Gecenin karanlığı, asırlık çam ağaçlarının dalları arasından sızan dolunay ışığıyla yırtılıyordu. Ormanın derinliklerinde, nemli toprak ve çürüyen yaprak kokusunun arasında bambaşka bir koku vardı: çiğ, metalik ve keskin. Kan kokusu.
Damien, siyah deri ceketinin iç cebindeki gümüş hançerin sapını sıktı. Parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Avcı loncasının ona öğrettiği ilk kural şuydu: Asla tereddüt etme. Tereddüt, kalbine saplanacak bir dişe davetiyedir. Ancak bu gece, adımları her zamankinden daha ağırdı. Kalbi, göğüs kafesini parçalamak istercesine hızla çarpıyor, kulaklarında uğulduyordu. Bu bir korku değildi; Damien korkuyu yıllar önce, ailesinin çığlıkları o karanlık malikanenin duvarlarında yankılandığında geride bırakmıştı. Bu his, ruhunu ikiye bölen o amansız çelişkiydi.
Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Gümüş işlemeli avcı maskesini yüzüne geçirmeden önce, keskin mavi gözleriyle karanlığı taradı. Hedefi birkaç yüz metre ilerideydi. Kadim bir vampir soyunun, gölgelerin içinden yükselen o saf ve tehlikeli asaletinin taşıyıcısı.
Avlamak için yemin ettiği yaratık. Ve aynı zamanda, yaşamak için tek sebebi haline gelen o gizem.
Ağaçların seyrekleştiği, eski ve terk edilmiş Gotik kilisenin kalıntılarına çıkan patikaya geldiğinde adımlarını tamamen sessizleştirdi. Ay ışığı, kilisenin yıkık vitray pencerelerinden içeri süzülerek yerde rengarenk, kırık dökük ışık oyunları oluşturuyordu.
İçeride, yıkık sunak taşının üzerinde oturan bir figür vardı.
Uzun, gece karası saçları omuzlarından aşağı dökülüyordu. Üzerindeki koyu renkli kadife elbise, teninin mermer beyazlığını daha da belirginleştiriyordu. Ay ışığı yüzüne vurduğunda, Damien’ın nefesi bir kez daha kesildi. Onun insanüstü güzelliği, loncanın "canavar" tasvirlerine tamamen tezat oluşturuyordu. O bir canavardı, evet; ama aynı zamanda yeryüzündeki en büyüleyici sanat eseriydi.
Vampir, başını yavaşça kapıya doğru çevirdi. Gözleri karanlıkta kor gibi parıldayan derin bir kızıllığa büründü, ardından yerini gece kadar koyu bir siyaha bıraktı. Dudaklarının kenarında hafif, hüzünlü bir tebessüm belirdi.
"Geleceğini biliyordum, Damien," dedi. Sesi, rüzgarda dalgalanan bir ipek gibi pürüzsüz ve derindi. Kilisenin taş duvarlarında yankılanan bu ses, Damien’ın tüylerini diken diken etmeye yetti.
Damien gölgelerin arasından çıktı. Elindeki gümüş hançeri öne doğru uzattı, ancak silahı tutan eli hafifçe titriyordu. "Bunu yapmam gerekiyordu. Lonca arkamda. Bu gece şehre saldıran o klanın peşindeler. Seni burada bulurlarsa..."
"Beni öldürürler," diye tamamladı vampir, sözlerini. Yavaşça oturduğu sunak taşından ayağa kalktı. Adımları o kadar hafifti ki, yerdeki kuru yapraklar bile kıpırdamadı. Damien’a doğru yürümeye başladı. Aralarındaki mesafe kapandıkça, Damien’ın içindeki avcı dürtüleri "Saldır!" diye haykırıyordu. Ama kalbi... Kalbi tamamen silahını indirmesini emrediyordu.
"Benden korkuyor musun?" diye sordu vampir, aralarında sadece birkaç adım kalana dek yaklaşarak. Damien’ın gümüş hançerinin ucu, vampirin göğsünün tam üzerine, kalbinin hizasına denk geliyordu. Tek bir ileri hamle, bu ölümsüz hayatı sona erdirmeye yeterdi. Gümüş, vampir etine değdiği anda onu içeriden yakıp kavururdu.
"Senden korkmuyorum," dedi Damien, sesi her ne kadar güçlü çıksa da içindeki fırtınayı gizleyemiyordu. "Kendimden korkuyorum. Sana bakarken ne görmem gerektiği konusunda kendimle savaşmaktan yoruldum."
