Kıpırdamadan izlemeye devam ettim. Kafamın içinde bir zelzele vardı, ama dışarıdan bakıldığında, yanan odunlardan gelen çıtlama sesinin hissettirdiği kadar da rahattım. Melek sakin bir tavırla arabanın kapısını açıp içine geçti. Şeytan ise konumunu benim gibi koruyor, öylece zemine bakıyordu. Bir süre sonra sırtını sürttürerek yavaşça oturdu. Hiç kırpmadığı gözleri, bir şeyleri derinlemesine düşündüğünü avazı çıktığı kadar bağırıyordu.
Uzun süredir yokluğunu aratan gök gürültüsü meydana hakim olduğunda, küçük bir titreyişle harekete geçen bedenim hiç durmadan, kendini Aras'ın yanına taşıdı. Dizlerimin üzerine eğilip gözlerine bakmaya çalıştığım sırada isteğime engel olup, yerden kalkmaya yeltendi. Üçüncü denemesinde amacına ulaşıp ayağa kalktığında ise, aksi yönde yürümeye başladı. Hışımla gittiği rotaya dönüp, "Nereye?" diye bağırdım. Beni duyacağını biliyordum. Fısıltıyla konuşsam bile duyardı. Ama yanıtsız bıraktı. Bir zaman sonra kapüşonunu kafasına geçirtip, iki tarafında sallanan ellerini ceplerine soktu.
Sessizce, gidişini izledim. Şu anda aklındaki tüm düşünceleriyle yüzleşme zamanıydı belki de. Böyle çekip gitmesinin başka bir açıklaması dahi olamazdı. Arkamı dönüp Uriel'in de içinde bulunduğu arabaya baktım. Sanki, Aras'ın uzaklaşması beni yabancı bir ortamda yalnız bırakmıştı. Melek burada olsa da, küçük bir çocuğun büyük bir adamla ilk kez karşılaşmasındaki o çekingen ve ürkek halin olgun versiyonu bendim şu anda.
Derin ve titrek bir nefes alıp yanına ilerledim, ama bu kez arka kapı oturacağım koltuğa giriş oldu. Eğik kafamı kaldırdığım saniye dikiz aynasındaki bir çift gözle buluştu bakışlarım. Meleğin dikkati bendeydi ve bu beni daha da gererek, çekingen hale bürüyordu.
"Neden arkaya oturdun?" dedi motoru çalıştırmadan hemen önce.
"Burayı daha çok seviyorum."
Yola sürdüğü araca gaz verdi. "İlk oturduğunda neden öndeydin?"
Başımı eğip parmaklarıma baktım. Bir süre sessiz kalsam da, camdan hızla sıyrılıp geçen manzaraya döndüğümde sorusunu cevapladım. "Aras vardı."
"Bana, ondan uzak durmaya çalıştığını söylemek istiyorsan, deneme bile," dedi durgunca. Hiçbir duygudan kırıntı dahi yoktu sesinde.
"Bu ne demek?" Cevabını bilsem de sordum. Ondan duymam daha yararlı olacaktı. Hiç değilse ne düşündüğünü, bizzat öğrenmiş olacaktım.
"Erelim gelmiş," diyerek konuyu caydırdı. Her zamanki gibi. Biraz sonra araç durduğunda dalgın gözerimi kırparak kendilerine getirdim. Eve gelmiştik bile.
"Neden, sürekli olarak sorularımdan kaçıyorsun?" Araçtan indim hızla. Onun da inişini izlerken, pür dikkat kesildim. Sessiz kaldı. Sırtını siyah aracına yasladıktan sonra çenesini hafif kaldırıp, beni izlemeye başladı. Bedenindeki kırıklığı hissedebiliyordum. Ama içimde yuva kuran his, ona bağırmak ve hesap sormak istiyordu. Değişen hislerimin tek nedeni ben değildim. O benden daha çok suçluydu. Beni yalnız bırakmıştı ve geri döndüğünde de hiçbir açıklama yapmamıştı. Ara sıra söylediği bilgiler bile sır perdelerinin ana hattında misafir olan bir yabancıydı bana. Hem en yakınımdı hem de en uzağım. Hem kalbimdeydi hem de nefretimde. Düşündükçe çıldıracak gibi oluyordum. "Bana bir şey söyle!" diye bağırdım. "Yalvarırım, bana bir şey söyle!" Gözlerimin buğulandığını hissediyordum. Daha fazla dayanamayıp serbest bıraktım birkaç damlayı. Yüzündeki gerginlik bir anda eriyip yok olurken, çeneme kadar inen tuzlu sulardan gözlerini ayırmadı. "Uriel," sessizce devam ettim. "Lütfen, yapamıyorum artık. Lütfen..."
