I. BÖLÜM
BİR GÜNEŞİN DOĞUŞU VE YÜKSELİŞİ
20 ŞUBAT 1618- İSTANBUL:
Ellerimi sandukanın üzerine yasladım. Ahmet’imin kokusunu almak istercesine Sandukanın kokusunu içime çektim, ama nafile. Sultan Ahmet vefat edeli iki koca yıl olmuştu. Kimine göre iki yıl su gibi geçip giderdi. Ancak ben ve Şehzadelerim için asla! Şayet ölüm korkusuyla yaşıyorduk. Eğer benim askere yakınlığım olmasa, o melun Halime canımızı almıştı bile. Üstüne, Devlet-i Âliyye’nin ahvali hiç hayrı alamet değildi. O kötülükler abidesi Halime’nin divane oğlu saltanat sürüyordu. Daha doğrusu divane Mustafa’nın üzerinden Halime Padişahlık yapıyordu. Ahmet’im, Mustafa’nın canına kıymayacağım diye onu bir odaya kapattı. İşte o oda meğerse Mustafa’nın aklını kaybetmesine sebebiyet vermiş. Tabi, belli yerlerde haklı idi Mustafa. Şayet her gün ölüm korkusuyla yaşamak nasıl bir duyguya sahip ederdi insanı? İşte onu ben Sultan Mustafa’da görmüştüm. Bir an sinirime hâkim olamadım ve şu cümleler çıktı ağzımdan “ Ahmet! Sen kardeşine merhamet ederek evlatlarının canını tehlikeye soktun. Ekber ve Erşetlik bu devletin sonunu getirecek! Şimdi bu sistem yüzünden iktidarda divane bir padişah ve hırs esiri bir Valide Sultan var. Ahmet’im kalk, kalakta gör halimizi.”. bu sözleri söylerken gözyaşlarıma hâkim değildim. Hüngür hüngür ağlıyordum adeta. Sonra sandukaya başımı yasladım derin düşüncelere daldım. Uzun uzun düşündüm ve tefekkür ettim.
“Sultanım. Gitmemiz lazım. Şayet gün çöktü ve Akşam oldu”. Bu sesle irkildim. Bu benim has ağam Mustafa ağaydı. Ahmet’imin saltanatında hacca gitmiş ve lakabı “Hacı” olmuştu. Ben bile “Hacı” diyordum ona. Ama onun nezdinde bir ehemmiyeti yoktu. “Tamam, Hacıağa. Farkına varmamışım” diye onayladım. Sandukayı öptüm ve yavaş yavaş ayağa kalktım. “Güle güle Ahmet’im” diyerek Türbeden çıktım. Kapıya geldiğimde Yağmur yağdığının farkına vardım. Öyle bir yağıyordu ki, adeta bardaktan boşalıcısınaydı. Hacıağa elindeki gül işlemeli şemsiyeyi açtı ve “Buyurun Sultanım” diye eliyle yolu gösterdi. Kafamla onaylayarak Arabaya doğru yürürdüm. Arabaya hızla bindim. Ardımdan Hacıağanın da binmesiyle araba yürüdü. Bu yağmurlu havada saraya dönerken aklıma bir an Şimşirliğe kapatılmış şehzadelerim geldi. Acaba, Halime yokluğumu fırsat bilerek evlatlarıma zarar vermişimdir? İşte o an içimi derin bir korku saldı. Saraya bir an evvel varmak için sabırsızlanıyordum.
