İçeriğe geç

Unutulmuş Güçler

Bölüm 1 · 5 dk okuma

Unutulmuş Güçler

Bölüm 1

Kolyenin sırrı

Yüzyıllar önce, insanlık henüz yürümeyi bile tam öğrenmemişken, evrende büyük bir güç saklıydı. Gökyüzüyle yerin, ateşle suyun, yaşamla ölümün sınırları belirsizdi. O zamanlarda, evrenin yaratıcısı Tanrı, insanlara büyük bir sorumluluk vermek istedi.Uzak, gizemli ve unutulmuş bir mağaranın derinliklerine, evrenin temel elementlerine ait güçleri mühürledi: ateşin hırçın ruhu, suyun sakin özü, havanın özgür esintisi ve ölümün soğuk karanlığı… Bu güçler, insanlara ruh olarak bağlandı, ama gerçek sınırları ve doğası insan aklının erişemeyeceği bir sır olarak kaldı. Zamanla, bu güçler yalnızca en seçkinlerin kalbine dokundu. Bazıları iyilik için kullandı, bazıları ise karanlık emellerine alet etti. Fakat güçlerin kaynağı olan mağara ansızın yeryüzünden silindi; bir daha bulunamadı. Güçler de insanlardan gizlendi. Bazıları kalplerde hapsoldu, kimi sonsuz karanlığa gömüldü. Bu güçleri taşıyanların pek çoğu ya eridi, ya karanlıkta kayboldu. İnsanlık, bu kadim sırları ve güçleri unutmaya başladı. Ama iyilik için mücadele edenler, efsaneleri ve bilgileri kitaplara kaydetti; zamanla onlar da tozlandı. Ancak şimdi, o efsanevi güçler yeniden uyanıyor; doğru zaman, doğru beden ve doğru ruhu bekliyor.Ben kendimi hep normal bir kız olarak görürdüm. Şehrimde sürekli efsaneler dolaşırdı: güç sahipleri, kutsal emanetler, şanslı insanlar… Ama ben hep bunları saçma bulurdum, komik hikayeler olarak karşılardım. Ailem de pek inanmazdı. Yalnızca bize yadigar kalan bir kolye vardı. O kolyenin bir güç sahibi tarafından ailemize emanet edildiği söylenirdi. Ben ise hep, “Bir kolye işte, ne var bunda?” diye düşünürdüm. Dedem o kolyeye çok önem verirdi. Onun bakımını yapar, yanında eski, dilini bilmediğim bir kitap tutardı. Kitap, kolyenin bakımına dair talimatları içerirdi. Çocukken onu izlemeyi severdim, çok eğlenceliydi. Ama zamanla ilgim azaldı, artık pek yanına gitmez oldum. Ta ki bir gün dedem beni çağırana kadar…Yanına oturdum, kolyeyi dikkatle temizlemeye başladı. Kolye gerçekten etkileyiciydi; rengi biraz soluktu, sanki ruhunu kaybetmiş gibiydi. Belki de sadece çok eski olduğu içindi. Dedem, eski kitabı eline aldı ve dilini bilmediğim sayfaları okudu. Sonra bana döndü ve sordu: “Bu kolyeyi beğendin mi?” “Evet, çok güzel.” dedim. Gözleri parladı ve başladı anlatmaya: “Bir efsane var. Yüzyıllar önce, insanlık henüz tam yürümeyi öğrenememişken, Tanrı onlara büyük bir sorumluluk verdi. Gizli bir mağaraya ateşin, suyun, havanın ve ölümün güçleri mühürlendi. Bu güçler seçilmişlere ruh olarak bağlandı. İyilik ve kötülük için kullanıldı. Sonra mağara kayboldu, güçler nesilden nesile aktarıldı ama unutuldu. Şimdi o güçler yeniden uyanıyor…”Sonra gözlerindeki ciddiyetle ekledi:“Bu kolyeyi artık sen koruyacaksın, bundan sonra bu sorumluluk sende.”“Hayır, dede, ben istemiyorum. Böyle bir yükü taşımak istemem. Ya bir şey olursa?” diye itiraz ettim.O ise gülümsedi ve dedi ki:“Artık yaşlandım, bu görevi sana devretmem gerekiyor.” Ne kadar dirensem de ikna edemedim. Kolyeyi boynuma taktım ve ertesi gün okula gittim. Ama aklımda tek bir soru vardı: O eski kitapta, kolyemin resmi ve yanında garip yazılar vardı. Merak ediyordum, acaba ne yazıyordu? Okula gittim. Her zamanki gibi dersler başladı, insanlar konuşuyor, öğretmenler anlatıyor, zaman akıyordu. Ama aklım hâlâ o eski kitaptaydı. Sayfalarına dokunurken hissettiğim o yabancılık, ama aynı zamanda tanıdıklık… sanki bir şey beni içine çekiyordu. İçimde bir dürtü belirdi: “Kütüphaneye git. Belki bir şey bulursun.”Ders zili çalar çalmaz kütüphaneye gittim. Raflar arasında gezinirken parmaklarım içgüdüsel olarak bazı kitaplara yöneliyordu. Bu efsane… sandığımdan çok daha yaygın anlatılmıştı. Tarihi kitaplar, söylenceler, eski toplumların kayıtları… Hepsi bu güçlerden bahsediyordu. Derken bir metinde karşıma çıkan bir cümle, içimdeki dünyayı yerinden oynattı:“Yüzyıllardır uyanmayan ateş