Yaslandığı yerden doğrulurken araladı dudaklarını. "Eve geçelim. Sokaktayız." Sözlerinden hemen sonra önden adımladı. Arkasından ilerledim. Anahtarı almak için elimi çantama götürdüğüm sırada gelen sesle durdum. Melek, hafifçe kaldırdığı elinin sadece iki parmağını bükerek açtı kapıyı. Artık alıştığım durumdu. Aras'ın kumandaya gerek duymadan kanal değişmesi ya da lambayı kapatması gibiydi.
Kapının yanına geldiğinde, durup bana döndü. Ben girmeden girmezdi hiçbir zaman. Yine aynı hareketini sergiledi. Adımlarımı kapının çizgisinden öteye taşıdığım an o da harekete geçti. Üzerimdekilerden kurtulup kenara bıraktıktan sonra, ellerimi saçlarıma götürüp geriye süpürürken gözlerimi kapadım. Derin bir nefesin ardından ona doğru döndüm. Tam bu sırada bedenimi saran güçlü kollara araladım gözlerimi. Sırtıma dokunan eller ciğerlerime giden havayı kesmiş, onlar yerine kendi oksijenini ilave ediyordu sanki. Güçlü, serin ve huzurluydu.
"Ağlamanı istemiyorum," dedi kulağımın hemen arkasındaki ses. "Yemin ederim, bilerek yaptığım hiçbir şey yok. Be-" derken küçük bir hıçkırık takıldı boğazına. Kaşlarım çatıldı. Sesini daha dikkatli dinledim. "Ben, her şeyi senin için yapıyorum." Yanlış duyma ihtimalime karşı verdiğim dikkat, beni aynı sonuca iletti. Titriyordu sesi. Bir melek, şu anda bir fâniye sarılıp ağlıyordu.
"Urie-" Söze gireceğim sırada, daha da sıkılaştırdığı kolları susturdu beni.
"Her şeyin farkındayım Açelya. Bir şeyleri sana söyleyemiyorum, ama bunun böyle olmasını ben istemiyorum."
"Uriel ben-" Yine durdurdu.
"Sadece dinle beni, lütfen," dedikten sonra bir süre durup beni dinledi. Bir şey söylemeyeceğimi anladığında ise devam etti. "Geçmişte yaşanılanları biliyorum. Ben yokken de senin neler yaşadığını biliyorum. Kolyeyi çıkarsan da seni hissedebilirim." Bir anda çarptı kalbim. "Sadece... Sadece sen..." Sözlerini tamamlamadan önce, omuzlarımdan tutup kendinden uzaklaştırdı beni. "Sen hissedemiyorsun." Islak, tel tel olan kirpikleri altındaki titrek gözleri yüzümde dolaştı. Beyaz teninde kızarık olan tek yerler göz altları ve burnunun ucuydu. Omzumdaki elini harekete geçirip, köprücük kemiklerime değen saçlarımı arkaya süpürdü. Parmak uçları açıkta kalan yere değdiğinde ayırdığı gözlerini yeniden benimkilerle buluşturdu. "Haklısın... Seni mutlu eden şey bir tüy değil, o tüyün sahibi olmalıydı," dedi mırıltıyla.
"Sen..." Hemen atıldım. Kulaklarımın bile duymadığı iç sesimi, yanımda olmadan duymuş ve bana söylüyordu. "Nasıl?"