Hızla yağan yağmurun altında koşarak Şimşirliğe gittim. Hacıağa bile yetişemedi bana. Şimşirliğin önüne geldiğimde Halime Sultandan emir almış olan kapıdaki Ağa’nın sözleriyle adeta köpürdüm. “Sultanım, maalesef Şehzadelerimizi görmeniz yasak. Valide Halime Sultanımız böyle buyurdular” sözleriydi beni sinirlendiren ağaya Öfkeyle “Sen ne dediğinin farkında mısın ağa? Şayet karşında Kösem Sultan duruyor. Aç kapıyı!” diyerek çıkıştım. Ağa cevap vermedi. Sonradan yanıma gelen Hacıağanın ısrarı ile zar zor Şehzadelerimi pencereden gördüm. Şimşirlikte ’ki en büyük şehzade, Şehzade Osman idi. Validesi Mahfiruze Sultan o daha çocukken Vebadan vefat etmişti. Osman’a gönüllü bir şekilde sütannelik yapmıştım. Şayet onu öz evlatlarımdan asla ayırmadım. Osman, kendinden bir yaş küçük öz oğlum Mehmet, Murad, Kasım ve daha bebek olan İbrahim’ime göz kulak oluyordu. Osman’a güvenim tamdı. Sağanak yağmurun altında dediğim gibi Hacıağanın ricaları üzerine kısa da olsa görüşme fırsatı bulmuştum. Ancak erkenden odama dönmek zorunda kaldım. Hızlı adımlarla Hareme girdim. Daha sonra hızla ikinci katta olan Haseki Sultanlara özel olarak kurulan odama geçtim. Ağalar kapıyı yavaşça açtı. Bende sağ adımımla odaya girdim. Girişin tam karşısında oturma bölümüm, sağ tarafında takılarım, giysilerim ve kokularımın olduğu dolap ve ayna, sol tarafta ise yatağım vardı. Ben Aynaya doğru gittim. Aynanın karşısında biraz kendime baktıktan sonra, Ahmet’imin hediyesi olan ve rahmetli Hürrem Sultana ait olan o muazzam tacı kafamdan çıkarttım. Sağ elimin yüzük parmağında olan ve rahmetli Safiye sultanın ölüm döşeğindeyken bana verdiği o muazzam yüzüğü de çıkartarak kutusuna koydum. Saf elmastandı bu yüzük. Bu yüzükte Hürrem Sultandan kalmaymış. Hürrem Sultandan Mihrimah Sultana, Mihrimah Sultan’dan da Safiye sultana kalmıştı bu yüzük. İşte ölüm döşeğindeyken Safiye sultan “ Bu yüzüğün sahibi olan kadın, muazzam bir güce erişir. Mahpeyker, al bu yüzüğü. Torunum Ahmet Hana önderlik et. Onun Kösemi ol! Artık ismine Kösemi’ de ben ekledim. Allah hayırlara vesile etsin” bu sözlerle verdi bu yüzüğü. Dediği gibi o günden beri adım Kösem olarak anılmaya başlandı. Bu güzel hatırayı hatırladıktan sonra elimi yüzümü yıkadım. Üstümü değiştirdim ve yatağıma uzandım. Bu gün Şehzadelerimi neredeyse göremiyordum! Bu sebeple Halime Sultana kinim artmıştı. Gözlerim tavana bakarken bir karar verdim. Artık Divane Padişah Mustafa’nın saltanatı bitmeli ve yeni bir devir başlamalıydı…
21 ŞUBAT 1618-İSTANBUL:
Sabahın ilk ışıklarıyla uyandım. Bu gün büyük bir gündü. Aklımdaki plan için bana destek veren devlet adamlarını Meşveret Meclisi için toplayacaktım. Hepsine Hacıağa ile haber göndermiştim geceden. Hepsi de onaylamıştı. Bu sebeple aceleciydim. Hızla elbiselerimi giydim. O, Muazzam tacı başıma geçirdim. Kudret timsali yüzüğümde parmağıma. Hacıağa beni dışarıda saltanat arabasında bekliyordu. Üstüme kahverengi bir post çekmiştim. Şayet dışarısı soğuktu. Bu sırada cariyeler kahvaltımı getirmişti. Yemeyeceğimi söyleyerek onları odadan gönderdim. Birkaç dakika sonrasında odadan bende çıktım. Merdivenlerden aşağıya indikten sonra gördüklerim beni şaşırttı. Harem bomboştu. Neden olduğunu anlayamadım. Yoluma devam ettim. Tam cariyeler taşlığından çıkıyordum ki bir ses işittim. “ Nereye Kösem Sultan!”. Bu ses yılan Halime Sultana aitti. Cevaplamak istemedim. Ancak sonra içim elvermeyerek arkamı döndüm ve selam verdim. Cevaben “ Sultan Ahmet’in türbesine gideceğim” dedim. Halime Sultan “ Dün gitmiştin. Hayrola ?” demesi üzerinden sinirli bir şekilde “ İnsan, sevdiğini hep özler durur. Tabi, senin gözünü Hırs eve Saltanat bürüdüğünden Sevgi ne demek bilmezsin.” Diye cevapladım. Ses çıkarmadı. Bende hızla haremin dışındaki Saltanat arabasına gittim. İki dakika sonra arabaya vardım ve bindim. Gözyaşı sarayı denilen eski sarayda toplanılacaktı. Hacıağanın “ Hadi, Eski saraya” demesi ile araba harekete geçti.
