BÖLÜM 1.
🌙
Tüm zamanların hem en güzel hem de en geri dönülemez anıydı. Yağmur kokusu bir sevgili gibi saçlarımı tarıyor, kalbimde biriken hislerim vavelyalar eşliğinde gökyüzünden yeryüzüne düşüyordu ve ben aşağıda, kendi gözyaşlarımla ıslanıyordum.
Geçmişin prangaları ruhuma dolanıyor, aldığım nefes bile göğüs kafesime sayısız iğne batırıldığını düşünmeme neden oluyordu ve kalbim kanıyor, ben kendi kanımda defalarca kez boğuluyordum.
Parmaklarımın ucunun değdiği düğmeler, süpürgenin toz parçalarını savurduğu gibi beni geçmişe savuracaktı.
Geçmiş parmaklarımın ucundaydı.
Parmaklarım kanadı.
İniltiyle parmağımı makinenin düğmesinin üzerinden çekerek lavaboya yürüdüm ve elimi yıkamaya başladım. Bir yandan da aynadan aksimi izliyordum. Bal köpüğü rengine sahip olan saçlarımı özenle topuz yapmıştım ama gün boyu etrafta dolaşıp bedenimi yorduğum gerçeği topuzuma da yansımıştı. Kahverengi gözlerimin içinden kendi yansımamı görebiliyordum ve giydiğim siyah boğazlı kazak ve yine siyah olan kot pantolon ile gayet şıktım.
Gerginlikten ellerimin titrediğini fark ettiğimde, "Hadi," diye fısıldadım, aynadan kendime. "Hadi Füsun Norda. Ne kadar düşersen o kadar kalkar ve yeni yollar ezberlersin." Musluğa doğru eğildim. "Tüm düşüşlere aşinasın ve tüm yolları ezbere biliyorsun, Füsun. Ayağa kalk, Füsun. Yaşa Füsun çünkü daha elinden alınmadı."
Doğruldum ve suyun bedenime bir nevi narkoz etkisi vermesiyle birlikte lavabodan çıkarak tekrar makinenin önüne geldim.
Üzerinde bir yıldır çalıştığım makine, beni geçmişe götürebilecek bir makineydi ve neredeyse bitmişti.
Gözlerim az önce parmağımı kesen düğmeye kaydığında düğmenin yerinde olmadığını fark ettim ve eğilip yere baktım ardından da etrafa ama düğme yoktu.
Bu on üçüncü oluyordu!
Ellerimi saçlarıma attım ve sinirle çekiştirdim. Makinenin bitişinin iki ay kadar uzaması, eşyalarımın kaybolması ve bir şekilde makinenin bozulması yüzündendi yoksa şu ana kadar defalarca kez geçmişe gidip geri gelmiştim.
Sinirle kalçamı makineye yasladım ve dolan gözlerimi kapattım. Başaramayacak mıydım? Hayır, bunu başaracaktım. Rüyalarımda defalarca kez başarmıştım ve beni geçmişe gitmeye iten şeylerden biri de zaten rüyalarımdı ama bu şekilde başarılı olamazdım.
Bir güm sesi duydum ve gözlerimi araladığımda bir şey yere düşmüştü. Hızla etrafa göz gezdirdim. Sol tarafımda lavabo vardı ve sağımda ise birkaç koltuk. Masa tam ortadaydı ve üzerinde birkaç bilgisayar parçası vardı. Masanın karşısında ise yaklaşık üç metre boyunda demir bir küre vardı ve kürenin ön yüzü doğrudan duvarı boylu boyunca kaplayan cama doğru bakıyordu. Kürenin önünde birkaç düğmeden oluşan bir klavye vardı ve o klavye sayesinde çalışıyordu.
Birkaç gün önce klavyeyi kaybetmiştim ve yenisini bulmak ilçedeki tüm antikacıları dolaşmama neden olmuştu. Şimdiyse düğmesi kaybolmuştu.
Salak olduğumu düşündüğüm birkaç saniyede sesin geldiği yönü tespit ettim ve oraya doğru yürüdüm. Sokakta beslediğim kedilerden biri gelmiş olabilirdi hatta bazen onlar da parçaları kaçırıyorlardı.
"Duman," diye seslendim sese doğru. Kendisi gri renkli bir kediydi ve sıklıkla beni ziyaret eder karnını doyurduktan sonra da sevmeme izin vermeden giderdi. "Acıktın mı?"