gücü, yalnızca bir ruhun kendini kabul etmesini bekliyor olabilir.”Gözlerimi yazıya kilitledim. Kalbim biraz daha hızlı atmaya başladı. İçimden, farkında olmadan fısıldadım:“Keşke ben olsam.”Ama hemen ardından kendime geldim. Bu çok zor bir sorumluluk olurdu… Hem ben kimdim ki? O an bir şey oldu. Sanki boynumdaki kolyeden hafif bir sıcaklık, bir enerji dalgası yayıldı. Etraf bir anlığına sessizleşti. Ve… bir his. Keskin, derin, tarif edilemez. Sırtımda birinin olduğunu hissettim. Altıncı his gibi değildi bu, daha kuvvetliydi. Usulca başımı çevirdim gerçekten biri vardı.Bir öğretmen. Bana dikkatle bakıyordu.Göz göze geldik. Hafifçe başımla selam verdim, sonra hemen önüme döndüm. İçim titremişti. O mesafeden o bakışı nasıl fark etmiştim? Bu son zamanlarda bende bir şeyler değişiyordu. Duyularım sanki… keskinleşmişti.Raflara yeniden döndüm. Bir kitap hakkında fısıltılar duydum. Önemliymiş, kayıpmış, içinde güçlerle ilgili bilgiler ve semboller varmış. Anlamsız bir şekilde içimden bir ses, “O kitap dedeminkine benziyor,” dedim. Zil çalar çalmaz koşarak eve gittim. Dedem evde yoktu bu bir fırsattı. Eski sandığı açtım, kitabı aldım. Ellerim titreyerek sayfalarını çevirdim. Gerçekten de kolyeme benzeyen, hatta daha parlak, daha canlı mücevherler çizilmişti. Sayfaların yanları yazılarla doluydu ama o yazılar… bilinmeyen harflerle yazılmıştı.Sonra gözüm masanın altındaki küçük çekmeceye takıldı. Çekinerek açtım işte oradaydı: Bir çeviri alfabesi. Eski yazıların karşısında Türkçe anlamları vardı. Hemen telefonumla fotoğrafını çektim ve her şeyi yerli yerine koydum. Kimse beni görmemişti. Bu, ilk defa bir sırrı gerçekten saklıyordum.Odaya geçip defterime alfabeyi yazdım. Harf harf, anlam anlam ezberlemeye başladım. Bu yazıyı çözecektim. Ne olursa olsun.Çünkü artık sadece bir efsane değildi bu.Artık bu hikâyenin bir parçasıydım.Artık çeviri alfabesine oldukça hâkimdim. Sayfaları eskisi kadar yavaş çevirmiyor, harfleri hızla okuyabiliyordum. Ama yolun başındaydım, biliyordum. İşim henüz bitmemişti. Kitabı dikkatlice yerine koydum, kalktım ve hazırlanarak okula doğru yola çıktım.Yolda Gizem’le karşılaştım. En yakın arkadaşımdı, beni görünce sevinçle yanıma koştu. Sarıldık, güldük, her zamanki gibi. Ama o sırada bir şey oldu.Gizem’in gözleri boynumdaki kolyeye takıldı. “Kankaaa, ohaaa! Bu kolyeyi nereden buldun? Acayip güzelmiş! Hadi ver de ben de bir takayım!” dedi. Sesi heyecanlıydı ama içinde çocukça bir heves vardı sadece. O an içimde sebepsiz bir öfke kıvılcımı parladı. Sert, yakıcı, ama kontrolsüz. Neden böyle hissediyordum? Gizem sadece kolyemi takmak istemişti, hepsi bu.Oysa ben… “Tamam, al.” dedim, kolyeyi ona uzattım.Gizem kolyeyi eline alır almaz acı dolu bir çığlık attı. “AH! Elim yandı!” diye bağırdı ve kolyeyi hızla elime bıraktı.Bir an neye uğradığımı şaşırdım, sonra istemsizce gülmeye başladım.“Saçmalama Gizem, kolye nasıl yakabilir ki?” dedim.Gizem somurtarak bana baktı. “Numara yapmadım, cidden yaktı.” dedi. İçimdeki öfke, bir anda yok oldu. Sanki o an kolye bana, “Bu benim sahibim” der gibiydi. Ama o ses gerçek miydi, yoksa iç sesim miydi… bilmiyordum. “Al hadi, kolyeyi ben takayım sana.” dedim.Boynuna kolyeyi ben taktım. Birkaç saniye sonra Gizem huzursuzlandı ve kolyeyi çıkardı.“Al geri, zaten bir kere yaktı, tekrar yapmasın. Gerek yok.” dedi. Ben de hafifçe güldüm, “Abartma ya, tamam.” diyerek kolyeyi boynuma taktım ve kıyafetimin içine, içgüdüsel bir hareketle sakladım. Sonra sınıfa geçtik.Gizem’le sıradan şeylerden konuşuyorduk. Dünden kalan dizi bölümleri, öğretmenin verdiği ödevler, kantin çayı derken… sınıf kapısı aniden açıldı. İçeriye öğretmenle birlikte biri girdi. Bir çocuk.Ama bu, sıradan bir öğrenci değildi. Onunla ilk kez karşılaşıyor olmama rağmen, varlığı içimde bir şeyleri titretti. Sanki kolye, onun gelişiyle birlikte yeniden ısınmış gibiydi. Kalbim, normalden daha hızlı atmaya başladı.Bu çocuk kimdi? Neden böyle hissetmiştim?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.