İçeriğe geç

Unutulmuş sözler

Bölüm 1 · 4 dk okuma

Unutulmuş sözler

Bölüm 1

1. BÖLÜM: Hatıraların Ağırlığı

İnsan, hayatının dönüm noktası olan o büyük fırtınalardan hemen önce, her şeyin ne kadar sakin olduğunu ancak iş işten geçtikten sonra anlarmış. Nil için de o haziran sabahı, takvimdeki sıradan, hatta fazlasıyla umutlu günlerden biriydi.

Odasının penceresinden dışarıya, gökyüzünü yavaş yavaş kaplayan gri bulutlara baktı. Hava biraz serindi ama Nil’in içi kıpır kıpırdı. Bugün o gündü. Aylardır, hatta belki de yıllardır beklediği, o çocukluk masalının gerçeğe dönüşeceği gün. Ata’yla buluşacaklardı.

Yatağının kenarına oturdu ve sağ elinin başparmağıyla boynundaki ince gümüş kolyeyi yokladı. Kolyenin ucunda, birbirine geçmiş iki küçük halka vardı. Yıllar önce, henüz adımları bu kadar büyük değilken, mahallenin o eski, tozlu sokağında Ata’nın kendi elleriyle boynuna taktığı o kolye… “Büyüyünce sevgili olacağız, tamam mı? Birbirimizi hiç bırakmayacağız…” demişti Ata, çocuksu bir ciddiyetle. Nil o gün o sözü kalbinin en derin yerine kazımıştı. Ata büyümüştü, Nil büyümüştü ve Nil, kalbini o sokağın dışındaki hiçbir adama açmamıştı. Kendini bildi bileli sadece Ata’yı beklemiş, hayatını o sözün etrafına örmüştü.

Telefonunun titremesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Ekranda Mia’nın adını gördü. Telefonu kulağına götürür götürmez Mia’nın o her zamanki aceleci, enerjik sesi odada yankılandı:

"Nil! Ne yapıyorsun, hazırlandın mı? Bak, hava bozuyor, yağmur indirmeden çık bence."

Nil hafifçe gülümsedi. "Hazırlanıyorum canım. Saçımı falan hallettim, çıkacağım şimdi. Ata’yla sahildeki o eski kafede buluşacağız."

Hattın diğer ucunda birkaç saniyelik bir sessizlik oldu. Mia’nın o neşeli, enerjik ses tonu aniden yerini buz gibi bir soğukluğa ve bıkkınlığa bıraktı. Modunun bir anda düştüğü telefonun sinyalinden bile hissediliyordu. Mia, Ata’nın adını duyduğu an nefreti yüzünden okunurdu zaten.

"Yine mi Ata?" dedi Mia, sesindeki o memnuniyetsizliği hiç gizlemeyerek. "Nil, gerçekten anlamıyorum seni. Çocukluktan beri şu çocuğun peşinde harcadığın zamana yazık. Sırf aynı mahallede büyüdünüz diye adamı hayatının merkezi yaptın."

Nil iç çekti. Mia'nın Ata'dan nefret etmesine, ona karşı hep böyle mesafeli ve ters olmasına alışıktı. "Mia, lütfen yapma böyle. Bugün bizim için önemli bir gün olabilir."

Mia telefonda gözlerini devirmiş gibi bir ses çıkardı. "Aman iyi, neyse... Ne haliniz varsa görün. Dikkat et kendine, buluşunca yazarsın." diyerek telefonu Nil'in suratına kapatmaktan hallice kapattı.

Nil telefonu masaya bırakırken kafası karışsa da neşesini bozmadı. Mia’nın bu korumacı ve Ata’yı sevmeyen tavırlarını bugünlük görmezden gelebilirdi. Aynada kendine son bir kez baktı, dudaklarına hafif parlatıcısını sürüp çantasını aldı ve heyecanla evden çıktı.

Sahildeki o eski, ahşap sandalyeli kafeye geldiğinde Ata çoktan gelmiş, masada oturmuş telefonuna bakıyordu. Nil onu görür görmez kalbinin ritmi hızlandı. Masaya doğru yürüyüp tam karşısına oturdu.

"Selam," dedi Nil, gözlerinin içi parlayarak. "Çok bekletmedim umarım?"