Vampir elini yavaşça kaldırdı. Damien refleks olarak gerildi ama geri adım atmadı. Vampirin buz gibi, pürüzsüz parmakları Damien’ın hançeri tutan elinin üzerine kapandı. Gümüşün yaydığı hafif ısı vampirin tenini hafifçe sızlatsa da, o bunu umursamadı. Hançerin ucunu kendi kalbine daha da bastırdı.
"Eğer loncanın sana öğrettiği o avcıysan, Damien... Eğer benim sadece kanla beslenen, ruhsuz bir yaratık olduğuma inanıyorsan, durma," diye fısıldadı. Gözlerinin içine baktı. O kızıl ve siyahın karışımı gözlerde, asırların getirdiği bir yalnızlık ve saf bir sadakat vardı. "Vur. Bu acı verici saklambaç oyununu bitir. Benim kanım senin şerefin olsun."
Damien dişlerini sıktı. Gözleri vampirin dudaklarına, oradan boynundaki hafifçe atan damara kaydı. Kalbi göğsünde delicesine vururken, parmaklarının arasındaki hançeri daha fazla tutamadı. Gümüş silah, büyük bir gürültüyle kilisenin taş zeminine düştü ve yankılandı.
"Yapamam," diye itiraf etti Damien, sesi bir fısıltıdan farksızdı. "Lanet olsun ki yapamam."
Vampir, hançerin düşüşüyle birlikte derin bir nefes aldı; sanki ölü bir beden ilk kez havayla buluşuyordu. Elini Damien’ın yanağına kaydırdı. O buz gibi temas, Damien’ın sıcak teninde adeta bir elektrik akımı yarattı. İki farklı dünya, iki zıt doğa bu dokunuşta eriyordu. Biri yaşamın ve sıcağın, diğeri ölümün ve soğuğun simgesiydi.
"Bu bir hata," dedi Damien, gözlerini kapatıp bu yasak dokunuşun tadını çıkarırken. "Eğer bir gün öğrenirlerse, beni sadece loncadan atmazlar. Beni o karanlık zindanlarda çürütürler. Seni ise kül ederler."
"Biliyorum," dedi vampir, Damien’a biraz daha yaklaşarak. Aralarındaki mesafe tamamen yok olmuştu. Damien onun kokusunu alabiliyordu; eski kitaplar, gece açan güller ve hafif bir yağmur kokusu. "Bizim varlığımız bile bu dünyaya bir başkaldırı. Ama gümüşün beni yakmasından daha çok canımı yakan ne biliyor musun, Damien?"
Damien gözlerini açtı ve doğrudan o karanlık girdaba baktı. "Ne?"
"Senin bana bir düşman gibi bakman."
Damien daha fazla direnemedi. İçindeki tüm kurallar, yeminler, geçmişin intikam çığlıkları o an sustu. Elini vampirin ince beline dolayarak onu kendine doğru çekti ve dudaklarını onun buz gibi dudaklarına bastırdı.
Bu öpücük, sakin bir liman değil, amansız bir fırtınaydı. İçinde hem ölümcül bir tehlikeyi hem de hayata tutunma arzusunu barındırıyordu. Vampir, Damien’ın sıcaklığı karşısında hafifçe inledi ve kollarını avcının boynuna doladı. Damien, onun dudaklarındaki hafif kan tadını alabiliyordu—kendi doğasına ait olmayan, tehlikeli ama bir o kadar da sarhoş edici bir tat.
Kilisenin yıkık duvarları arasında, dışarıdaki dünyadan tamamen izole olmuş bir halde, zaman durmuş gibiydi. Ne lonca vardı, ne avcı yeminleri, ne de asırlık intikamlar. Sadece birbirinin zıttı olan iki ruhun gecenin karanlığındaki vahşi birleşimi vardı.
Ancak bu huzur, gecenin karanlığını bölen bir sesle paramparça oldu.
Çat!
Kilisenin dışındaki ormanlık alandan gelen bir dal kırılma sesi, Damien’ın avcı içgüdülerini anında harekete geçirdi. Vampirle olan bağını hızla koparıp arkaya doğru bir adım attı. Yerden hemen gümüş hançerini aldı. Gözleri anında kilisenin girişine kilitlendi.
