Mucizelere inanmak, olayın içinde olmadan, birebir görmeden daha zordur. Benim bu deli maceram on bir yaşımdayken başladı. Büyükannemin mezarı başında bir süre özlem gözyaşları döktükten sonra bitik bir halde evime dönerken, yoldan hızla geçen araçların arasına daldığımda. Hava, kararma yolunda ilk adımını atmıştı. Bulutlar sineye çekilirken, yıldızlar teker teker göz kırpamaya başlamıştı. Dolayısıyla araçların farları da açıktı. Düşünce havuzunda daha fazla kulaç atamayıp yolun ortasında durdum. Bu vefat beni gerçekten derinden etkilemişti. Babam işi için iki yıldır yurt dışındaydı ve onu bana hatırlatan tek şey büyükannemdi.
Bir ışık hüzmesi bedenime çarptıktan sonra defalarca duyulan korna sesiyle, her taraf bir anda aydınlanmıştı. Vücudumun hiçbir kasını hissetmez olmuştum. Sesler tamamıyla kesilmişti.
Işık yavaşça silinikleştiğinde bambaşka bir yerde olduğumu fark etmiştim. Kendi evimin hemen arkasında bulunan bir ağacın yanındaydım. Bu mümkün olabilir miydi gerçekten? Olamazdı. Anneme anlattığımda, yaşıma verip hayal gücüme bir alkış tutmuştu. Böyle gidersem mükemmel bir film senaristi olacağımı da söylemeyi, ihmal etmemişti. İnanmamıştı. Diğerleri gibi.
O günden sonra ruhani olaylar ve insan üstü varlıklar üzerine araştırmalara başlamıştım. Bazı zamanlar o garip olaylar yeniden oluyordu. Yine anlatıyordum ama inanmıyorlardı. Başka insanlar olsa, evine iki kişi bu şekil geldiğinde telefona ya da bıçağa sarılırdı. Ama ben ilk anlardaki korkumu dakikalar içinde yenebilmiştim. Daha sonraki iki gün tereddüt korkusu vardı elbet, ama yine de bunun üstesinden gelebilmiştim. Belki bu, sadece kendi inanç gücümle değil de, meleğin yardımıyla olmuştu? Ama sonuçta yenebilmiştim. Özellikle de o kanatları görünce, garip bir heyecan midemin üstünden kalbime doğru yol bulmuştu. O anı unutamıyordum. Gerçekten muazzamdılar.
Uriel yani benim için geldiğini belirten kişi, bir melek olduğunu söylemişti. Meleklere inanmak en normal durumdu. Bu, her dinde olan en basit inançtı. Diğeri ise şeytan olduğunu belirtmişti. Yani lakabıyla. Anlayabilmem için karışık şeyler anlatmıştı ama benim için ne olursa olsun, o bir şeytandı. Ona inanamazdım. Temasta bulunamazdım. Konuşamazdım. En azından bunların hiçbirini yapmak istemiyordum, ama beni ona da iten garip bir enerji vardı.
Uriel, bunun sebebine her insanın üzerine serpilen bir şey olduğunu söylemişti: Eşitlik.
İnsanların dilinde kısaca bu terim kullanılıyormuş. Melek varsa şeytanda olmalı. Şeytan varsa melek. Yani her insanda melek ve şeytan aynı anda bulunmak zorundaymış. Daha derin konulara inmek istemiştim ama bunu yaptığı ilk an geri alınacağını ve sırları söyleyemeyeceğini her defasında baskıyla anlatıyordu.
O garip günden bu zamana on beş gün geçmişti. Uriel sabahları evde pek fazla olmazdı, ama kendisine şeytan denilmesi yerine insan ismi seçen Aras, sürekli olarak benimle beraberdi. Teyzem eve bir kez gelip gitmişti. Köpeğimin tuvalet alışkanlığına kendimi alıştırana kadar kapının kenarlarını pislemiş, birkaç gün önce de bakım ve aşı işleri için teyzemle beraber gitmişti. Şu anda ise, Uriel evde yine yoktu. Aras, tek kişilik koltuğa yan şekilde uzanmış kumandayla kanalları geziyordu. Herhangi bir faaliyet uygulamıyordu. En basitinden, kumanda kullanmadan kanalı değiştirmek, adım atmadan istediği yerde olmak gibi. Gerçi bazı zamanlar bu özelliğini kullanıp beni korkutmaya bayılıyordu, orası ayrı.
