Kendi içimde kaybolmuştum. Zil sesiyle başımı kaldırdım. Öğle arasıydı.Sınıfın gürültüsü yavaş yavaş artarken, defterimin üzerine düşen ışığın titreşimini izledim. Az önceki konunun yarım kalan cümleleri zihnimde silikleşmişti. Kalemimi usulca kapatıp çantama yerleştirdim. Koridor kalabalık ve hareketliydi. Kantin, kütüphanenin hemen yanındaydı; bu yüzden önce kahve almak için kantine uğradım. Barista beni tanıyordu, tek kelime etmeden “her zamanki” siparişimi hazırladı. Sıcak karton bardağı elime aldığımda, kahvenin kokusu anında zihnimi toparladı. Kütüphaneye girdiğimde sessizlik, dışarıdaki koşuşturmayı tamamen geride bırakmamı sağladı. Rafların arasında ilerlerken, eski kâğıt kokusu ve tozun hafif keskinliği havaya sinmişti. O an, koyu lacivert bir kitap dikkatimi çekti. Üzerinde altın rengi harflerle Astral Seyahatin Kapıları yazıyordu. Kapağının dokusu beklenmedik derecede yumuşaktı.Kitabı alıp pencere kenarındaki masaya oturdum. İlk satırlar, teorik bir tanım gibi görünse de alt metninde başka bir şeyler saklıydı: “Ruh, fiziksel bedeni terk ederek başka boyutlarda dolaşabilir.” Sayfalar ilerledikçe, nefes teknikleri, uyku evreleri, odaklanma yöntemleri… Hepsi sistematik, neredeyse akademik bir ciddiyetle aktarılmıştı. Aralarda, farklı bir elin eklediği kısa notlar göze çarpıyordu: “Zaman algısı değişir.”, “Geri dönüş yolu unutulmamalı.” Kahvem çoktan soğumuştu ama fark etmedim bile. Her ayrıntıyı zihnime işliyordum; sadece anlamak için değil, hatırlamak için okuyordum. Özellikle şu cümle, zihnime çakılmış gibi kaldı: “İlk denemede başarı olasılığı düşüktür; sabır, en önemli anahtardır.”İkinci zil çaldığında kitabı yavaşça kapattım. Kapağını son bir kez elimde tarttım, sanki ağırlığı sayfalarından değil, taşıdığı bilgiden geliyordu. Onu yerine bırakırken, az önce okuduklarımın zihnimde uzun süre kalacağını biliyordum.
Derse geri döndüğümde, profesör tahtaya uzun formüller yazıyordu. Gözlerim harf ve sembollerin arasında dolaşsa da zihnim kütüphanede kalmıştı. Söylenenleri not alıyor gibi yapıyor, fakat aralarda aklım tekrar o satırlara dönüyordu: “Zaman algısı değişir.” ve “Geri dönüş yolu unutulmamalı.” Dersin bitiş zili çaldığında, öğrenciler aceleyle sınıftan çıkarken ben biraz daha yavaş hareket ettim. Dışarıda hava hafif bulutluydu; kampüs yolunda yürürken, gökyüzünün gri tonları kitapta okuduğum imgelerle birleşti.Eve vardığımda, sessizlik bana iyi geldi. Çantamı kapının yanına bıraktım, montumu çıkardım. Yüzümü yıkarken aynada kendime kısa bir süre baktım; sanki gözlerimde başka bir derinlik vardı. Saçlarımı topladım, hafif bir bakım rutini uyguladım: nemlendirici, birkaç damla bitkisel yağ, sakinleştirici kokulu bir krem… Hareketlerim yavaştı; sanki acele etmemi gerektiren hiçbir şey yoktu.Odaya geçtiğimde loş ışıkta yatağımı düzelttim. Kitapta okuduklarım aklımda dönüp duruyordu. “Uyku evreleri” başlığı altındaki notları hatırladım: “Derin gevşeme ile başlar. Bilinç, bedenin ağırlığından sıyrılır.” Yatağa uzanırken bu cümleleri istemsizce tekrarladım.Gözlerimi kapadığımda karanlık, beklediğimden daha yoğun hissedildi. Sanki odadaki sessizlik, normalden farklı bir biçimde üzerime kapanıyordu. Nefesimi derinleştirdim. Bedenim, yavaş yavaş sıcak bir boşluğun içine çekiliyordu. Uyku ile uyanıklık arasındaki o ince çizgide, düşüncelerim ağırlaştı. Ve o anda, nereden geldiğini bilmediğim hafif bir uğultu duydum…