Parmaklarımda karıncalanma hissettim. Telefon elimden kayıp düşerken parmak uçlarımda kalan karıncalar, git gide beynime çıkıyor, küçük bir elektrikle çarptıktan sonra yeniden parmaklarıma dönüyordu. Ne kadar süre o konumda kaldığımı bilmiyordum... Bir dakika? Beş... On... Bir saat? Ya da saniyeler mi bana tüm gücüyle kırbaç vuruyordu?
Zaman kavramı durmuştu benim için. Yitirmeye başlayacaktım beynimi. Artık bir şeylere cevap almazsam, gerçekten delireceğimi hissediyordum. Sır perdelerinden yorulmuştum artık. Daha fazla bekleyemezdim. Film başlamalıydı. Ben neydim, neden dünyadaki o yüzlerce kişiden biriydim? Neden doğaüstü olayları görüyordum?
"Açelya?" Sesin ardından omzumda serin bir el hissettim.
Hızla kaldırdım kafamı. Gözlerim yine donuk ve yaşlıydı. Sinir ve hırsla dolduğumu hissediyordum. "Bana olan biteni anlatacaksın." Emir verir gibi çıktı sesim.
Melek, elini omzumdan çekip yere düşen telefonu kavrayıp ekranına baktı. Yüz kasları şekillenirken, masanın üzerine koydu elindekini. "Anlatacağım. Ama sadece hazır olmanı istiyorum."
"Daha ne kadar?" Bağırdım. Yanağımı ıslatan birkaç damlanın yere düşmesine izin verirken gözlerine inatla baktım. "Uriel yeter artık! Benim de içinde bulunduğum bir takım olaylar dönüyor, ama benim hiçbir şeyden haberim yok."
"Sakin ol, lütfen." Elini omzuma koyacakken geri çekilip parmağımı ona yönelttim.
"Eğer bana değer veriyorsan, gerçekten benim iyiliğim için geldiysen, ben delirmeden önce her şeyi anlatırsın." Kafasını hafifçe salladıktan sonra arkamda bir yere baktı. Saniyeler sonra da Aras geldi yanımıza. Durgun yüz ifadesiyle gözlerime baktı birkaç saniye boyunca. Daha sonra meleğe döndü. Bana dönük olan yüzünü görmesem bile, Uriel'in kafasını oynatması, aralarında küçük bir konuşma geçtiğinin sinyalini veriyordu. Bu ikisi her şeyi biliyordu. Artık gerçekten emindim. "Hadi," bağırdım bir kez daha.
Aras bana dönüp, yanıma yaklaştıktan sonra omuzlarıma yerleştirdi kollarını. "Sinirli olmak sana yakışmıyor." Omuzlarımı sıvazladıktan sonra göğsüne yatırdı başımı. Hiçbir şey söylemedi. Şu anda kulaklarımı dolduran tek şey; insan bedenine bürünüp, insani fonksiyonla hareket eden şeytanın kalp ritimlerinin sesiydi.
Kapattım gözlerimi. Kollarımı kaldırıp onun etrafına doladım. Sarıldım. Tuhaf şekilde huzur buluyordum. Teninin altındaki damarlarda akan bir lav vardı sanki. Üşüyen bedenim saniyeler içinde ısıyla doldu... Beynimdeki elektrik giderek azalıyor, kıvrımları arasındaki akım düzene geçiyordu. Çok saçmaydı. Bir şeytanın kalp sesinde huzuru bulmak... Tehlikeli olduğu kadar güzeldi.
"Açelya," meleğin sesiyle hızla açtım gözlerimi. Onun karşısında olduğumuzu bir an unutmuştum. Aras'tan ayrılıp ona baktığımda, tezgaha yaslanmış, kafasını eğik şekilde durduğunu görmüştüm. Başını kaldırdığında beyaz teninin kızardığı dikkatimden kaçmadı. "Artık vakti geldi."
"Ci-ciddisin değil mi?"
"İçeri geçelim mi?" diye sorduğunda, olduğu yerden doğrulup, gözlerime baktı. O derin bakışlarının çukurları dolmuştu sanki. Öylesine durgundu gözleri...
Salona adımlarken kalbim boğazıma tırmanıyordu adeta. Gerçeklerle yüzleşecektim artık. Sır perdesi, ardında bulunan sahneyi tamamen sunacaktı bana.