Ben de mutfaktaydım. On beş gündür evden çıkmıyordum. Yani onlar geldiğinden beri. Buzdolabında bulunan son yumurtayı da haşlayıp kahvaltılıkları topladım. Biten hazırlığın ardından tepsiyi elime alarak Aras'ın yanına gittim. "Yer misin?" dedim karşısındaki koltuğa otururken.
Başına destek sağladığı parmaklarının arasından bana baktı, ve yeniden televizyona odaklandı. Bu bile bir cevaptı. Yani birkaç gün içerisinde öğrenmiştim. Garip yapılıydı ve eğer gerçek bir insan olsaydı, herkesin anlamsızca peşinde koştuğu, havasını bozmamak için ağzını açmayan o garip tiplerden olurdu sanırım.
"Huysuz," diye söylendim tek küp attığım çayı karıştırırken.
"Seni duyabiliyorum."
Çay kaşığını kenara koyarken ona baktım. "Ne güzel!" Onun gibi alayla söylenmek hoşuma gidiyordu artık.
Olduğu yerden hızla atılıp, oturur pozisyona geçtikten sonra ayağa kalktı. Elindeki kumandayı kenarında bulunan çift kişilik koltuğa atarken yanıma adımladı. Ona bakmasam bile takip ediyordum. Karşıma kadar geldikten sonra bir müddet bekledi. Bakışlarımın onu bulamayacağını anlayınca ise hafif eğildi ve kahvaltılıklara uzanıp bir şey aldı. Bu kez başımı çevirip ona baktım. Elinde, evde bulunan son yumurtanın haşlanmışı vardı. Ağzına hızla götürüp koca bir ısırık aldıktan sonra kalan küçük bir parçayı geri bıraktı. Nerdeyse dolmuş ağız içini zor çeviriyordu. Yüzünde ise hiç de memnun olmadığını belirten bir ifade vardı. Lokması nihayet bitince sesini duyurdu. "İnsanlar bu garip şeyi nasıl seviyor?"
Güldüm. Ama ona belli etmemeye çalıştım. "Evde kalan tek yumurtayı yedin, ve beğenmedin mi?"
Yanımızdaki çift kişilik koltuğa oturup geri yaslandı. "Sana, onu yedirmedim diye kızdın mı?"
"Hayır. Kalan parçadan anladığım kadarıyla yumurtayı sevdiğim şekilde, gerekli kadar suda bekletmemişim zaten. Yani tam pişmemişti," dedim gülerek. Gerçekten de öyleydi. Piştiğini sanmıştım ama içindeki o küçük sarı biraz da olsa akışkandı.
Aras, olduğu yerden hızla doğrulurken gözlerini kısıp yüzüme baktı. "Bana pişmemiş şey mi yedirdin?" Kasılan çehresine karşı omuzlarımı kaldırıp indirirken yeniden gülümsedim. Bu, onunkiler gibi bir cevaptı. "Aferin Çırak. Bana benziyorsun gerçekten," diye söylendiğinde yüzümdeki gülümsemeyi silip ona baktım. Nasıl olur da bu açıdan yaklaşabilirdi ki? Konumum onu eğlendirmiş hatta kısa bir kahkaha attırmıştı.
"Onun aklına girmeyi bırak artık şeytan." Hemen arkamdan gelen sesle yerimde kıpraştım. Bu Uriel'di. Sesindeki tını, ifade edilemez şekilde huzur veriyordu insana. Birkaç adımdan sonra karşımdaki tek kişilik koltuğa oturdu.
"Sana ne? Melek." Şeytan, yani Aras dirseklerini dizlerine yaslarken Uriel'e doğru keskince baktı.
"Son dediğin kelime, ondan bir önceki sorunun cevabını açıklamıyor mu iblis?" Uriel de Aras ile aynı konuma geçmiş, avuç içlerini birleştirip gözlerini kısmıştı. Karşılık almamış daha doğrusu karşılık gelememişti.
Uriel ve Aras, sürekli olarak böyle laflaşıyorlardı. Her defasında Aras başlatıyordu bu atışmayı, ama başlattığı hızla da geri çekilip susuyordu. Bu durum, yani o tartışma halleri beni ilk günler çok gerse de daha sonra alışmış ve tamamen, kendimi olaya bırakmaya başlamıştım. Aras bir şeytandı ve laf cambazlığı çok güçlüydü, evet. Ama unuttuğu bir şey vardı ki, karşısındaki de bir melekti.