Birkaç adım daha attım ve sonra dolabın köşesine çömelen, mavi tonlarında gözlere sahip olan adamla göz göze geldiğimde gözlerimin karardığını sandım ardından da başıma derin bir ağrı girdi. Adama bakarken gözlerimin önüne anlamadığım birkaç anı ve kulaklarıma sayısız fısıltı doldu. Gözlerimi, gözlerinden ayırarak yavaşça onu incelerken fısıltıların desibeli yükseliyor ve uğultuya dönüşüyordu. Koyu kumral rengindeki dalgalı saçları ve saçlarıyla aynı renkteki kirli sakalı, pala bıyığı ile tamamlanan oldukça yakışıklı bir yabancının mavi tonlarındaki gözleri, kahverengi gözlerimdeydi ve irisleri -onu yakaladığımdan ötürü mü bilmiyorum- büyümüştü. Avuç içimi alnıma yaslarken dolabın kapağına diğer elimi yasladım ve gözlerimi karşımdaki adamın mavi tonlarındaki gözlerinden ayırıp kucağındaki gri kediye çevirdim. Kedinin Duman'a ne kadar çok benzediğini düşünürken adamın beyaz tenli ellerinin arasındaki kedinin kopmuş kuyruğunu görmemle Duman olduğuna emin olmuştum.
Duman buradaydı ve yabancı birinin kucağında, labaratuvarımdaydılar.
Nefesimi tutarken geriye doğru bir adım attım aynı zamanda alnıma yasladığım elim arkama kaydığında belimde bıçağımı aradım ama bulamadığımda içimden kendime küfürler sıraladım ardından da kemerime taktığım anahtarı kavradım. "Burada ne yapıyorsun?"
Yabancının, renginin maviyi andırdığı ama asla mavi renge sahip olmayan gözleri gözlerimden ayrılmadı. "Kedim," diyerek kucağındaki Duman'ı hafifçe havaya kaldırdı. Konuşurken sesi titremiş, gözleri buğulanmıştı. "Evinize kaçtı." Tedirgin ve pişmanlıkla dolu bir ifadeyle baktı. "Rahatsız ettiğimiz için özür dileriz." Duman hiç üzgün gibi görünmüyor, aksine kocaman gülümsüyordu. Yabancı da bunu fark etti ve Duman'ın yüzüne doğru eğildi. "Suçlu olduğun zaman gülmek yerine özür dilemen gerekiyor." Duman, yabancıya yanıt verir gibi mırladığında yabancının sesi sinirliydi. "Sus, konuşma."
Hareketine gülümsedim ama yabancının bakışları tekrar bana dönünce gülüşümü kestim. Gözleri birkaç saniye dudaklarıma ardından da hızla gözlerime değdi. "Kedin mi?" diye sordum şaşkınlık içinde. "Duman bir sokak kedisiydi." Şaşırmıştım ve bunu ondan gizleme ihtiyacı duymuyordum. Duman ile aylar önce sokaktaki insan demenin yakışmadığı canlıların kuyruğunu kesip yakarak ona işkence etmesi sonucunda yollarımız kesişmişti.
"Evet," diye fısıldadı ardından da Duman'ı tutan tek eli, ensesine doğru kaydı. Bileğinde kırmızı bir ip bağlıydı ve ipi görmemle gözlerimin önü kırmızıya boyanmıştı. Gözlerimi açıp kapattığımda ise eskisi gibi görüyordum. "Aslında öyle ama aylar önce onu dükkânımda beslemeye başladım." Tekrar Duman'ı kavrayarak dizlerinin üzerine yatırdığında Duman yabancının üzerinde emek sarf edilmiş uyluklarına patilerini bastırdı. "Bir nevi sahibiyim."
Kaşlarım çatıldı ve "Ben de onu besliyordum," diye mırıldandım. Hüzün ve sinirle dolmuştum. "O zaman ben de sahibi olabilirim?"
Yabancı, kalın dudaklarını iki yana kıvırarak gülümsemekle yetindi. "Kedime iyi baktığınız için teşekkür ederim," dedi ve tek elini yere yasladı, pazuları gerilirken yerden destek alıp doğruldu. Ayağa kalkmasıyla onunla göz göze gelmek için kafamı yukarı kaldırmak zorunda kalmıştım. Aramızda en fazla on santim filan olmalıydı ama bedeni benden iri olduğu için karşımda bir dağ varmış gibiydi. "İzninizle.." Yana doğru bir adım attığında ileri doğru bir adım atarak onu duvar ile arama aldım. Hareketimle göz bebekleri hafifçe büyürken derin bir nefes aldı ve "N'apıyorsunuz, hanımefendi?" diye sordu, inler gibi. Sesi ve kediyi tutan eli titremiş, yutkunduğu için ademelması hareketlenmişti.