"Dinliyorum," Oturup, ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirdim. Uriel, karşımdaki tek kişilik koltuğa otururken, Aras çift kişilikteki koltukta yerini aldı.
"Bir savaşın içindeyiz, ama henüz başlamayan bir savaş." Kuruyan dudaklarını ısladığı sırada, gözlerini yavaşça kapatıp açtı. "Yüzün üzerinde kişi var senin gibi, ki bunu daha önceden de söylemiştim. Bazılarının hayatı son bulur... Bazıları doğar. Sen de doğanlardansın."
"Anahtar?"
"Klişe film sahnesi gibi olacak Çırak, ama sen özel olansın," Aras'ın verdiği yanıtla ona hızla döndüm.
"Neden?" Soruma karşılık meleğe baktı.
"Bu savaş çok gizli. Ve aradaki ince sınırı bozmadan bitirilmeye çalışılıyor," diye, sözlerine devam etti Uriel.
"Kim tarafından?"
"Yüksek Konsey."
Bilgilerle hareketlenen zihnim, garip sinyallerle çalkalandığında, birkaç saniye bekleyip, düşüncelerimi topladıktan sonra sakince devam ettim. "Onlar kim?"
"Aralarında Bahram'ın da bulunduğu, yönetici grup,"
Aklıma gelen bir diğer isimle, daha da ciddileşip, yanıtına hızlı bir geri dönüş yaptım. "Akatriel de o grupta mı?" Yüzünde oluşan şaşkın dolu ifadenin ardından Aras'a çevirdi bakışlarını. Şeytan hiçbir şey demeden, kararlı gözlerle karşıladı onu. "Onunla bir bağın var mı?" diye sordum sessizliğin galibiyetine fırsat vermeden.
"Hayır. Nereden çıktı bu?"
"Akatriel... Uriel." Dudak büzüp devam ettim. "İsimleriniz oldukça benziyor."
Yüzüne takındığı ciddi ifade yavaşça bozulurken, gülümseme yerleştirdi çehresine. "Uzaktan, yakından hiçbir alakamız yok. Ve evet, o da Yüksek Konsey'de."
Aldığım cevap sevindirdi beni. Aras'ın kanatlarının koparılmasında yer alan kişinin, Uriel'le yakınlığının olmayışı gerçek anlamda mutlu etmişti. Derin bir nefes alıp yeni soru için araladım dudaklarımı. "Bu anahtar... Yani artık neyse, kimse nasıl çalışacak?"
"Bilmiyorum," dese de inanmak istemedim. Gözlerine daha kararlılıkla baktığımda, şaşkınca bakındı melek. "Gerçekten bilmiyorum."
"Kimse bilmiyor," Aras devreye girdiğinde, daha da meraklanıp, aynı zamanda da gerildiğimi hissettim. Bahram tarafından verilen anahtar bir yanda, benim anahtar olduğumu söyleyen mesaj diğer yandaydı. Ve kimse nasıl kullanılacağını bilmiyordu.
"O mesaj kimdendi?" Soru balonlarımın iplerini teker teker çözüp, serbest bırakmaya devam ettim. "Beni, dün arayan gizemli kişi var bir de," diye eklediğimde, meleğe yönelttiğim bakışlarımın altındaki kararlılığa düşmesini diledim.
Dudaklarını sıkıp bıraktıktan sonra, solunda bir yere hafifçe eğdi kafasını. Birkaç saniye gözlerini kapatıp durduktan sonra yeniden bana döndü. Ten rengi o kadar beyaz gözüküyordu ki, gözlerindeki damarların kızarıklığı onu birkaç ay önceki bana benzetmişti. Ağlamış ve yaş kalmayan gözlerini tuzla yakmış gibiydi. "Bu sabah beni çağıran kişi vardı, hatırladın mı?" Kafamı hızla salladım. Nefesimi tutup devam etmesini bekledim. "Onun adı Erelim. Bizden biri." Gözleri kısıp beni süzdü bir süre, meraklı bakışlarımı sonlandırıp, emin bir şekilde bir kez salladım kafamı. Devam etti. "O meleklerin en cesurudur. Cesaretiyle tanınır."