Düşüncelerimden arınıp hayata döndüğümde, çay bardağını kavrayıp kaldırdığım sırada Uriel'in sesi durdurdu beni. "Bir isim buldun mu?"
İsim... Kimliklerini gizleyecek takma ad. Üç gün önce karar vermiştik buna. İnsan içine çıkabilmek için bir isimleri olması gerekiyordu. Şeytan, ilk başta Nickolas ismini seçse de, ona kendi milletimden bir isim seçerse dikkat çekmeyip, herhangi bir bela bulaştırmayacağını söylediğimde çok zor seçimlerin ardından Aras'ı beğenip, sahiplenmişti. Uriel ise tamamen bana bırakmıştı kendi ismini. Ona göre, ona belirteceğim isim; benim, ona hissimi ve bağlılığımı belirtecekti. Yanlış bir seçimde bulunmamak için aceleye getirmek istemiyordum, ama bu sabah uyanırken dudağımda mırıltı şeklinde söylendiğim ismin, tam olarak onu çağdaştırdığını iliklerime kadar hissetmiştim.
"Buldum. Ama bulan ben değildim," dedim sakince. "Bu sabah uyandığımda o ismi sayıklıyordum," diye eklediğimde ise, Aras da dikkatini bana yöneltti.
"Çünkü beğenin değil, beynin seçti o ismi." Uriel hafif tebessümün ardından yumuşak tonda devam etti. "İsmi söyler misin?"
"Zaten bilmiyor musun?" Anında karşılık verdim.
"Senden duymak istiyorum."
Tahmin ettiğim ama hazırlıksız yakalandığım bu cevap karşısında sessizce titredi tenim. Olduğum koltuğa yaslanırken Aras'a baktım. Gözleri ilk günkü gibi alaylı bakıyordu. Yani ifade edebildiğim şekilde öyleydi. Tam olarak bir alay yoktu, ama ben öyle ifade ediyordum. Bakışlarımı Uriel'e çevirince gülümsedim. Onun da gülümsüyor olduğunu görmek beni rahatlatıyordu.
"Umut," dedim gözlerinin içine bakarken. Koltuğunda kıpraşırken dişlerini gösterdi dudakları arasından. Beğenip beğenmeyeceği konusunda kararsız hissediyordum, ama o gerçekten de beğenmiş gözüküyordu.
"Teşekkür ederim." Gözlerimin içine odaklandı. Birkaç saniye boyunca ona bakmaya devam ettikten sonra bakışlarımı kaçırıp kahvaltıma devam ettim. Sanki bir çeşit büyüsü vardı... İnanılmaz derecede, insanı kendisine çeken bir cazibesi vardı. Garip bir bulutun tüm benliğime sarıldığını hissediyordum.
"Rica ederim," dedikten sonra ağzıma ekmek kırığı attım.
Lokmayı çeviredururken, aklıma gelen ve daha önce hiç sormadığım düşünceyle hemen çayımı içtim. Bakışlarımı Uriel'e çevirdiğimde ise hâlâ bana baktığını gördüm. Gözlerini kısarak başını diğer tarafa yatırdı. Bir şey söyleyeceğimi anlamış olmalıydı. Lokmam bittiğinde durdum. Soracağım bir soru vardı, ama soramıyordum. Gözlerine bakarken herhangi bir kelime dahi çıkmıyordu ağzımdan. Uriel bunu hissetmiş ya da anlamış olacak ki bakışlarını yere yöneltti. Bunun için ona teşekkür etmek istedim.
"Aras daha güzel," bu nida, tabii ki de şeytandan yükselmişti. Şişirdiği göğsü, yeni bir meydan çağırışına davetiyeydi.
"Umut daha manidar." Uriel, yandan bir gülüşle ona baktı. Ve yeniden, muhtemel sinir hisleriyle gözlerini devirip geriye yaslandı şeytan.
"Bu yüzlere bürünmeyi... Yani bu bedenleri siz mi seçtiniz?" Sonunda sorumu sormuştum işte. Gerçekten merak ediyordum. Her ikisi de gerçekten, çok iyi görünüme sahiplerdi ve bunu nasıl belirlediklerini merak ediyordum.
