17 Ekim 2008:
Yaşadığım şu son üç yıl hatıralarımda kalmasını bile istemediğim şeyleri içeriyordu. Sonsuz gibi gelen ve bu durumdan çıkışın bile olmadığını düşündüğüm bir cehennemdi sadece. Şehre gecenin çökmesi ile yaşamaya başladığım suçlu hayatı gittikçe daha da ağır gelmeye başlıyor, üstümde bıraktığı psikolojik buhran ve çöküş her halimden belli oluyordu.
Sadece kolay yoldan cebimi doldurmak için yasaklı işler yapmam, zengin birkaç insanın köpeği gibi davranmam başlarda gereksiz iyi hissettiriyordu.
Düşünsenize, fark ettirmeden birkaç insandan para çalmak ya da onları kalabalık metroda trenin önüne itmek sözde basit işlerdi hem getirisi fazlaydı hem de verdiği heyecan o gün mutlu hissetmek için yeterdi.
Başta her şey gerçekten de "kontrol edilebilir" gibi duruyordu. İstediğim zaman bu işten vazgeçebilir, kazandığım para ile Japonya'nın uzak kesimlerinde yasa dışı yollarla çıkarttığım yeni kimliğimle yepyeni bir hayata başlayabilirdim.
Sahi neden buna devam etmiştim ki? Dediğim gibi kendimi kontrol edebilirdim. Neden yapmadım ya da neden yapamadım?
İnsan gibi aciz bir varlığın her dakika düşüncesinin değişmesi gerçeği bende de tutmuştu. Bu sayede benim de her gün düşüncem değişiyordu. Gittikçe daha fazla para kazanmak bir raddeden sonra gözümü boyamıştı ve istediğim zaman vazgeçebilirim düşüncesi bir nevi gerçeği bir süre daha ertelememe neden oluyordu.
Başlangıçta yaptıklarımda zaten basitti. Birilerinin cüzdanlarını ya da çantalarını çalmak on dakika bile sürmezdi.
Bu işin başlangıcındaki Ben'in düşünce tarzı da bir nevi "Zaten bu çürümüş sistemde kimse fark etmez" şeklindeydi. Bu şekilde düşünmek, verilen işlerin kolaylığı, kolay para kazanmak içimdeki beyazlığı gittikçe mat bir siyaha çevirmişti ve bunu fark ettiğimde de artık bu suç sisteminin bir piyonu olmuştum.
Aslında bu eylemlerim beni daha çok özgür hissettiriyordu.
Devamında ne yazabilirim diye düşünmekten yoruldum. Başka bir zaman devam etmeye çabalamak daha iyi olur.
25 Ekim 2008:
İlk yazdıklarımın üzerinden hiç anlayamasam da çoktan sekiz gün geçmiş. Zamanın bu kadar hızlı geçmesi ile aklıma bir soru takıldı. Acaba trenin önüne ittiğim insanların aileleri de yaslarını tutarken zaman onlar için de böyle hızlı geçiyor mudur?
28 Ekim 2008:
Zaman geçtikçe farkına varıyorum ki üç yıl önceki Ben'in gözünü güç büyülemişti.
Cümle kurmak konusunda cidden kötüyüm.
30 Ekim 2008:
Bugün öğrendiğime göre öldürdüğüm bir adamın kızı doğum yapmış. Keşke torununu görebilseydi.
Sanki şuan torununu görmesini adamın kendi elinden almamışım gibi kurduğum bu cümleyi tekrar okuduğumda kendimden daha da iğrendim. Paranın canı cehenneme, bir mutluluğa kazık sokmamın hiçbir gerekçesi yoktu. Sahi o adamı neden öldürmüştüm? Bunu bile bilmiyorum.
Gittikçe siyahlaşan kalbim daha da ağır hissettiriyor.
1 Kasım 2008:
Acaba kendimi öldürmeli miyim? Ama bu yaptıklarımın kefareti sayılır mı emin değilim.
2 Kasım 2008:
Her şey artık çok ağır geliyor. Hayıflanmaya hakkım olmadığının farkındayım ancak belki de bu ağırlığa bir son vermem gerekiyordur.
Ama “son vermek” dediğim şey gerçekten bir çözüm mü, yoksa sadece kaçışın daha nihai bir hali mi? Bunu bile ayırt edemiyorum artık. Çünkü kaçtığım şey dışarıda değil, içimde. Nereye gidersem gideyim yanımda taşıdığım bir şeyler var ve onlardan kurtulmak için fiziksel olarak ortadan kaybolmak yeterli olur mu, emin değilim.
Bazen dışarıda boş bir şekilde turlarken olur olmadık yerlerde durup etrafıma bakıyorum. İnsanlar olması gerektiği gibi normal hayatlarına devam ediyorlar. Bir çocuk gülüyor, birisi telefonla konuşuyor, bir başkası aceleyle yürüyüp gidiyor. Her şey belli bir "olması gereken bu" çizgisindeymiş gibi akıp gidiyor. Sahi ben bu çizgide neredeyim? Bunu sormaya hakkım var mı? Ben onların konumunda bile değilim. Sanki hayvanat bahçesindeymişim gibi. Camın arkasında sergilenen hayvan benim ve ben sadece normal insanları izlemekle yetiniyorum gibi. Dokunamıyorum, karışamıyorum, sadece bakıyorum. Ve baktıkça daha da uzaklaşıyorum.
En garibi şu: Bir zamanlar yaptıklarımı “güç” sanıyordum. Kontrol sanıyordum. Hatta bir tür üstünlük hissi bile vardı. Ama şimdi geriye dönüp baktığımda bunun sadece beni daha hızlı çürüttüğünü görüyorum. İnsan, bir şeyi ne kadar kontrol ettiğini düşünürse aslında o düşündüğü şeyin içinde daha fazla kayboluyormuş.
Şu zamana kadar çok şeyden yakındım ama daha önce de dediğim gibi yakınmaya bile hakkım yok. Bunların hepsinin nedeni bendim. Kendi hayatımı bu noktaya iten bendim. Bazı insanları, dışarıdan izlediğim o "olması gereken bu" çizgisinden kopardım.
Sadece saçmalıyorum. Düşüncelerim hakkında hiçbir şey bilmiyorum sadece anlamsız şeyleri önümdeki kağıda kusmaktan başka yaptığım hiçbir şey yok. İçimi rahatlatmak için -ki bu ne kadar mümkün olabilir, bilmiyorum - yaptığım bu kusma eyleminde de kendimle sürekli çelişiyorum ve bu beni daha da iğrenç birisi yapıyor. Hiçbir şeyi bilmediğimi söyleyerek cahil ayağına yatıyorum. Sanki yaptığım her şeyi kendi hür irademle değil de başkasının kuklası olarak yapmışım gibi davranıyorum. İçimdeki ağırlıktan kurtulmaya çalışmam bile kendi bencilliğim yüzünden umutsuzluğa sonuçlanıyor.
17 Kasım 2008:
Sadece emin olduğum tek bir şey var o da içimdeki bu ağırlığın güç geçtikte daha da arttığı ve ben artık bu artışın nereye varacağını takip etmekte gittikçe daha fazla zorlanıyorum.