"Peki, neden gelmişti?" diye sorduğumda Aras'a çevirdim bakışlarımı. Meleklere zıt birinin duymak isteyeceği türden konuşma değildi, bizim şu anda yaptığımız. Ama o herhangi bir yönden bir duygu göstermeksizin, oldukça durgun bir ifadeyle meleğin tarafına çevirmişti bakışlarını.
"Senin için." Aldığım derin nefes akciğerlerimi es geçip sadece mideme doluştu. Oradaki kelebekler de fazla oksijenle evrimleşerek büyümüşler, içime sığmaz olmuşlardı. "Bir şeyleri başlatmanın zamanının gelip, geçtiğini söyledi."
"O beni nerden tanıyor?" Sesimin herhangi bir açıdan yanlış telde çıkmasını engellemek için tüm çabamı kullandım. Güçlü durmak zorunda hissediyordum. Zira bu yaşadıklarım, basit kişiler için değildi.
"Yüksek Konsey dahil, seni her melek tanıyor."
İşte şimdi durduramadım kendimi. Ağız boşluğuma dolan havayı ellerimle kapattım. Gökyüzündeki yıldızlar, beynimdeki damarlarla yer değiştirmişti adeta. İlk baştaki şaşkınlığım, mutluluğun elinden nazikçe tutup, kendi yerine oturtmuş, daha sonra kapıyı çekip, sessizce çıkmıştı bünyemden.
"Yavaş yavaş gel melek. Kalpten gidecek yoksa." Aras'ın dediğine karşılık ellerimi indirip, ona baktım. Kafamı iki yana sallarken gözlerinin içine odaklandım.
"Tam tersine..." Meleğe döndüm yeniden. "Şu an, çok daha iyiyim."
İç çekermiş gibi yaptığı sırada gözlerini kapatıp, gülümsedi melek. "Biliyorum. Ben, seninle ilgili her şeyi biliyorum Açelya Altay."
İçimdeki mutasyona uğramış kelebekler yeniden kanat çırptı. "Beni, böyle yapanlar... Yani benim böyle olmam..."
"Evet, onların etkisi."
"Uriel ben..." Elimi kalbime götürüp, çenemin titreyişini önemsemeden gülmeye çalıştım. "Büyükannemden bu yana, ilk defa bu kadar heyecanlı ve mutluyum," derken birkaç damlanın gözlerime elvedasını hissettim. Titreyen çeneme kadar inen ıslaklık tenimi karıncalandıran bir birikintiden sonra elimin üzerine düştü.
Aradan birkaç saniye geçmişti ki, benimle aynı konuma melek de sürüklendi. Merhametle bakan gözleri ve duygusallıkla kıvrılan dudakları, çok daha ayrı bir manzaraya ev sahipliği yapıyordu yüzünde. Her zaman olduğu gibi, yine çok güzel gözüküyordu.
"Her neyse!" dedi kaşlarını kaldırıp, dudaklarını ıslarken. Dizlerinden destek alarak kendini yukarıya kaldırdı. "Benim zamanım geldi. Gitmeliyim."
Kıvrak hale gelen dudaklarım, kabullenişle düzeldi. "Sanırım bu, perdelerin reklam arası?"
"Sana, daha önce sabırsız bir kız olduğunu söylemiştim değil mi?" dedi sıralı dişlerini gösterirken. Kıkırtısı ortamı okşadı.
"Hem de birçok kez!" Aynı şekilde ben de kıkırtımı engelleyemedim. O da hâlâ gülüyordu, benim gibi.
Karşıma geçip ellerini uzattığında karşılık verip, serin ellerini tuttum. Beni kaldırdığında, daha yakınında olduğum gözlerime, gözlerini dikti. Parmaklarımı bıraktıktan sonra bir elini omzuma, diğer elini boynuma koyarak kendine çekip, sımsıkı sardı beni bir anda. Olayın etkisiyle karşılık veremesem de, bir zaman sonra tatlı etkiden sıyrılıp ona sarıldım. Yüreğimin tam ortasında sıcacık bir yumru oluşmuş ve bedenime yayılmıştı. Daha sıkı sarıldım. Hiç ayrılmak istemedim.
"Her zaman yanında olacağım," alçak ses tınısı narince süpürdü kulaklarımı.
Başımı hafifçe sallayıp, homurtuyla onayladım onu ilk önce. "Biliyorum," diye ekledim daha sonra.