Uriel, ciddileşmiş olsa da samimiyetini korudu. Bunun anlamı ise işlerin özele kaçtığıydı. "Hem evet hem de hayır. Daha fazla cevap yok," ayağa kalkıp pencerenin yanına ilerlemeden önce beni yanıtladı. Cevaptan memnun kalmasam da, evet-hayır ikilisi merakımı arttırmış ve daha farklı hoş bir his oluşturmuştu bünyemde.
"Bunun cevabını sana söyleyip bir kuralı yıkmak isterdim Çırak, ama bu yerden gitmek istemiyorum." Aras elini omzuma koyup yanıma otururken dudağını kıvırdı.
"Anlıyorum," dedim ona bakıp önüme döndükten sonra.
"Pekala!" Omzuma yerleştirdiği elinden destek alıp kendini yukarıya kaldırırken sesini yükseltti. Çehresinden, çehreme yolladığı ifade anlamlandıramadığım soru işaretlerinin yanında samimi gözüküyordu. "Hadi mutfağın için alışverişe gidelim. Sabah pek huysuzdun."
"Hiç de bile, huysuz değildim." Ben de onun gibi ayağa kalktım. Omuz hizasındaydım ve nerdeyse ona değiyordum. Anlık tuttuğum nefesimi, bir adım geri çekilince serbest bırakıp devam ettim. "Hem hayırdır? Neden böyle iyilik kokan bir cümle kullandın?"
"Sizin tabirinizle!" dedi hışımla. Baş parmağı ile işaret parmağına 'o' şekli verince gözünün yanına götürüp parmaklarını ayırdıktan sonra devam etti. "Gözlerden ırak."
Tam bu sırada hemen arkamdan, "Aklında nasıl bir plan var iblis?" sözleriyle Uriel'in sesi geldi.
"Ne olacak? Tabii ki biraz temiz hava ve kötülük."
"Başka ne beklenirdi ki?" Az önce arkamdan gelen ses şimdi yanımdaydı. Ona baktığımda gözünü hiç kırpmadan Aras'a bakıyordu. Tavrını şu zamana kadar ne kadar korusa da, onun sinirli olduğunu göz nurunun küçülmesinden ve kasılan çene kemiğinden anlardım. Bu zamanlarda gözlerine bir gölgelik düşer, ve onu bambaşka bir etkiye alırdı.
"Tamam o zaman." Gerginliği azaltmak için ikisinin arasına adımladığımda Uriel'e dönüp, gözlerine baktım. Birkaç saniye sonra o da bana baktı. "Gerçekten alışverişe çıkmamız gerekiyor Uriel, buzdolabım neredeyse bomboş."
"Umut. Bana Umut demeye alışman lazım Açelya."
"Pekala, Umut." Kendi isminin etkisinden sonra bu isme alışmam uzun sürecekti. Onu, yani onları arkadaşlarım ya da ailemden birileri gibi görmem gerekiyordu. En azından istemsizce, içime yerleşen his bu yöndeydi. Olduğum yaşa uygun şekilde görünüme sahip olmaları da, bu hissi kuvvetlendiriyordu. Kesin olarak bir yargıya varmak istemiyordum ama işin gözüken yanı, bu yöndeydi.
"Hadi. Gidelim bakalım." Melek, yani Umut, kolunu başımın üstünden geçirip omzuma koyunca derin bir nefes aldım ama veremedim. O birkaç adım atsa da, ben hâlâ olduğum yerdeydim. Bu çok garip bir histi. Güzel hissettirdiği kadar da utandırıyordu. Umut, kolu geride kalınca durdu. Başını olduğum tarafa çevirdiğinde ise soru sormasına fırsat bırakmadan aramızdaki mesafeyi kapatıp yanına ilerledim.
"Üzerimdekilerden kurtulup uygun şeyler giymem lazım."
Elini omzumdan indirirken başını eğip kaldırdı. "Bekliyorum," diye ekledi daha sonra.
Salondan ayrılıp odama doğru ilerlerken Aras'ın sesi duyuldu bu kez. "Yardım ister misin Kızıl Güzeli?"
Olduğum yerde donakaldım. Ona doğru döndüğümde ise devreye Uriel'in girdiğini görünce içim bir nebze olsun rahatladı. "Eğer istersem, seni çok güzel benzetebileceğimi biliyor olmalısın kovulmuş!"