“Destûr! Haseki Kösem Sultan Hazretleri!”. İşte Hacıağanın destur çağrısından sonra odaya girdim. Önümüzde bir perde vardı. Devlet erkânından birçok kişi bu mecliste bulunuyordu. Veziriazam, Kazasker, Şeyhülislam efendi ve Yeniçeri ağası dâhil olmak üzere. Odanın girişinin sağında bulunan koltuğa oturdum. Besmele ile meclisi açtım. Söze başladım. “Sevgili Paşalarım, ağalarım ve dahi devlet erkânım. Sizi bu gün buraya topladım. Bu gün çok büyük bir kararı size açıklayacağım. Şayet bu karar yeni bir devrin habercisidir. En yakın zamanda örgütlenip, Sultan Mustafa ve Validesi Halime Sultanın zulmüne son vereceğiz. Yani bir darbe yapacağız. Bunu benim zevkim için değil, tahtta divane bir padişah olduğu ve geriye kalan şehzadelerin de canlarının tehlikede olduğu için yapacağız.”. söze Veziriazam atladı. “ Haseki Kösem Sultanım. Haklısınız. Geçen hafta Cuma namazından sonra saraya geldim. Şayet ehemmiyetli bir meseleyi Hünkârımıza iletecektim. O sırada ise Cuma selamlığından yeni dönen Sultan Mustafa, bahçedeki süs havuzunun yanındaydı. Yanına yaklaştım ve ehemmiyetli bir durumun olduğunu söyledim. O, “şimdi devletin zamanı değil paşa” dedi. Eliyle havuzu göstererek “Bak” dedi. “Bu balıklar bana çok sadık. Beni öldürmeye çalışmıyorlar. Bu yüzden onlara para vermek gerek” dedi ve havuza iki kese altın döktü. Daha sonrada denizlere altın dökülmesini emretti. Ancak zar zor engel oldum. Böyle bir padişah bize lazım değildir!” diye devam etti sözlerine. Orta dereceli bir fısıldaşma yükseldi odadan. “ Darbeye Karşı çıkan var mı?” diye sordum. Ses çıkmadı. Karar verilmişti. “ Şeyhülislam efendi. Karar malum. Şimdi senin fetvana ihtiyaç var. Sultan Mustafa’nın erşet olmadığına dair bir fetva çıkartacaksın. Sonra o fetva Yeniçeriye ulaşacak. İşte burada ihtiyaç sana düşüyor Kemankeş Mustafa Ağa. Seni Yeni Çeri pek sever. Şayet Yeniçerilerin başı da sensin. Şeyhülislam efendinin verdiği bu fetvayı Yeniçeri arasında yayacaksın. Sonra onları isyan için örgütleyeceksin. Benden haber gelince de Asker kazan kaldıracak. Şayet Halkta bu durumdan şikâyetçi. Bu sebeple halk engel olmaya çalışmayacak.” Sözümü bu sefer Kazasker hayrettin paşa böldü. “ Sultanım. Affedin ama Sultan Mustafa’nın akıbeti ne olacak? İdam edilecek mi?”. Derin bir sessizlik çöktü. “Hayır. Ben Sultan Ahmet’in kanunnamesine riayet ederek, Mustafa’yı bir odaya kapatacağım. Zaten tahta Şehzade Osman geçecek. Bu surette Devlet-i Aliyye kendine gelecek”. Tekrar bir sessizlik çöktü. Kemankeş Mustafa ağa söze başladı “ Haseki Sultanım. Bu plan oldukça iyidir. Ama neden Şehzade Osman’ı tahta çıkartacaksınız? Üstelik öz oğlunuz Şehzade Mehmet varken. Zaten Şehzade Osman’la Mehmet arasında bir yaş var.” Bu soruya oldukça sinirlendim ve “ Osman benim öz oğlum gibidir. Mahfiruze Sultanın vefatından sonra bana