Beni kendinden uzaklaştırdıktan sonra derinleşen gözlerini, irislerime dikti. Elini kaldırıp boynumda asılan kolyeyi tutup baktıktan bir süre sonra, yeniden bana döndü. "Bu, benim sana emanetim. Onu güvende tut."
Herhangi bir şey söylememe fırsat vermeden de eliyle gözlerimi kapadı. Karanlıklaşan görüş açıma karşılık tamamen kapadım gözlerimi. Amacını anlamıştım, ama neden yaptığı soru işaretiydi. Belki de her hareketi altında bir şey de aramamalıydım.
"Gitti." Şeytan'ın sesi göz perdelerimi araladı. "Çok da romantiksiniz. Şöyle vıcık vıcık olanından."
Alay tonu ve yüz mimikleri bir kez daha güldürdü beni. "Romantik olacak durum yok."
"Ya... Hiç sorma!" Bal rengi gözlerini devirdi. Tiksinmişçesine kıvrılan dudağını düzelttiğinde tek kaşını eğdiğini fark ettim.
"Kıskandın mı sen?" Ona bir adım attığımda aniden, tamame döndü bana. Dudağının bir ucu kalkarken ters bir bakış yolladı. Ama hiçbir şey söylemeden çevirdi kafasını yeniden. Ki zaten, bakışları bile cevaptı.
"Aras..." Ses vermesini beklediğim süre boyunca hiçbir kıpırtı göstermeyince devam ettim. "Gerçekten... Ona karşı hiçbir hissim yok. Evet, onu çok fazla seviyorum, değer veriyorum. Ama hiçbiri aşk değil."
"Açelya... Bazı şeyleri dikkate alma," Bana döndü. "Sana şurada, siz insanların saçma kıskançlığını gösterdim, hemen şekillendin ve her şeyi döküldün."
Bir anda ciddileştim. "Ne demek gösterdim?"
Yandan gülümserken dudaklarını araladığında, dişleriyle poz vermeyi ihmal etmeden yanıma geldi. "Çok duygusalsın... Ciddiyim."
Şaşkınlık dolu yüzüm baruta dönüşürken, bal rengi gözlerinden bir tutam ateş alıp aleve verdim ifademi. "Gerçekten çok kötüsün."
"Bunu duymak ne kadar da güzel!" Kahkaha attı.
"Şeytanlara sen mi öğrettin tüm kötülüğü?" Daha sert bir bakış yollamaya çalıştım.
Kaşlarını havalandırıp, dudaklarına o harfi şeklini verdikten sonra, bir adım geriye çekildi. Sağ elini midesinin üstünde bir yere yerleştirirken, sol elini kenara salıp eğildi. "Bu iltifatları duymak için, neler yaptım ben majesteleri?"
"Ne kadar sinir bozucu olduğunu unutmuşum..."
"Zevkten dört köşeyim!" Büyük kahkahası salonda yankılandı resmen.
Gerçekten de sinirle doluştu bünyem. Elimden gelse şu an onu dövebilirdim. Daha önceden de beni sinirlendiği olmuştu, ama şu an daha ayrı şekilde öfkeliydim ona. Her sözüme, apayrı cevabı vardı resmen. Ve hiçbir açıdan altta kalmıyordu.
Koltuğa oturup hiçbir şey demeden bekledim bir süre. Aynı şekilde o da oturdu. Ve her zaman yaptığı gibi, yavruyu yanına çağırıp, kendi kafasında oyunlar oynatmaya başladı.
Yaklaşık bir saat boyunca öyle kalmıştık. Uykusu gelen köpek yuvasına çekildiğinde televizyonda gezinip saçma sapan yorumlar yapmaya başlamıştı. Bense, çok önceden mutfakta hazırlanmış yemeği, iki saatte, eğlenerek ve oyalanarak yeme planlarımı kağıt gibi kırıştırıp çöpe atmış, beş dakikada tıkanıp, dişlerimi fırçalamaya koyulmuştum.
Tüm o zaman zarfı boyunca sinirim gram oranda dinmemişti. Biraz fazlaydı bu öfke, ama yerleştiği yerden de çıkmıyordu. Belki de, geçmişte yaşadıklarımı hatırlattığı için dinmek bilmiyordu. Duygularla oynanması... Ciddiye aldığım kişinin benle oyun oynaması... Tahammül edemeyeceğim şeylerden biriydi.