Bir elimi destek almak için sırtını yasladığı duvara yerleştirdiğimde elim omuzlarının hizasındaydı ve aramızdaki Duman mırıltılarına yabancının aldığı soluklar karışıyordu. "Duman," dedim kaşlarımı havaya kaldırarak. "Odama girdi ve sen de onu burada görünce peşinden girdin." Anladığım şeyi teyit etmeye çalışıyordum.
"Aslında sana görünmeden çıkmayı düşünüyordum ama kedim biraz yaramaz." Kaşlarımı çattığımda kafasını aşağı ve yukarı sallayarak hızla ekledi. "Aynen, tam olarak öyle oldu." Duman'a ithafen konuştu. "Sen de yanımdaydın, bana destek çıksana."
Duman mırladı ve yabancının kahverengi deri ceketine yüzünü yasladı. Kahverengi deri ceketi ve eskimiş kumaşa sahip olan pantolonuyla yabancının giysileri son derece eskiydi. Doksanlarda kalmış gibi bir havası vardı hatta kumaşının dâhi o yılları anımsattığı türden giyiniyordu.
"Ona bir isim bile verecek kadar sahiplenmeden kedim deyip duruyorsun." Sesim bir tık yükselmiş, sinirlenmiştim.
"Öyle şeyleri sevmem," diye kestirip attı.
"Neden?" diye sordum merakla. Öyle şeyler diyerek önemsemiyordu bile Duman'a vereceği ismi ama sonra sahibi olduğunu dile getiriyordu. Saçmaydı.
"Bana bağlanmasını istemiyorum." diye karşılık verdi. Yine saçmaydı.
"Onu severek kendine bağlıyorsun zaten," diye mırıldandım.
Kafasını aşağı ve yukarı salladı. "Sevgi, bağlayıcıdır." Gözlerini yüzümde gezdirdi ardından da dudakları acıya gebe bir şekilde kıvrıldı. "Kediye ne isim verdin?" Kedime dememesi dikkatimden kaçmamıştı.
Gözlerim Duman'ın gri tüylerine değdi ve masmavi gözlerine. Kuyruğuna bakmaya dayanamıyordum. Ona tebessüm ettikten ve mırıltısını duyduktan sonra tekrar yabancının gözlerine baktım. "Duman."
"Tüyleri.." derken uyarır gibi kaşlarımı havaya kaldırmamla sustu. "Kuyruğunu yakmışlar." Sesimin titremesine engel olamamıştım. Neredeyse gözlerim dolacaktı ama vicdansızları etkilemiş olmamalıydı.
"Kötülük, bazı insanların yapıtaşı gibi," dedi.
Aramızdaki yakınlık, aldığı nefeslerin yüzüme vurmasına neden oluyordu ama ikimiz de buna tepki göstermediğimizden rahatsız edici olmadığını düşünüyordum. Ağzı karpuz kokuyordu ve dudakları bir ressamın çizimi gibi biçimli, kalındı ama üst dudağı alt dudağına göre biraz daha inceydi. Kaşları kalın ve düz, burnu hafif kemerli ve kalkıktı. Duman'ı hafifçe havaya kaldırdı ve "Biz gidebilir miyiz?" diye sordu. Sesi eski bir tanıdığın burnuma sızan parfümü gibiydi.
Geriye doğru bir adım attım ve gitmesini bekledim. Yabancı bakışlarını kaçırarak yana doğru yürüdü ve duvara yasladığım merdivene tırmanarak pencereye tutunup kendini yukarı çekti. Bacakları pencereden aşağı sallanırken kafasını eğdi ve benimle göz göze geldi. Rıfkı'nın bana bakan gözleri donuklaştığında sanki bir okyanustaydı ve kaybolmuştu. Nefes almayı bile unutmuş gibiydi. Hareket etmiyor, göğsü inip kalkmıyordu. Birkaç saniye daha öyle baktı ve sonra yutkunduğunda sert bir rüzgâr esmiş, saçlarını havalandırmıştı. Gözlerinin dolduğunu görür gibi oldum ama emin olamadım çünkü hızla önüne döndü. "Hoşça kal, Füsun." İsmimi bir mucizeyi diliyor gibi söylemişti.
Bir dakika... Bu yabancı ismimi nereden biliyordu?
Kaşlarım çatıldı, buz kestim âdeta. Yabancı büyük bir hızla kucağındaki Duman ile gittiğinde, "Hey!" diye bağırdım. "Dur!" Tırmandım ve pencereden kafamı çıkartarak etrafa bakındım, yabancıya dair herhangi bir iz yoktu. Saniyeler içinde nereye kaybolmuştu?
