Valmoria İmparatorluğu'nun kuzey sınırlarında, dağların birbirine kilitlendiği ve ışığın bile zor ulaştığı bir bölge vardı: Solvhar. Haritalarda neredeyse bir leke gibi görünen bu yer, aslında sadece bir coğrafya değil, bir unutulma hâliydi. Burada yaşayan insanlar yüksek sesle konuşmaz, gereksiz soru sormaz ve hayal kurmayı bile kendilerine fazla görürlerdi. Çünkü Solvhar'da sessizlik bir tercih değil, bir yaşam biçimiydi.
Mira Solvane bu sessizliğin içinde doğmuştu. Annesi Lioren köyün şifacısıydı; bitkileri, yaraları ve insanların sakladığı acıları bilen sakin bir kadındı. Babası Kael ise dağlardan odun getirerek yaşayan, az konuşan ama güvenilir bir adamdı. Mira dışarıdan bakıldığında sıradan bir köy kızıydı, fakat onu tanıyanlar onun sıradan olmadığını çok erken fark etmişti. Çünkü Mira konuşmadan önce dinler, dinlemeden önce hisseder, hissetmeden önce ise çevresini anlamaya çalışırdı. Bu yüzden yaşlılar onun için sık sık "Mira bakmaz, fark eder" derdi.
Zamanla Solvhar'da küçük ama açıklanamayan şeyler ortaya çıkmaya başlamıştı. Kuyulardaki su rüzgâr yokken dalgalanıyor, ateş bazen odun dışında bir şeye tepki veriyor, taşların üzerinde geceleri kısa süreli ışık yansımaları görülüyordu. Ancak kimse bunları konuşmazdı. Çünkü Valmoria'nın kuzeyinde insanlar ya görmezden gelmeyi ya da korkup susmayı öğrenmişti. Bu yüzden her şey "dağın nefesi" ya da "eski dünyanın yankısı" gibi basit açıklamalara bağlanırdı.
O gün köye Valmoria İmparatorluğu'nun siyah zırhlı müfettişleri geldiğinde hava zaten ağırdı. Arkanum mühürleri taşıyan bu adamlar yüzlerinde hiçbir insan ifadesi olmadan hareket ediyor, sanki birer kişi değil de düzenin kendisiymiş gibi davranıyorlardı. Her yıl yapılan büyü kontrolü için gelmişlerdi, ancak bu sefer köydeki herkes bunun farklı olduğunu hissediyordu. Solvhar sanki nefesini tutmuş gibiydi.
Mira o gün ormanda odun topluyordu. Sessizlik her zamanki gibi normaldi ama bu kez boş değildi; aksine dolu, gergin ve bekleyen bir sessizlikti. Rüzgâr yoktu, kuş sesi yoktu, hatta böcekler bile yok gibiydi. Sanki dünya bir anlığına durmuştu. Mira durduğunda göğsünde açıklayamadığı bir baskı hissetti. Kalbi hızlanmıyordu ama daha derin, daha ağır atıyordu; sanki sadece içinde değil, etrafındaki boşlukta da yankılanıyordu.
Bir adım geri çekildiğinde fark ettiği şey, aslında "hiçbir şey"di. Ama bu hiçbirlik normal değildi. Toprağın üzerinde görünmeyen bir katman vardı; hissediliyor ama görülemiyordu. Mira eğilip baktığında gözleri hiçbir şey yakalamadı ama içi bunun bir şey olduğunu biliyordu. Sanki dünyanın üstüne ince, görünmez bir perde çekilmişti.
Yakındaki su birikintisi hafifçe titrediğinde Mira'nın dikkati tamamen oraya kaydı. Su yavaşça yükselmeye başladı; ne rüzgâr vardı ne de bir fiziksel etki. Bu bir hareket değil, sanki bir "dinleme" hâliydi. Su bir şeye tepki veriyor, bir şeye uyum sağlıyordu. Mira geri çekildi ama su onu takip etmedi, çünkü amaç Mira değildi. Amaç, orada olan görünmeyen varlıktı.
Tam o anda Mira'nın zihninde bir şey kırıldı. Bu bir düşünce değil, bir bilgiydi. Sanki uzun zamandır kilitli duran bir kapı içinden açılmıştı ve içeriden bir şey dışarı sızıyordu. Ardından o fısıltı geldi; dışarıdan değil, kemiklerinin içinden yankılanıyordu.
"Arkanum..."
Mira dizlerinin üzerine çöktü. Nefesi hızlandı ama bu bir panik değildi; daha çok anlamlandıramamanın ağırlığıydı. Çünkü vücudu bir şeyi biliyor, ama zihni bunu tanımıyordu. Su bir anda yere düştü ve dünya tekrar eski sessizliğine döndü. Ama artık hiçbir şey eski gibi değildi.
Mira ayağa kalktığında ellerine baktı. Titremiyordu ama içinde yeni bir şey vardı; uyanmış, geri dönmesi mümkün olmayan bir şey. O an çok net bir düşünce kurdu: Eğer bu olanlar görülürse, Solvhar yo
k olurdu.