hep Validem diye hitap eder. Ona sütannelik yaptım. Onu ben eğittim. Hem dediğim üzere, Sultan Ahmet’in Ekber ve Erşet sistemine riayet edeceğim! Kemankeş Mustafa Ağa, bir daha bana bu sorularla gelme!” . İnce beyaz perdenin arkasından paşaların ahvali açıktı. Bu sebeple artık Meşveret Meclisinin bitmesi lazımdı. “ Paşalarım, ağalarım ve dahi devlet erkânım. Aldığımız karar üzere en kısa zamanda bu zulmü bitireceğiz. Herkes üstüne düşen görevi yapsın. Artık yeni bir devir başlayacak! Meşveret meclisi son bulmuştur. Allah’a emanet olunuz”. İşte bu sözlerle bitirdim. Ayağa kalktım ve arabaya gittim. Çok yakın zamanda Halime ve Mustafa’nın ahvalleri açıktı. Arabaya binmemle Topkapı’ya doğru harekete geçtik…
26 ŞUBAT 1618-İSTANBUL-SABAH:
Odamda kahvemi yudumlarken haremdeki cariyelerin “geliyorlar, kaçın!” seslerini işittim. Şayet bu benim için çok güzel bir haberdi. Elimdeki kahvemi, önümdeki özel işlemeli sehpama yavaşça koydum ve iç geçirdim. Hacıağa karşımda el pençe divan duruyor ve emrimi bekliyordu. Osman’ımın saltanatını düşünmeye başladım. Halime yılanına neler yapacağımı hayal ettim. İşte tamda bu anda odama pat diye Halime Sultan girdi. Öfkeli ve korkulu gözlerle halime bakıyordu. “Sen ne yapıyorsun Kösem! Burada padişahımızın saltanatı tehlikede, maşallah sen keyif yapıyorsun!” diye çıkıştı Halime sultan. Ayağa kalktım, Halime sultanı selamladıktan sonra yavaş yavaş yanına yaklaştım. “Halime, bu senin ve divane oğlunun meselesi. Hem yüce Allah, Devlet-i Aliyye’yi bir divaneye bırakır mı sandın. Yeniçeri, sen ve oğlun Mustafa için geliyor! Şayet benim zerrece korkum yoktur! İnşallah canınızı alırlar!” diyerek sertçe Halime’ye cevap verdim. Halime Sultan ateşler saçan bir top gibi püskürdü “ Bre edepsiz! Sen kimsin ki hazreti padişahımız hakkında böyle ithamlarda bulunursun. Senin defterini Şehzadelerin ile birlikte bu beladan sonra düreceğim! Hem bunun senin başının altından çıktığını da biliyorum kösem! Şayet dış avluda silahlı sipahiler var. O azgın sürüsü buraya dadandığı an hepsi canından olacak!” diyerek sitem attı. Kapıyı sertçe vurarak odadan çıktı. Bu aldığım haber beni hayli endişeye sevk etti. “Hacıağa, derhal Yeniçeri ağası Kemankeş Mustafa ağaya haber gönder. Dış avludan girmesinler.” Bu emirden sonra Hacıağa “peki, Sultanım nereden girecekler saraya?” dedi. Gözlerim odamın kubbesine dikildi. Kısa bir zaman sonra “Onları haremden içeriye alacağım. Zaten Has oda Haremle birlikte daha yakın. Söyle Kemankeş ağaya en güvendiği elli adamıyla Harem bahçesinde beklesin. Gönderdiğim ağalar onları saraya, oradan ise Has odaya sokacak. İşte bu yolla Sultan Mustafa tahttan indirilecek!” Hacıağa başıyla onaylayarak gitti. Bende bu hengâmede Şehzadelerimi o melun odadan çıkartma kararı aldım. Yanıma güvendiğim on adamla hızla Şimşirliğe