Nefesini verirken gülümsedi. "Dediğim gibi, sen beni hissedemiyorsun. Ben, seni her zaman hissedebiliyorum." Konuşmak istesem de sustum. Onun için söylediğim ve onun adına kırıcı olabilecek şeyler vardı. Başımı yavaşça eğip gözlerimi kaçırdım. Önceden söylediğim her şey, hem yerini koruyor hem de bir uçurumdan aşağı tek tek düşüyordu. Labirentten bile karışık aklım, şimdi bir çığa kurban gitmiş, iyice birbirine karışmıştı. Kollarını indirdiğinde harekete geçip salona doğru adımlamaya koyulduğum sırada arkamdan yükselen ses bir an için durdurdu adımlarımı. "Benden nefret etme."
Kafamı hafifçe çevirir gibi oldum, fakat yeniden ilerledim. Mutfağa geçip dolapları karıştırdım hızla. Elime geçen bardağa, hiç beklemeden su doldurup tek nefeste içtim. Sonra bir bardak daha. Ve bir tane daha...
Vücudum üşüyordu, ama bunun sebebi mevsim değildi. Ellerim titriyordu, ama ortada bir deprem de yoktu. Bütün doğa olayları bedenimde toplanmış gibiydi. Fazlasıyla yoğun bir gündeydim, üstelik daha bitmemişti. Ellerimi tezgaha yaslayıp gücümü verdim. Hafifleyen ayaklarım, isteğim doğrultusunda yavaşça yere çökertti beni. Masanın altından koşarak yanıma gelen köpeğim, yere düşürdüğüm bir elimin altına girip kendince oyunlar oynamaya başladığında, onu izledim. Onun yerinde olmayı diledim bir an. Küçücük bir bedenin içinde...
Tüylü'yü kucağıma alıp, başına koydum elimi. Üzerimdeki durgunluğu hissetmişçesine durdu bir an. Çenesini bacağımın üzerine koyup gözlerini kapattı. Az önceki enerjik yavru gitmiş, yerine uysal olanı gelmişti. Güldüm. "Sen, mükemmel bir varlıksın," dedim sevmeye devam ederken.
Dakikalarca oturdum yerde. Öyle ki, ilk başta soğuk olan yer, şimdi sıcacıktı. Köpeği kucağımda kavradıktan sonra yavaşça kalktım yerden. Meleğin evde oluşunu hissedebiliyordum, ama nerede olduğundan da emin değildim. Sabahın aksine, eve geldiğimizde söylediği sözler biraz daha yumuşattı hislerimi. Hava kararmaya başlamıştı. Zaten sabahlar kısaydı. Gecelerim uzundu. Haddinden de uzun... Bu yüzden kış aylarını daha çok seviyordum. Aras'ı merak etmeye başlamıştım. Geldikleri günden bu yana, hiçbir zaman bu kadar uzun süre ayrı kalmamıştık.
Salona geçtiğimde boş koltuklar karşıladı beni. Kenardaki küçük yuvaya köpeği yatırdıktan sonra, ait oldukları yerden yemeğini ve suyunu alıp kaplarına koyarak önüne verdim. Gözlerim meleği arıyordu, ama hiçbir yerde yoktu.
Odama geçtiğimde üzerimdekilerden kurtulup, bornozuma sarıldım. Sıcak bir duştan sonra temiz kıyafetleri üzerime geçirdim. Dolabın kapağını kapatmadan önce, üst rafta bıraktığım kolye gözüme takıldı. Bir an için sıkıca kavrayıp sarılasım geldi, ama beynimde fink atan düşünceler, kaldırdığım eli yarı yoldan geriye çevirdi.
Küçük kitaplığımdan elime geçirdiğim bir şiir kitabıyla, yatağa adımladım. Beynimi okşayabilecek güzel sözleri okurken, aynı zamanda rahatlıkla düşünebilmem lazımdı. Camıma çarpan yağmur damlaları, ortama güzel bir fon müzik olurken çevirdim sayfaları. Zaman sonra üzerime çöken bir his, damarlarımdaki kanlara bile sessiz olmalarını söylüyor gibiydi. Kirpiklerim güçlerini kaybetmiş bir diğerinden yardım alırcasına birbirlerine sarılıyordu. Onların bu hareketi göz perdelerimi yormuş olacak ki yavaşça çöküyorlardı. Daha fazla dayanamayıp, tamamen kapadım gözlerimi. Kısa olsa da bir uykuya ihtiyacım vardı.