Lavabodan çıkıp salona geçtim. Koltuktaki Aras'ın arka kısmında kaldım. "Ben uyuyorum," derken hiçbir duygudan eser yoktu sesimde.
"İyi geceler Kızıl Güzeli. Bu gece soğuk, üşürsen yanına gelebilirim."
Değindiği anlama bile takılmadan, tüm tavrımla cevap vermek istedim. "Çok yardımseversin ya..."
Bana dönüp, gözlerimin içine baktı. "Küs müyüz?"
"Aras, sen ciddi misin?" İki yana açtım ellerimi. "Gerçekten, çok zeki ve sinsi birisin, ama bazı şeyleri gerçekten anlamıyorsun."
"Ooo... Durum vahim desene." Olduğu yerden kalktığında, koltuğun etrafından dolaşmak yerine üstünden zıplayıp yanıma geldi. "Ciddiye alacağını düşünmemiştim Çırak." Gözlerimi tavanda gezdirip alt dudağımın iç bölgesini ısırdım. Bu hareketin beni sakinleştirmesini umdum. "Açelya... Gerçekten, beni ciddiye mi aldın?"
"Seni neden ciddiye almayayım?" Tek kaşımı kaldırıp sorduğumda dudak büzüp kafasını iki yana salladı.
"Ne bileyim? Beni ciddiye almazlar genelde." Saniyeler içinde solan gülüşünden bir kez daha yollayıp, devam etti. "Zaten ne geldiyse başıma, bu yüzden geldi."
"Yapma, lütfen bu kez yapma. Şu an sana gerçekten sinirliyim ve benim duygularımı kullanmanı istemiyorum."
Başını eğdi. "Duygusallık yaptığımı mı düşünüyorsun?" Gözlerime baktığında bir süre kaldım renklerinde. Ne zaman ciddi olduğunu anlayamıyordum. İçimden bir ses ise şu an ciddi olduğunu söylüyordu. Ama diğer bir ses de dikkatli olmam gerektiğini söylüyordu.
"Sen çok değişik birisin Sekhmet..." Kafamın dibinde uçuşan kuyruğu uzun düşünce bulutunu alıp, ona yönelttim. "Hakkındakileri bana anlatmaktan çekinmiyorsun, ama öyle bir şey yapıyorsun ki, hem cevap vermiş oluyorsun hem de cevabı daha derin bir yere gömüyorsun," sözlerim karşısında hiçbir karşılık vermeden yalın bir tebessümle gülümsedi sadece. Yüz tuvalinde resim olunan sanat, çok başkaydı. "Cevaba giden harita yolu yine sen de kalıyor," diye bitirdiğimde daha da genişletti gülüşünü.
"Beni nasıl böyle iyi açıklayabiliyorsun?"
Dudağımı sola kıvırıp gülümsedim. "Eee... Boşuna mı Çırak diyorsun?"
Havalanan kaşları, dudaklarını da beraberinde çekti. Kalın dudaklarını altındaki dişleri de boy gösterdi hatta. Bu söylediğim şeyin onu o kadar çok mutlu edeceğini tahmin bile edemezdim, ama bu şekil gülüşü mutlu hissettirmeye başlamıştı beni.
"Size karşı uzun süre sinirli kalamamak, beni deli ediyor," yakınan sesimi duyurduğumda, aralık dudakları altından minik bir kıkırtıyı kapı dışarı etti.
"Bu da gizli formül."
"Siz ve gizemimiz, beni yedi bitirdi zaten." Sözlerimin sonunu onun gibi gülerek bitirdim. "Her neyse, ben gerçekten uyumalıyım," dedikten sonra bir müddet daha baktım ona. Ekstra bir şey söylemezken, arkamı döndüğüm sırada durdurdu beni.
"Açelya?"
"Hı?"
"Ben..." Düşen ses tonuna karşılık ona döndüm. "Bu kez, burada uyusan?"
"N-nasıl yani?"
Derin bir nefes alıp, dudak büzdü. "Uyumanı izlemek istiyorum." Eğdiği kaşları altından bir süre yanıt vermemi bekledi. Bu süre zarfında gözlerine bakmaktan başka bir şey yapmadığımda, küçük bir çocuk gibi aniden gevşedi bedeni. "Yemin ederim hiçbir kötü niyetim yok. İstersen meleği çağır, perde yaptır ya da kendini çembere al. Sadece uykunu izlemek istiyorum."