gittim. Kapıda bulunan iki muhafıza “Açın kapıyı!” diye emrettim. Ancak Muhafızlar bunun yasak olup açmayacaklarını söylediler ve gitmem için uyarıda bulundular. Öfkeleniyordum. Bu durum iki defa daha tekerrür edince arkamdaki ağalara öldürme emri verdim. İki muhafızı yenmiş ekin yaprağı gibi yapıverdiler. Aralarından en güvendiğim Salih ağa bir muhafızın üzerinden anahtarı buldu. Beş kat kitlenmiş kapıyı hızla açtı. Gözlerim dolu bir şekilde Şehzadelerimin yanına koştum. “Evlatlarım! Şehzadelerim. Neredesiniz?” işte bu suallerime cevap gelmedi. Kasvetli odaları bir bir gezdim ama Şehzadelerimin birisi bile yoktu. Bir an Halime’nin, evlatlarımı öldürttüğü fikri geldi aklıma. Ancak bu ortamda bir anda nasıl yapabilirdi bunu? İşte bu büyük korkuyla cebelleşirken uzun koridorun sonunda bulunan bir oda gözüme takıldı. Sulu gözlerle o odaya doğru koştum. Kapıyı sertçe açtım ve gördüklerim karşısında kanım dondu…
Halime evlatlarımı bir koyun gibi adeta bağlamış ve başlarına birer cellat dikerek arkalarında duruyordu. Tiksindirici bir gülüşle “ Kösem. Odanda bana o lafları söylemeyecektin. Şayet o laflardan sonra, bu isyanı senin çıkarttığını ve Şehzaden Mehmet’i tahta oturtmak istediğini anladım! Şimdi o iş birliği yaptığın elebaşına söyle isyanı durdursun! Aksi halde Şehzadeler katledilecektir.” Bu sözler bana bir tokat gibi çarptı. Ne yapacağımı bilemedim. Evlatlarımın canı tehlikedeydi. Ama Halime Sultana’da güvenemiyordum. Bir duraksadım. Gözlerimi şimşirliğin tavanında gezdirdim. “Daha ne bekliyorsun Kösem! Cevabını ver artık.” Diyerek sinirimi iyice bozdu Halime Sultan. Derin bir nefes aldım ve “Sen ne yaptığını sanıyorsun Halime! Şayet Sultan Mustafa’nın bir şehzadesi yok. Eğer veliaht şehzade Osman ve diğer şehzadeleri katledersen hanedanın sonunu getirirsin! Hem Mehmet’in tahta çıkacağını kim söyledi. Dediğim gibi Osman veliaht Şehzade! İşte bu sebeple haddini bil Halime! Onların kılına zarar gelirse kendine ölümlerden ölüm beğen!” diyerek cevap verdim. O anda hem Halime Sultan hem de Mehmet’im gözlerini şaşkınlıkla bana dikti. Halime “Kösem, sen oğluma divane derdin. Sen daha divane çıktın. Öz oğlun Mehmet varken Osman neden?” diye sordu. Mehmet’te onaylar şekilde kafasını salladı. “Ben Devlet-i Aliyye’nin kanunlarına riayet ederim Halime Sultan. Ama sen şu an kanunlara uymayarak şehzade katletmeye çalışıyorsun. Derhal bırak onları!” bu şiddetli cevabım üzerine Halime Sultan isyanı durdurmamı tekrar söyledi. Ben bunu reddedince yağlı urganlar evlatlarımın boynuna dolandı. İşte o anda nefesim adeta kesildi. Gözlerim karardı. Ya devletin istikbalini düşünecek ve darbeye devam edecektim, ya da evlatlarımı kurtararak kendi istikbalimi. “Tamam! Durduracağım.” diye haykırdım. Halime o anda sağ elini kaldırdı. Cellatlar, evlatlarımın üzerinden çekildi.
