsinin elleri önce göğe doğru yükseldi ve sonrasında göğüslerinin üzerine bir yumruk gibi indi senkronize bir şekilde. Ardından yerlere kadar eğildiler; bu, minnetti, korkuyu hiçe sayan sadakat ve sevgiydi. Saflıktı.
Sadece küçük bir tebessümle karşılık verdi Sirene.
Onun aksine beyaz elbisesinin tüllerine dolanan yağmur suları, o adım attıkça ardında yükseliyor, bedenindeki kiri, kanı ve yaraları kendiyle birlikte sürükleyip götürürken daha umut vaat ediyordu. Bereketin, yaşamın simgesi, Kutsal Selene'nin kutsal kızı Sirene, Atlantis'in şah damarıydı. Bunun farkındaydı herkes.
-Bölüm Sonu-