Söylediği karışık sözleri beyin hücrelerimi dansa kaldırmadan önce, yüz mimiklerini takip ettim. Alnına düşen siyah saçları gözlerine gölge düşürmüş olsa da, ilk kez bir berraklık buldum tehlikeli bal renklerinde. Teklifi her ne kadar tuhaf gelse de, sesi ve yüz ifadesi bambaşkaydı.
Usulca salladım kafamı. "Yorgan ve yastığımı alıp, geleyim."
Herhangi bir cevaba karşı hazır olan beden dili, olumlu onayı alınca yeniden canlanırcasına ışık buldu. Arkamı dönüp odama geçtikten sonra yorgan ve yastığı kucaklayıp, yeniden salona ilerlemeyen koyuldum.
Odadan çıktığım an karşımda beliren Aras, anlayamadığım bir anda elimdekilere uzanarak, gülümsedi. Hareketleri sırasında, gerçek bir fâniden ayırt edilmeyecek mırıltıları, kalbimi bile güldürdü. "Şunları ben, şöyle... Heh!" Nihayetinde, kucağımdakileri kendi kolları arasına alıp, karşılık vermeme fırsat vermeden salona geçti.
Sessizce güldüm. Ardından ilerleyip salona geçtiğimde çift kişilik koltuğa serdiği yorganı güzelce düzenlemesini izledim. Yastığı eline alıp, bir süre bakıştıktan sonra baş uca koydu.
"Çok marifetlisin," şeklinde mırıldanıp, yanına ilerledim.
"Öyleyimdir." Göğsünü şişirip, yandan bir bakış attı. "Hadi, geç yat bakalım, rahat edecek misin?"
"Peki." Dediğini yapıp hazırladığı yatağın yanına geçtim. Yorganın ucunu kaldırıp uzandıktan sonra, yeni soğuğun girişine fırsat vermeksizin örttüm üzerimi. Sekhmet karşımdaki tekli koltuğa geçtikten sonra geriye yaslanıp karnının üzerinde bağladı kollarını. "Işık?" Soru sorar ses tonumun ardından, saniyeler içinde küçük bir cızırtıyla söndü lamba.
"Hadi uyu," dedi hemen sonra.
Sessizce, "Tamam," dediğimde, gülümseyip kapadım gözlerimi. Siyah manzaramda zaman sonra tuhaf şekiller gelip gitti, havai fişekler gösteri yapmaya başladı. Bu manzarayı yaşamayalı uzun süre olmuştu. Çocukluğumda, sırf bu manzara için bir köşeye kıvrılıp sıkı sıkıya kapatırdım göz çukurlarımı. O patlayan havai fişeklerle oyun yapardım kendime. Çoğu zaman hangi renkte olacaklarını kendim belirlemeye çalışırdım. Oluşan karışık şekillere anlamlar yükleyip hikayeler uydururdum. Sönük geçen çocukluğumun, en güzel olaylarından biriydi bu.
Eskiden, her şey daha basit ve güzeldi. Büyüdükçe basitliğimiz evrimleşiyor, dertlerimiz kabadayılaşıyordu. Hayat acımadan kırbaç vuruyordu. Şöyle bir acı gerçek de vardı ki; şu anımız eskiye oranla en ağır yıllarımız olsa da, geleceğe oranla en hafif olanıydı... İşte bu da hayatın acımasız olduğu diğer bir konuydu. Bu duruma alışmıştım. Çok önceden... Ve buna alıştığımın ilk gün, gerçekten büyüdüğümü anlamıştım.
Ardı arkası kesilmeyen düşüncelerimden sıyrılmak istercesine olduğum yerde kıpırdayıp sağ omzumun üzerine verdim ağırlığımı. Çok fazla zaman geçmeden sıkı sıkıya sarılmak için kucak açtığım uykum, dans ede ede yerleşti kollarımın arasına. Karanlığımda beliren uyku öncesi hayaller bulanıklaşırken, kulağıma gelen mırıltıyla beraber kalbimin yeniden gülümsemesiyle, tamamen bıraktım kendimi.
"İyi geceler Aras'ın Çırak'ı."