"Hadi o zaman!" Aras, iki yana hafiften açtığı kollarıyla, zevk alıyormuşçasına gülerek ona doğru adım attı. Bal rengi gözlerinin parladığını olduğum yerden bile görüyordum.
Uriel işaret parmağını onun göğsüne değdirip ittirdi. Kıstığı gözleri şakaklarını gerdi. "Sözüm olsun. Ama o mükemmel gün, bugün değil."
Bu tartışma, ilk tartışmaları kadar germişti beni. Aras'a alaycı diye tabir ettiğim terime, tam şu anda verdiğim desteğin büyüklüğü kadar sinirle bakıyordu Uriel'in gözleri. Üstelik ortamın ciddiliğini koruyan tek şey bu değildi. Melek, parmağını şeytanın göğsüne değdirip ittirdiği saniyelerde, ilk gün gördüğüm kanatlar sırtında silinik bir şekilde yerlerini almıştı. Aras hiçbir fırsatı kaçırmaz, her defasında onu sinirlendirmek için elinden geldiğinden de büyük kozlar oynardı. Bu sürtüşmelerin yüzeysel sebebi yerine asıl iç sebebi olduğu bariz ortadaydı ve benim, bunu öğrenmem gerekiyordu.
Odama doğru yeniden harekete geçtim. Daha önce siyaha ve koyu renklere aşık biriydim ama son zamanlar açık tonları giymeye ve kullanmaya özen gösteriyordum. Bunun sebebi, tabii ki de onlardı. Aras hiçbir açıdan beni kendi tarafında görmemeliydi ya da ben, hiçbir yönden kendimi ona yakın görmek istemiyordum.
Fakat korkunç bir gerçek vardı ki, onlar bir nevi benden bir parçaydı. Yani beni oluşturan şeylerden ikisiydi. Her insanı oluşturanlar gibi. Olaylar üzerinde düşününce her şey daha mantıklı geliyor ve bu kez, bu şeylere inançları olmayan insanlar bana deli geliyordu. Kötülük ve iyilik... Melek ve şeytan.
Her insanın iyi ve kötü yönleri vardı. Bazıları eşit, bazıları iyi ve bazıları da kötüydü. Bu iyi, kötü ilişkisi kendini hangi tarafa bıraktığınla ilgiliydi, ve ben kesinlikle karanlık tarafı istemiyordum.
On dakika içinde üzerimi giydikten sonra Umut ve Aras'ın yanına gitmeden önce son kontrolleri yaparken, kapının tıklatılmasıyla durdum.
"Açelya?" Bu ses meleğe aitti.
"Girebilirsin Uriel."
Kapı yavaşça açıldıktan sonra içeriye girdi. Aynı yavaşlıkla kapıyı kapattığında, merhametli tebessümü yüz tuvaline resmedilirken, iki adım ilerledi. "Umut. Unutma bunu." Sıralı dişlerini göstererek gülümsedi.
Elimi, kulak ardına taşıyıp hafif kaşıdım. "Afedersin."
Yüzündeki sıcak tebessüm, yavaşça durgunlaşıp ciddileşirken, önünde bağladığı kollarını çözdükten sonra, bana bir yeri işaret etti. "Biraz otur lütfen. Konuşmamız gereken birkaç konu var."
Hiçbir şey söylemeden gösterdiği yere, yatağıma oturdum. Heyecanlıydım ama biraz da gerilmiştim. Onun ciddi oluşu beni de ciddiyet havuzuna oldukça çekiyordu. Karşıma geçtikten sonra yerdeki halıya oturup bağdaş kurdu. Böylesine samimi oluşu, etrafına durmadan pozitif enerji ve insanın içine ısı yayıyordu. Beyaz teni ve siyaha kaçan kumral saçlarıyla oldukça mükemmel gözüküyordu. Koyu kahverengi gözlerinde sürme varmış gibiydi. Bu ona çok daha ayrı hava katıyordu. Ayrıca yüz hattındaki belirgin elmacık ve çene kemiği bu manzaraya hayranlık uyandırtan başka bir detaydı.
Boğazını temizlediğinde dikkatimi toplayıp kendimi gelecek sözlere odakladım. "Seni dinliyorum."