———-
Karıncalanan bedenimle beraber acımaya başlayan sırtım, rahatsız edici bir tat verirken yavaşça araladım gözlerimi. Koskocaman bir aydınlık selamladı beni. Fakat bu ışığın sebebi tavandan asılan avize değil, camımdan içeriye yansıyan ışınlardı. Hızla doğruldum. Uzandığım telefondaki saat, bana sabahın sekizini gösteriyordu.
"Bu imkansız," şaşkınlıkla söylendim. Bu kadar çok uyumuş olamazdım.
Yataktan kalkıp odadan dışarıya attım kendimi. Salona geçmeden önce kuruyan ellerimi ve yüzümü suyla buluşturmak için banyoya geçtim. Lavabonun karşısına geçtiğimde aynada kendime baktım bir süre. Göz altlarım biraz şişmişti. Kızıl saçlarım dağınık ve kirpiklerim hizasızdı. Musluğu açıp, avucumda biriken suyu birkaç kez yüzüme çarptıktan sonra kurulanıp salona adımladım.
"Günaydın," dedi meleğin sesi. Kendisini göremesem de sesi ulaşmıştı kulaklarıma.
"Günaydın," diye karşılık verirken, nerede olduğunu aradım.
Arka tarafımdan gelen tıkırtıyla oraya döndüm. Balkonun pervazları hareket ederken, elindeki köpekle birlikte Uriel girdi içeriye. "Kahvaltın soğumadan ye. Dünden beridir, doğru düzgün bir şey yemedin," dedi tam yanıma geldiğinde.
Kırışan alnımı düzeltip mutfağa doğru yol aldım. Hemen arkamdan geldiğini hissedebiliyordum. İçeriye girdiğimde masada hazırlanmış, oldukça kalabalık ve iştah açıcı şeyleri gördüğümde gerçekten de acıkmış olduğumu anladım. "Nasıl ayarlıyorsun?" dedim sandalyeye otururken.
Yukarıya kaldırdığı köpeğin burnuyla kendi burnunu tokuştururken gülümsedi. "Neyi, nasıl ayarlıyorum?" dedi daha sonra. Yavruyu kucağına alıp elini başına yerleştirdikten sonra, okşamaya başladı.
"Kahvaltıyı. Ne zaman burada olsan, ben uyandıktan hemen sonra bir şeyler hazırlamış oluyorsun?"
"Uyanacağın saati tahmin ettim."
"Biliyordun."
Yine gülümsedi. "Ne güzel de tamamladın."
Bir süre takılı kaldım gülüşüyle birlikte kenarları kıvrılan gözlerine. Utançla eğdim kafamı daha sonra. "İçeceği bu kez unutmuşsun." Konuyu değiştirmeye çalıştım.
"Çay?" İki kez salladım kafamı. Ayağa kalkarken yere bıraktı köpeği. Dolapların yanına ilerleyip içinden demlikleri çıkardı. Her ikisine de su koyduktan sonra üst üste yerleştirip, kapağını kapatarak yanıma geldi.
"Demlememiz gerekiyor," diye konuştum yaptığı hareketi izlediğim sırada.
"Zaten demli," şeklinde yanıtladıktan hemen sonra çaydanlıkları yeniden ayırıp önümdeki boş bardağa doğru eğdi.
Hareketiyle süregelen olay, kocaman açtırdı gözlerimi. "Bu imkansız!" Heyecanla atıldım. Saniyeler önce doldurduğu su, şimdi dumanı üstünde bir çay olarak bardağıma doluyordu. "Bu.... B..." Dilim tutuldu sanki.
"Zaten demli demiştim." Kararlı şekilde gülümsedi. Yaptığı onun için her ne kadar basit olsa da bu tarz şeyler hâlâ daha şoka sokuyordu beni. Bu olaydan bunu çıkarmıştım. Her ne kadar alıştık desem de, beni sürprizlerle karşılamaya devam ediyorlardı. "Hadi, ye," dedi daha sonra.
Bakışlarımı ondan ayırıp kahvaltıya döndüm. "Bunları aldığımızı hatırlamıyorum."
"Çünkü, alan sen değildin."