Uzaklardan gelen meşale ışıklarının parıltısı ağaçların gövdelerine vuruyordu. Köpeklerin uğultusu ve zırh şakırtıları geceyi doldurmaya başlamıştı. Lonca buradaydı. Avcılar, bölgedeki vampir kokusunu almış ve çemberi daraltıyordu.
"Gitmen gerek," dedi Damien, panikle karışık bir öfkeyle. Vampirin kolundan tuttu ve onu kilisenin arkasındaki karanlık tünel çıkışına doğru itti. "Hemen! Seni buraya kadar takip etmişler. Eğer yakalanırsan seni kurtaramam."
Vampir, Damien’ın elini tuttu. Gitmek istemiyordu, gözlerinde gitmenin getirdiği o derin kırgınlık vardı. "Benimle gel," diye fısıldadı. "Bu şehri geride bırakalım. Loncanı, yeminlerini... Hepsini unut. Karanlıkta kendimize ait bir dünya kurabiliriz."
Damien’ın kalbi bu teklifle sarsıldı. Gitmek, her şeyi arkasında bırakıp bu ölümsüz aşkın kollarına atılmak o kadar cazipti ki. Ama gerçekler bir tokat gibi yüzüne çarptı. "Yapamam," dedi gözleri dolarak. "Ben bir avcıyım. Eğer aniden ortadan kaybolursam, peşimize düşerler. Seni dünyanın öbür ucunda olsan bile bulurlar. Benim burada kalıp onları oyalamam, hedef saptırmam gerek."
Sesler gittikçe yaklaşıyordu. "Damien! Orada mısın? İzler bu tarafa çıkıyor!" diye bağıran kıdemli avcı Marcus’un sesi kilisenin duvarlarında yankılandı.
Damien, vampirin yüzünü ellerinin arasına aldı ve alnını onun alnına dayadı. "Lütfen git. Eğer beni seviyorsan, yaşa. Bir sonraki dolunayda, kuzeydeki eski değirmende. Söz veriyorum geleceğim."
Vampir gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı, Damien’ın kokusunu hafızasının en derin yerine kazımak ister gibiydi. "Söz veriyorum," dedi. Ardından, bir gölge gibi arkasını döndü ve kilisenin arka kapısından çıkarak gecenin karanlığında, gözün seçemeyeceği bir hızla kayboldu.
Damien, o gittikten saniyeler sonra derin bir nefes alıp yüzündeki maskeyi düzeltti. Hançerini sıkıca kavradı, sanki az önce o hançeri kendi elleriyle yere atmamış gibi. Kalbinin ritmini zorla da olsa yavaşlattı ve yüzüne o soğuk, hissiz avcı ifadesini yerleştirdi.
Kilisenin kapısından içeri giren Marcus ve beraberindeki üç avcı, ellerinde meşaleler ve gerilmiş arbaletlerle etrafı taradılar. Marcus, yerdeki ayak izlerini ve havada asılı kalan o yoğun kokuyu fark ederek Damien’a döndü.
"Damien! Bir şey buldun mu? Kokuyu aldık, buraya doğru geliyordu," dedi Marcus, keskin gözleriyle kilisenin içini incelerken.
Damien, soğukkanlılığını bozmadan tapınağın arkasındaki tüneli işaret etti. "Büyük bir gruptu. Beni fark edince batıdaki bataklık alanına doğru kaçtılar. Ben burayı kontrol ediyordum, geride bir şey bırakmışlar mı diye."
Marcus şüpheyle Damien’ın yüzüne baktı. Meşalenin ışığı, Damien’ın ceketindeki hafif kadife tozunu ve havadaki o yabancı, asil kokuyu tamamen gizleyemiyordu. Ancak Damien loncanın en yetenekli genç avcılarından biriydi; ona şüphe duymak için henüz büyük bir kanıtı yoktu.
"Güzel," dedi Marcus, arbaletini indirerek. "Bataklık tarafına dönüyoruz. Bu gece hiçbir canavarın gün ışığını görmesine izin vermeyeceğiz."
Avcılar kiliseden çıkarken, Damien son bir kez arkasına, sevgilisinin yok olduğu o karanlık tünele baktı. İçindeki savaş henüz yeni başlıyordu. Gümüşün soğukluğu tenindeydi ama kalbi, bir vampirin buz gibi aşkıyla cayır cayır yanıyordu. Ve Damien çok iyi biliydi ki, bu geceden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.