Ağlayarak arkamı döndüm. Kemankeş Mustafa ağaya haber gönderip askeri durdurmasını emredecektim. Yavaş adımlarla şimşirliğin çıkışına doğru ilerliyordum. Halime ile anlaştığımıza göre ben darbeyi durduruncaya kadar şehzadeler, cellatların eli altında olacaktı. Kapıdan çıktığım an bir el beni kapının sağına çekti ve “Kösem Sultanım. Biz geldik ve Sultan Mustafa’yı hâl ettik! Has odada eli kolu bağlı. Başında Hacıağa ve güvendiğim askerler var. Dış avludaki sipahiler hala bekliyorlar. Onları en son indireceğiz. Sizi ve şehzadelerimizi haremde göremeyince buraya geldik. Ama içerde bir şeyler olduğu aşikâr Sultanım. Ne oldu?” diyordu Kemankeş Mustafa ağa. Sultan Mustafa’nın hâl hali beni sevindirdi. Üstelik daha kan dökülmeden. Bunu Halime’ye karşı kullanabilirdim. Kemankeş ağaya olan biteni anlattıktan sonra “Mustafa Ağam. Derhal devrik sultan Mustafa’yı buraya getirin. Şehzadelerimizi kurtarma vakti” dedim. Kemankeş ağa kafasını sallayarak onayladı.
Şimşirlikten gerisin geriye döndüm. Halime’nin karşısına mertçe dikildim. “Halime Sultan! Derhal başta Padişah efendimiz Sultan Osman Hanı ve Şehzadeleri bırak. Şayet Sultan Mustafa tahtından indirildi, esir edildi. O anda Kemankeş ağa Sultan Mustafa’yı elleri bağlı vaziyette getirdi ve diz üstü yere oturttu. Halime Sultan dili tutulmuşçasına konuşamıyor, sadece bakıyordu. “Evet, Halime Sultan. Derhal dediğimi yap yoksa artık şehzade durumuna düşen Mustafa’da boğularak öldürülür!” diyerek tehdit ettim. O anda kalbim sızladı. Bir anne olarak bunu nasıl yapabiliyordum. Daha yeni bende o haldeydim. Durumun ciddiyeti beni bu hale sokmuştu. Allah affetsin. Halime Sultan Cellatları geri çekti. Ağlamaklı bir ses tonuyla ve kekeleyerek “Kösem Sultan. Rahmanın ismiyle affet beni. Mustafa’ma kıyma. Tahtta saltanatta senin olsun. Allah rızası için mağfiret et! Rahmetli Sultan Ahmet Han devrinde oğlumun her an öldürüleceği düşüncesiyle bir yılda on yaşlanıyordum. O ahvalden kurtuldum derken beni bu acıyla yaşatma. Lütfen.” Diyerek yalvarıyordu adeta Halime Sultan. “Merak buyurma Halime. Mustafa Şimşirliğe kapatılacak. Sende eski saraya sürüleceksin. Sultan Ahmet’in Ekber ve Erşet kanunu hasebiyle canlarınız affedilmiştir. “ dedim ve Mustafa’nın ayağa kalkmasını söyledim. Şehzadelerim bağlandığı halden çıkartılarak dolu dolu sarıldım. Mustafa annesi Halime Sultan ile vedalaştıktan sonra derhal Şimşirliğe kapatıldı. Halime ise eski saraya gönderildi. Bunlar olduğunda Sultan Ahmet camisinden öğle ezanı daha yeni okunuyordu. Artık Şehzade Osman padişah olmalıydı!