Çatalıma geçirdiğim yeşil zeytini ağzıma atıp küçük bir kırık ekmek aldım ardından. Yaklaşık on dakika boyunca sıkı sıkıya yedikten sonra, biten bardağımı yeniden doldurup bir küp şekerle devam ettim. "Seninle karşılıklı çay içmek isterdim," derken ona yöneldi bakışlarım.
O ise, uzun zamandır zaten bana bakıyordu. Dudak büzdü. "Belki bir gün olur."
"Ama sen bir şeyler yiyip içemiyorsun?"
Omuzlarını silkerken bir anlık için kaçırdı gözlerini. "Belki bir gün olur," dedi yeniden.
"Okulda-" Söze gireceğim an, başka bir konuyla böldü beni. Ne söyleyeceğimi anladığına emindim. Ama, şu anda sorduğu soru da önemli bir konuydu. Üstelemedim.
"Erelim sana ne söyledi?"
Bardağı indirip masanın üzerinde bağladım kollarımı. Sesim oldukça az çıksa da duyacağını bildiğimden devam ettim. "Seninle aynı şeyleri. Biraz daha açık sözle."
Yandan gülümseyip, eğdi kafasını. "O öyledir. Hepimizden çok daha farklı. Birbirimize gösterdiğimiz davranış ve saygı, ne zamanki konu Erelim olsa daha ayrı bir noktaya geliyor."
Onu anladığımı belli edercesine dudaklarımı sıkıp, başımı salladım. "O etkiyi hissettiriyor," diyerek söze girdim. "Yaydığı enerji çok farklı. Seninki gibi değil."
"Benimki nasıl?"
Konuşmadan önce duraksadım. Aralanan dudaklarımı kapatıp yutkundum. Gafil avlanmıştım adeta. "Nasıl olduğunu biliyorsun."
"Değiştiğini bildiğim gibi." Boğazını temizleyip devam etti. "Erelim, nasıl enerji verdi?" diye devam etti hemen ardından. Sorduğu soru beynimdeki kıvrımlarda cevap ararken, aklımın meşgul olduğu tek nokta az önce söylediği sözdeydi. 'Değiştiğini bildiğim gibi.' Kalbimdeki bir çocuğun çığlığını duydum o an. Düşüncelerim her ne olursa olsun, o çocuk her daim Uriel'e sarılmak istiyordu. Zayıf çocuk... Çığlığı oldukça derindendi.
"Senin de anlattığın gibi." Ağzıma küçük bir peynir dilimi yerleştirdim. Aynı tarz cevap verdiğimde, "Aranızda nasıl bir bağ var?" şeklinde, konunun değişmesi için, ilk bulduğum soruyu sordum.
"Herkesin bir en yakını vardır. Benimki de o."
"Senin yanına neden gelmişti?"
Oturduğu yerde kıpırdadıktan sonra üzerindeki kazağı birkaç kez silkip düzeltti. "Cesaret Meleği, cesaret vermeye çalışır. Eğer, benim yanıma gelmeseydi, şu an bildiğin şeyleri hâlâ daha bilmiyor olurdun."
"Yani sana cesaret verdi?"
Mırıltıyla onaylayıp devam etti. "Ben bir şeyleri bilmen için zamanı olmadığını düşünüyordum. Kendini yetiştirmeden taşıyamayacağın bir bilgi sana ağır gelirdi. Yoğunluk iç dünyanı boğabilir ve içinden çıkamayacağını düşündüğün şeyler hissettirebilir. Bu sebeple hazır olmanı bekliyorum. "
"Bu yüzden mi saklıyordun?" Pür dikkat onu dinliyordum. Gözlerim yüzünün her karesinde dolaşıyordu. Hem mantıklı hem de yüzlerce soru sorduracak şeyler anlatıyordu.
"Bana kalsa, bir şeyleri hâlâ daha söylemezdim." Alçalttı sesini. "Keşke bana kalsaydı."
"Ne demek şimdi bu? Neden söylemeyecektin?"
Ayağa kalkıp mutfak camından dışarıya bakmaya başladı. Gökyüzüne kaldırdığı kafasını bir zaman sonra eğip, kısık sesiyle devam etti. "24 gün kaldı."