Ne yapacağımı bilemedim ama sonra masanın üzerinden anahtarı ve telefonumu da alarak cebime yerleştirip paramı kontrol ettim. En yakın antikacıdan makinem için düğme almam gerekiyordu ve girdiğim kaçıncı antikacıda bulacağım veya bulup bulmayacağım merak konusuydu. Pencereden çıkarak ardımdan kilitledim ve sonra da sokakta beş dakika kadar yürüyerek caddeye çıktım.
Caddenin başında bir antikacı vardı. Eskiden burada olan şeyleri hatırlamaya çalıştım ve dükkâna doğru yürürken zihnimi zorladım. Caddeden dönüyordum ardından kaldırımda yürürken dükkânın camından yansımamı izliyordum çünkü camlar bulanık olacak kadar tozluydu ve içeriyi kesinlikle göstermiyordu. Burası eskiden kapalıydı, yeni açılmış olmalıydı veya sahibi yeni gelmişti bilmiyordum ama şu an camları parlaktı üstelik vitrine birkaç eski alet yerleştirilmişti.
Antikacıydı.
Gözüm dükkânın tabelasına çevrildi. Kapının üstündeki siyah boruya iki iple tutturulmuş tabela, rüzgârın esmesiyle her an düşecekmiş gibi sallanıyordu ve üzerinde şöyle yazıyordu:
Antika Düşler.
İsmi içimden tekrar ettiğimde kulağıma bir erkek fısıldıyordu. Antika Düşler. Beni unutma düşüm. Bizi unutma Füsun.
Derince yutkundum ve gözlerimi tabeladan kapıya çevirdim. Bir çikolatayı andıran boyasıyla dükkânla aynı rengi taşıyordu ve üst kısmından yarısına kadar camla kaplıydı. Üzerinde "Açık" yazıyordu. Birkaç küçük adımla dükkânın kapısının önüne geldim ardından da kapıyı iterek açtım.
Kapı, ufak bir zil sesi çıkararak açıldığında uzaktan bir ses duydum. "Geliyorum!" Sesi boğuk boğuk geliyordu ama bir erkek sesi olduğu anlaşılıyordu. Kapının ağzından uzaklaşıp kapıyı ardımdan kapattım ve dükkânda ilerledim. Kapının girişi boştu ama sol tarafımda kalan yeşil duvarın üzerinde çerçevelerle resimler, birkaç tablo ve küçük bir ayna asılıydı. Ünlü sanatçıların yüzlerini görmek kaşlarımı havaya kaldırmama neden olduğunda aynadan kendi aksimi görerek elimi saçıma atıp topuzumdaki tokayı bileğime geçirdim ve saçlarımı karşıtırıp dağıttım.
Duvarın solunda büyük bir guguklu saat, neredeyse duvardan tavana kadar uzanıyordu ve saatin yanındaki masaya birkaç heykel dizilmişti. Sağ tarafımdaki duvarda tuvallere çizilen rengarenk çiçek resimleri vardı ve kapının tam karşısında da bir masa. Masanın üzerinde birkaç kitap ve kasa olduğunu düşündüğüm farklı bir alet vardı. Tavanda çeşit çeşit lamba asılıydı ve dükkân onlardan çıkan ışıkla aydınlanıyordu. Yerde eski bir halı, duvarların bazı yerlerinde de kilimler asılmıştı ve halıyı rulo şekline sokarak dekor bile yapmışlardı. Yavaş adımlarla dükkânda ilerlerken raflara dizili birkaç kitap ve süs eşyalarını dikkatle izledim. Aradığım düğmeyi burada bulamayacağımı düşündüğüm saniyelerde yerdeki kutularda birkaç bronş gözüme çarptı. Ufak eşyalar masanın da arkasındaki kitaplığın olduğu tarafa dizilmişti.
Önünden geçtiğim Çığlık isimli tabloyu hayranlıkla izlerken Duman'ın sesiyle kafamı sesin geldiği yöne, masaya çevirdiğimde Duman bir anda masaya hoplamıştı ve arkasından da onu yakalamak için az önce labaratuvarıma girmiş olan yabancı koşuyordu. "Versene şunu!" diyordu Duman'a. Adam, masaya yavaş adımlar attı. Elleri ileri doğru uzanmış, gözleri tek bir an Duman'dan ayrılmıyordu. "Hadi güzel kızım!"
"Duman bir erkek," dedim masaya doğru adımlar atarken. Başım dönüyor, zihnim bir ayran misali çalkalanıyordu ve kulağımda fısıltılar duyuyordum. Özür dilerim Füsun, beni affet düşüm. Yalvarırım beni affet. Lütfen seni sevmek bir düş olarak kalmasın, lütfen, lütfen. Lütfen.