26 ŞUBAT 1618-İSTANBUL-İKNDİ:
Bu büyük tehlikeden sonra gönlüm ferah bir şekilde şehzadelerim ile Hareme çıktık. Mehmet, Murad, Kasım aceleyle kendilerine ayırttığım odalarına geçtiler. İbrahim ise bir cariyenin emniyeti altındaydı. Osman’la birlikte Has odaya gittim. Daha on üç yaşındaydı aslanım. Yaşı küçüktü, ancak yüreği adeta çağlayan gibiydi. İkindi namazına müteakip evladım gibi saydığım Osman tahta çıkacaktı. Ona yıllarca Valide’lik yaptım, bana yıllarca Validem dedi. Artık onun validesiydim. Osman’ımı Sultan Mustafa’nın yatağının önünde bulunan kırmızı renkli ve kaz tüyünden yapılmış olan koltuğa oturttum. Dizlerimin üstüne çöktüm ve aslanımın gözlerinin içine bakarak “Hünkârım. Tahtınız mübarek saltanatınız daim olsun. Artık hak ettiğiniz taht sizindir. Kudretiniz arşı alayı kaplar. Erişemeyeceğiniz tek yer ilahlık ve peygamberlik makamıdır. Yaşınız kemale erinceye dek yanınızda Naibelik yapacağım. Ancak gücünüz tamamen kısıtlanmayacağı için içimde bir kuşku var. İzninizle söylemek isterim” dedim. Osman kafasını hafifçe sallayarak onayladı. Tebessümle “Korktuğum şey Hünkârım; kardeş katlidir. Şayet engellemesem Halime Sultan sizi ve kardeşlerinizi öldürtecekti. Ahmet’imin koyduğu kanunu hiçe sayarak böyle bir hale kalktı. Şükür ki başarısız oldu melun! Sizin yapmayacağınızı bilirim. Nitekim bu yaşınıza kadar Şehzadelerime abilik hatta yerince babalık yaptınız. Gönlünüz bu pis işe muhakkak el vermeyecektir. Ancak söz verin bana, Kardeşlerinizi katletmeyeceksiniz. Ve benim himayemde olarak Haremde kalacaklar. Uyarımı da önceden yapayım. Onların kılına zarar gelirse her kim olursa olsun o kişiye düşman olurum Osman’ım. Yani kardeşlerini kaybettiğin yetmez, beni de kaybedersin” dedim. “Merak buyurmayın validem. Hiç öyle bir şey yapar mıyım? Onlar benim kardeşim sizde Validemsiniz. Size söz veriyorum, Kardeşlerimin kılına zarar gelmeyecek!” Osman’ım işte bu sözlerle içimi ferahlattı. Yüzümde güller açtı Ayağa kalktım. O sırada kapı çaldı. “Gel” komutuyla içeriye Osman’ı hazırlamak için cariyeler girdi. Hünkârımızdan izin aldım ve yavaş yavaş odadan çıktım. Hazırlanmak için kendimden emin adımlarla odama geçtim.