Onun gibi kalktım ben de. Yanına gittikten sonra koluna dokunup bana dönmesini sağladım. "24 gün sonra ne olacak? Söyle bana Uriel."
"Bana neden fâni ismimle seslenmiyordun?" Durdum. Nedenini ben de bilmiyordum. Şeytana sürekli olarak Aras ismiyle sesleniyordum ama meleğe, Umut ismini söylemiyordum. "Bunun bir sebebi var," dedi sakince. "Sebebini sen de biliyorsun, ama kalbine kabullendiremiyorsun. Beyninin bir köşesini sürekli meşgul ediyor, ama o köşeyi daha keşfedemedin."
"Erelim, sizin açık sözlü olduğunuzu, ama yüze vurmamak için daha yumuşak yolu kullandığınızı söyledi. Şu anda sen de bunu yapıyorsun, biliyorum. Ama benim beynim bu bulmacayı sökecek kadar durgun değil. Karmakarışık. Bir şeyleri anlayabilmem için, daha açık sözlü ol."
"Tamam o zaman." Bir adım geri çekildi. "Açıkça söyleyeceğim, ama soru şeklinde. Bana cevabımı verebilecek misin?" Hiçbir şey söylemeden biraz tedirgin şekilde gelecek soruyu bekledim. Aldığı nefesi göğsünde saklarken, dudaklarını naifçe süpürdü dili. "Senin için, artık bir şeylerin umudu değil miyim?" Kaldım. Beynim, bir televizyon ekranı gibi kararırken, kalbimden kopan parçaların yerle bir oluşunu dinledim. Ona bu hissiyatı vermiş, böyle düşündürecek kadar üzmüşüm... Zamanında umudum olduğu için, Umut dediğim kişiden, şimdi bu sözleri duymak şiddetle sarstı beni. "Cevap veremiyorsun," dedi sesine eklediği yıpranmış bir tınıyla. "Bu hikayenin sonu, 24 gün sonra belli olacak. Nasıl olacağını ben de bilmiyorum. Hissedebilirim, ama bilemem. Sadece.... Sadece, lütfen elinden alınan kumandayı kendi parmaklarına geri sabitle."
O kadar durgundu ki... Dokunsalar ağlayacak derlerdi ya, tıpkı öyleydi. Sözlerinin başında dimdik olan omuzları, şimdi çöküktü. Kararlı bakan gözleri titrerken, gülümseyen dudakları düz bir çizgi halindeydi.
"Ben... Ne söyleyeceğimi bilmiyorum Uriel..."
"Uriel..." Kısa ve sert bir nefes verdi. "Uriel..." Bir kez daha sarsıldı. Kalbimdeki dağınık parçalar linç edildi. "Senden tek bir şey istiyorum Açelya." Sözlerinin ardından pür dikkat ona baktım. Şu an ne söylese, hemen yapmaya hazır bir vaziyette hissediyordum kendimi. Her ne kadar halden hale giren duygularım, kendini ona uzak görmeye başlamış olsa da, şu anda tüm o hislerim eriyor gibiydi. Düşen çehresini gülümsetmek için, her şeyi yapabilirdim.
"Evet..." Sessiz ama heyecanla atıldım.
"Sana bıraktığım tüy, bir emanet. Ona sahip çık. Ben, onda saklıyım." Durdu. Gözlerini, pencere açısıyla gözüken gökyüzüne çevirdi yeniden. Birkaç saniye bekleyip yavaşça eğdi kafasını. "Ben, emanetime sahip çıkmaya çalışıyorum. Her ne olursa olsun, hangi tarafı seçerse seçsin, ona sahip çıkacağım. Söz verdim," sözlerini tamamladığı sırada, gözlerimde gezdirdi gözlerini. Bir şey anlatıyordu. Ve bu kez, gerçekten anlayabiliyordum onu.
Nefesim bir şeyim cevabıyla hızlanmadan önce durdu. "Ya-yani?" Söyledikleri, kulağımı bir rüzgar gibi süpürse de, emin olmak istercesine sordum. Kalbim hızla çarpıyordu. Nefesim bile susmuş, ondan gelecek cevaba odaklıydı.
"Sen... Bana emanetsin. Bendeki emanetsin."