Adamın gözleri Duman'a bakarken büyüdü ve sonra da bana döndüğünde gelen müşterinin ben olduğumu fark etti, dudakları hafifçe aralandı ardından da tek eli ensesine gitti diğer eli ise yanına düşmüştü. "Ah," diye mırıldandı birkaç saniye bana baktıktan sonra. O bana bakınca fısıltılar arttı ve zihnimdeki gölgeler saklambaç oynamaya başladı. "Evet."
Masaya doğru adımlar attım ve tam önünde durduğumda masadaki makası sağ elimle kavradım, diğer elimle de adamın yakasından tutup onu sertçe kendime çektim. Ayakları havalandı, vücudu masanın üzerinden bana doğru yaklaştığında gözleri büyümüş, elleri masanın üzerine tutunmuştu. Makası boynuna yasladım ve "İsmimi nereden biliyorsun?" diye sordum. "Kimin adamısın sen? Labaratuvarımda ne yapıyordun? Söyle!"
Yutkundu. "Öncelikle sakin ol." Masanın üzerindeki ellerini havaya kaldırdı, teslim olur gibi. "Kimsenin adamı değilim. Labaratuvarında söylediğim gibi kediyi almak için girmiştim." Gözlerini gözlerimden kısa bir an ayırdı ve tekrar gözlerime baktı. "Duvardaki raflarda bir sürü plaket görmüştüm. Füsun yazıyordu hepsinin üstünde de." Evet, böyle bir sürü plaketim vardı. "Siktir dedim, sıçtın Rıfkı. Bu evin sahibi seni yakalarsa şu an nezaret garanti. Bir kedi yüzünden nezarete mi yatacaktım? Şu an boynumda duran makas kadar saçma bir düşünceydi!" Hızlı hızlı konuşuyordu. "Makası biraz çeker misin? Gıdıklandım da." Daha sert bastırdım. "Tamam tamam, çekme!"
"Devam et," dedim.
"O sırada plaketleri biraz fazla incelediğim için aklımda kalmış ismin. Sonumun böyle olacağını bilseydim şerefsizim ki okumazdım! Hatta kediyi bile sana bırakırdım."
Şüphe içimde yer edinse de gözlerine bir süre daha baktım. Güvendim mi ne oldu bana bilmiyorum ama parmaklarım aniden onun yakasını bıraktı. Ben de kendime şaşsam da tekrar yakasını tutmadım. Elimdeki makası hâlâ tutmaya devam ederken, "Burada çalıştığını bilmiyordum," dedim. "Daha doğrusu buraya bir antikacı açıldığından haberim yoktu," hafifçe tebessüm ettim. "Zaten olsaydı buradan çıkmazdım büyük ihtimalle."
Dudakları hafifçe kıvrıldı. "İki gün oldu," dedi. "Burayı açalı."
"Anlıyorum," dedim. "Yersiz tepki için de özür."
"Antikacıları sever misin?" diye sordu. Sanırım ona burada bir antikacı olduğundan haberim olsaydı içinden çıkmayacağımı söylediğim için merak etmişti.
"Aslında hayır," dedim. "Ama labaratuvarımdan kaybolan parçaları ancak antikacılarda bulabiliyorum.." Rıfkı'nın kaşları usulca havalandığında Duman masanın en ucuna doğru minik adımlar attı ve tam yanımda durdu, izin vermeyeceğini bilerek avucumu onu sevmek için ileri doğru uzattım. "..ve bahsettiğim parçalar her gün kayboluyor, ben yenisini alıyorum ertesi gün ise başka bir parça kayboluyor." Rıfkı, dudaklarını birbirine bastırdı ve bakışlarını Duman'a çevirdiğinde ben de Duman'a doğru baktım. Ona uzattığım avucuma doğru eğilmişti. Önce elimi kokladı ve sonra da beni şaşırtarak başını avucuma sürttü ardından da ağzındaki bir şeyi avucumun içerisine bıraktı.
Elimde, makinemin kaybolan düğmesi vardı.
...
MERHABA ŞEKERİMMM
Aylardır üstünde kafa yorduğum, silip tekrar tekrar ve tekrar yazdığım bir bölümdü. Aslında düzenlerken bir kez daha yazacaktım lakin çok sevgili arkadaşımın hikâyeyi yayınlamam konusundaki baskısına dayanamadım,
al senin olsunxshslen şakaaaa hepsi benim
hikâye hakkında düşünceleriniz?
Rıfkı ve Füsun?
Ben?????
sevgi, ışık ve umutla kalın ♥️