Bu güne özel, terzilere bir elbise yaptırdım. Elbisenin üzerinde altından işlemeler bulunuyordu. Ne kabaydı nede cılız, mükemmel derecede zarifti. Yeni bir dönem başlıyordu. Huzurlu ve barış dolu bir dönem. Elbisemi giydikten sonra parmağıma bana miras kalan o güzide yüzüğü giydim. Güzel kokular sürüldüm. Cülus töreninden önce Osman’ımı son kez görmek istiyordum. Bu yüzden Has odaya gitmek için Haseki odamdan çıktım. Odadan çıkar çıkmaz aklıma artık odamın değişmesi gerektiği geldi. Şayet bundan sonra artık Valide Sultan olacaktım. Bu yüzden beni Cariyeler taşlığının orada bekleyen Hacıağa ’ya bu durumu bildirdim. Hacıağa ’da bununla ilgileneceğini söyleyerek en geç yatsı namazına müteakip odanın değiştirileceğini söyledi. Has odanın önüne gelmiştim. Üzerimdeki elbiseyle dikkatleri üzerime çekiyordum. Kapıdaki ağalara içeriye gireceğimi söyledim. Ağalar Hünkâr oğluma içeri girmek istediğimi söyleyince Hünkâr oğlum izin verdi. İçeriye hızla girdim. Has odaya girdiğimde karşımda Halime Sultanın damadı ve yüce devletimizin ikinci veziri olan Davut paşayı gördüm. Bu adam Sultan Mustafa’nın arkasını topluyordu. Şimdi de oğlumla haşır neşirdi. İlk başta Halime Sultana sadakatle bağlı olduğunu düşünüyordum. Ancak Osman’la haşır neşir olması bu fikrimi değiştirdi. Bence Davut Paşa Vezir-i Azam olmak için uğraşıyordu. Ancak ben buna asla izin vermezdim. Sebebi belliydi. Ne olursa olsun Halime Sultanın damadıydı Davut Paşa. Şaşkınlığımı gizleyerek “Davut Paşa. Sizde mi buradaydınız? Hayır, olsun, kötü bir şey yoktur İnşallah” dedim. Davut Paşa beni görünce tebessüm etti ve “Evet Sultanım. Kötü bir olay yok. Aksine hayırlı bir olay var. Genç padişahımız Osman Han bu gün cülus buyuracaklar. Bende Zat-ı Şahanelerine cülus töreninde ne yapması gerektiğini anlatıyordum. İzninizle ben Babüsselam’a geçeyim” dedi. Olumlu karşıladım ve Davut paşa Has odadan çıktı. Gözlerim Has odada bir süre gezdi. Osman’ımın isteği üzerine oda yeniden şekillenmişti. Yeni çarşaflar ve mobilyalar eklenmişti. Daha sonra gözlerimi Hünkârımıza çevirdim. “Aslanım! Hazır mısın? Birazdan kulların sana biat edecekler. Âlem-i İslam’ın Hamisi olacaksın. Tahtın ve Saltanatın Hayırlara vesile olsun. Zaten Davut Paşa sana ne yapacağını söylemiş. Benim daha fazla konuşmama gerek yok”. İşte bu sözlerimin üzerine Osman’ım elimi öptü ve “Validem. Allah razı olsun. Senin vesilenle bu gün tahta çıkacağım. Hiçbir zaman bu adaletini unutmayacağım. Evet, Davut Paşa sağ olsun ne yapmam gerektiğini anlattı. Dualarınız içinde müteşekkirim. Rahman ve Rahim olan Allah umarım kabul buyurur” dedi. Tebessüm ettim ve anlından öptüm Evladımın. İznini isteyerek Has odadan ayrıldım.
“Destur! Devletli ve ulu Hünkârımız, Sultanlar Sultanı Hakanlar Hakanı, Padişah-ı Cihan Sultan Osman Han Hazretleri!” Tellalın bu destur namesi ile daha iki saat evvel bize kılıç çeken Sipahilerde olmak üzere iki bölük Yeniçeriyle asker boynunu Genç Osman’ıma eğdi ve itaat etti. Osman’ım, dedesi Yavuz Sultan Selimin tahtına oturduktan sonra el işaretiyle Asker kullarının başlarını yukarı kaldırmalarını işaret etti. Şeyhülislam efendi güzel bir dua ettikten sonra Devlet erbabı bir bir Padişahımız Osman Hanın eteğini öptü. Ancak dikkatimi bir şey çekti. Vezirüssani Davut Paşa, Sultan Osman’ın eteğini öperken bir anda Yağmur yağmaya başladı. Bu sebeple Cülus törenini hızla tamama erdirerek Padişahımız içeri girdi. Askere ise Cülus bahşişi dağıtıldı. Benim Naibeliğim resmen ilan edildi. Artık yeni ve muhteşem bir devir başlayacaktı. Valide Naibe-i Saltanat Kösem Sultan devri…