Başını eğip kaldırdı. "Biliyorsun ki, senin yanında daha fazla durmak için önce tabakadaki düzenin oturması lazım. Bu fazla uzun bir zaman değil. Yani bizim açımızdan ama dünya saati dilimiyle biraz daha uzun zaman alabilir." Derin bir nefes alıp dudaklarını ısladı. "Bu gidiş-gelişler içinde, iblisle benimle olduğundan daha uzun vakit geçirmek zorunda kalacaksın. Yani onun varlığını daha çok hissedeceksin." Konuşmasını yeniden durdurduğu sırada yüzümde gezdirdiği gözlerini, bu kez tam olarak nurlarıma odaklamıştı. "Bunun sana can sıkıcı geldiğini biliyorum. Lütfen, beni herhangi bir açıdan yargılama."
"Seni yargılamıyorum." Dudaklarımı düz bir çizgi haline getirmeden önce cevapladım onu.
"Senden istediğim şey, ne olursa olsun ona güvenmemen. Ona güvenme. Ne derse desin, güvenmemelisin."
"Ona güvenmiyorum," diyerek devam edeceğini düşündüğüm sözlerini hem kestim hem de ona hak verdim.
"Kendinden emin olma Açelya. Kimse geleceği bilmeden kendinden emin olmamalı. Yoksa, yolun sonunda onu bekleyen ya büyük bir acı ya da pişmanlık olabilir. Gerçi bu ikisi komşu şeyler... Benimse, senin yaşamanı hiç istemediğim şeyler."
Dudaklarından çıkan her kelime bir ok gibi saplanıyordu bedenime. Sözleri beni korkutmaya başlamıştı. Her an ağlayacak konuma geldiğimi hissederken titredi kalbim. Sanki, bir mesaj vermeye çalışıyordu da ben anlayamıyordum.
Yerinde kıpırdayıp dizleri üstüne ağırlığını verdikten sonra ve ayağa kalktı, yanıma kadar gelince yeniden çömeldi. Dizlerimin üzerinde hafif sıktığım ellerimden birini tutup, kendine doğru yavaşça çekti. Diğer eliyle avuç içimi iyice açtıktan sonra elini, elimin üzerine koydu. Oldukça koyu kahverengi olan gözlerini, benimkilerle birleştirdiğinde dudaklarını gerdi. Bu tebessümü beni her defasına büyülüyordu.
Avuç içimde oluşan serinlikle gözlerimi ondan kaçırıp ellerimize yönelttim. Parmaklarımızın arasından yayılan ışık süzmesi yavaşça sönerken elini yavaşça çektiğinde gördüğüm şeyle şok seline teslim ettim bedenimi. Güzelliğini ifade edemeyeceğim, beyaz ve parlak bir tüy vardı avuç içimde.
"Bu, senin yanında olamadığım zamanlarda, beni hissetmeni sağlayacak bir şey. Tek yapman gereken bunu yanından ayırmamak," sözleri sırasında gizleyemediğim hayranlığımla baktım ona.
"Bu cebime sığmayacak büyüklükte."
Güldü. Küçük bir kıkırtıyla hem de. Bana sürekli olarak gösterdiği bir tebessümü olsa da, onu güldürmüş olmak her defasında mutlu ediyordu beni.
"Şöyle bir şey yapalım," dediği sırada elimdekini kendi avcuna alıp sıktı. Tüy, yumruğu içinde küçülürken, ellerimizin birleştiği andaki parıltılı yeniden meydana geldi. Parmaklarını gevşettiğinde ise elinin ortasında bambaşka bir şey vardı: Bir kolye.
Çok güzel ve zarifti. İnce, gümüşten olduğunu tahmin ettiğim zincirin ortasında duran, yine gümüşten küçük bir tüy vardı. Ayağa kalktıktan sonra beni de kaldırdı. Kolyenin iki ucundan tutup boynuma yerleştirirken ona yardımcı olmak için saçlarımı tek omzum üzerine toplayıp sırtımı döndüm. Saniyeler sonra elini omzuma koyup beni kendisine çevirdi. Gözleri kolyedeydi. "Çok yakıştı."