Ata kafasını telefondan ağır ağır kaldırdı. Yüzünde ne bir heyecan ne de Nil’i gördüğüne dair sıcak bir tebessüm vardı. "Yok, yeni geldim ben de," dedi düz, tamamen duygusuz bir sesle. Telefonu ekranı aşağıya gelecek şekilde masaya bıraktı ama aklı hala oradaydı.

Nil, aralarındaki bu buz gibi havayı dağıtmak için hemen masanın üzerindeki o eski detaya dikkat çekti. Burası çocukken dondurma yemek için kaçtıkları kafeydi.

"Hatırlıyor musun?" dedi Nil, ellerini masanın üzerinde birleştirip heyecanla Ata’ya doğru eğilerek. "Şu köşedeki masada oturmuştuk on üç yaşındayken. Hatta sen dondurmanı üstüne dökmüştün de saatlerce ağlamıştın. Ben de sana benimkini vermiştim." Nil hafifçe güldü, gözleri Ata’nın gözlerinde o eski günlerin kıvılcımını aradı. "O gün bana bir söz vermiştin, büyüdüğümüzde buraya el ele geleceğiz diye..."

Ata, sanki Nil dünyanın en saçma, en önemsiz şeyinden bahsediyormuş gibi boş ve anlamsız gözlerle baktı. Tam bir mal gibi kalmıştı. Garsonun getirdiği çay bardağını tabağında hafifçe çevirirken umursamaz bir tavırla mırıldandı:

"Hangi gün? Hatırlamıyorum ki Nil. Çocukmuşuz işte, ne bileyim ben... Amma abarttın sen de."

Nil’in içindeki o kocaman neşe balonu hafifçe söner gibi oldu ama pes etmedi. Belki de sadece utanıyordu, üsteliyordu. Boynundaki kolyeyi parmaklarının arasına alıp öne doğru çıkardı. "Peki bunu da mı hatırlamıyorsun? Bu kolyeyi... Büyüyünce sevgili olacağız demiştin Ata. Ben o günden beri bu kolyeyi hiç çıkarmadım. Biz artık büyüdük. Yani diyorum ki... artık o çocukluk sözünü gerçeğe dönüştürmenin, sevgili olmanın zamanı gelmedi mi?"

Nil kalbini tamamen açmış, tüm masumiyetiyle avuçlarının içine bırakmıştı. Ata ise karşısında aşık bir kadın değil de canını sıkan, onu darlayan biri varmış gibi oflayarak arkasına yaslandı. Söylenenleri zerre anlamıyor, Nil’in heyecanını idrak bile edemiyordu. Bakışlarını Nil’den kaçırıp denize doğru çevirdi.

"Nil, gerçekten yine başlama lütfen," dedi canı sıkılmış bir sesle. "Ne kolyesi, ne sevgili olması ya? Çocukken söylenmiş, öylesine, oyun gibi şeyleri önüne koyup duruyorsun sürekli. Biz arkadaşız, aynı mahallede büyüdük diye niye her şeyi buraya bağlıyorsun? Gerçekten çok çocukça davranıyorsun bazen. Büyü biraz."

"Çocukça mı?" dedi Nil. Sesi aniden kısıldı, göğsüne ağır bir taş oturdu. "Ben o sözü oyun sanmamıştım..."

Ata ise onun bu kırgınlığını, gözlerinin dolmasını zerre umursamadan, sanki karşısındaki insanı az önce paramparça etmemiş gibi tekrar masadaki telefonuna uzandı. "Neyse ne, kapat şu konuları artık. İçim şişti valla."

Nil, karşısındaki adamın bu duygusuzluğuna, onun anılarını bu kadar kolay ve aptalca çiğnemesine bakarken gözyaşlarını tutmak için dudaklarını ısırdı. Ata hiçbir şey anlamamıştı. Nil ise henüz arkasından dönecek olan o asıl büyük oyundan, Ada'nın sinsi planlarından ve ileride hayatını tamamen değiştirecek, ona gerçek aşkı öğretecek olan Ege'den tamamen habersiz, sadece tutulmayan o sözün ve karşısındaki adamın odunluğunun acısıyla baş başaydı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.