"Teşekkür ederim." Küçük bir öksürükle boğazımı temizledim. "Her şey için. Çok teşekkür ederim." Rahatsız edici ve görüş alanımı bulanıklaştıran göz yaşlarım meydana çıkmaya başladığında kendimi durduramadan sarıldım ona. "On beş gündür o kadar harika hissediyorum ki! İlk iki gün korkuyordum kabul ediyorum, ama sonra tamamen bir bütün gibi hissettim. Bunda senin bir katkın olduğunu biliyorum. Hissediyorum." Tüm bu konuşmalarım sırasınca hiçbir şey olmaması yanlış bir harekette bulunduğum dürtüsünü bedenime nakletmişti. Yaptığımın yanlış olduğunu düşündüğüm sırada ise etrafımda kollar hissettim. O da bana sarılmıştı. Bu ilkti. Ona sarmak ve onun da beni sarması... Her zamankinden fazlasıyla güvende hissettiriyordu. "Benim de bir can taşıdığımı, bir kişilik oluşturduğumu, bir ruhum olduğunu çok uzun yıllar sonra hissettim."
"Şşş... Öyle söyleme Açelya. Kendini asla küçük görme." Saçlarımı okşayan ellerini hissettim. Bir karşılık vermedim. Gözlerimi kapatıp ağlayışımı durdurmaya çalışırken şefkatin en uç noktasındaki sesini yeniden duyurdu. "Kimse, kimseden üstün değildir. Ama bazıları vardır ki; bunun böyle olmadığını savunurcasına başkalarını ezme çabasındadır, ama emin ol, yaptıkları tek şey yükseğe çıktığını sanmaları aksine zemine çakılıyor olmalarıdır." Omuzlarımdan tutup, beni kendinden uzaklaştırdığında, gözlerimi yavaşça açtım. Bakışlarımız buluştuğunda adem elması hareketlendirerek yutkundu. "Şuna bak... Ağladığında gözlerinin kızarmasıyla ortaya daha çok çıkan mavilik, bana gökyüzünü daha da hatırlattı."
Yine güldürdü beni. Oldukça değişik konuşma yapısı vardı. Ve iltifatları da öyleydi. Daha önce de gözlerimin ona gökyüzünü anımsattığını oldukça değişik şekillerde söylemişti. Ama ağlayışımı kullanması ilkti, ve diğerleri arasında en normaliydi. Parmaklarımı göz altlarımda dolaştırıp yaşlarımı kuruladım. Az önce dışarıya akan yaşlarım şimdi içime akıyordu. Kalbime doğru yol izlemeye koyulmuşlar, yaklaştıkça tuzlarından arınıp en tatlı şerbete dönüşmüşlerdi.
"Sana bu şeyleri öğretmem lazım," şakayla söylendim. Buna ihtiyacı yoktu tabii ki.
"Bakıyorum ki, cevabı kendi kendine veriyorsun," dediğinde güldü. "Buna ihtiyacım yok, sadece seni güldürmek için bu yolu kullanıyorum Açelya Altay."
Dudaklarımı onun gibi gererek tebessüm ettim. "Teşekkür ederim."
Karşılık olarak kaşlarını kaldırıp gözlerini bir müddet kapadı. "Hadi artık, iblis daha fazla huysuzlanmadan gidelim."
"Ah hayır, bizi dinlemiştir," dediğim sırada yürümeye başlamasıyla ben de hemen arkasından ilerledim.
"Hayır, bizi dinleyemedi," diye cevapladığında yeniden devreye girdim.
"Nasıl oldu bu?"
"Bu konular, senin bir altmış beşlik boyunu aşıyor." Olduğum yerde durup bir süre bekledikten sonra küçük bir kahkaha attım. Ona söylemediğim şeyleri zaten biliyor olduğunu görmek çok farklı bir histi. İlk başta şoka dalgasına uğratıyor, sonra inanılmaz tuhaf hissettirip, zevkle güldürüyordu. Gülüşüm sırasında Uriel kapıyı açıp kenara çekildikten sonra bana baktı. "Tamam mı?"
"Tamam."
Bu kısa mesajlaşma az önce bana anlattığı şeyle ilgiliydi. Son kez söz almak için soru sormuş, ben de onu onaylamıştım. Aras'a uyup kötü biri olmaktan ya da kötü bir şeyler yapmaktan korkuyordum. Özellikle de Umut'a ve tüm iyiliğe karşı kötü bir şey yapma düşüncesi... Berbat kelimesinin masum kalacağı bir histi.
Beni Aras'a iten bir parçam olsa da yine de onun gibi olmamak için her şeyi yapacaktım.











