Gözlerimden aşağı, çeneme kadar gelen ve beni rahatsız eden uzun nemli kızıl saçlarımı düzeltmeye yeltenmedim bile.
Tch.
Artık kaç kere öldüğümü saymayı bıraktım sanmıştım ama bunun 779. Olduğu çok açık.
Daha fazla saymaya gerek yok. Daha fazla kafa yormaya. Daha fazla enerji tüketmeye. Gerek yok. Burdan kaçış olmadı ve olmayacak.
Yağmurun altında ölümümü bekliyorum. Üzerimdeki kan asla bir kan olmadı. Vücudum içinde dolaşan "kan" ın kokusu kan gibi değil. O kan değil.
Sanırım bu insan olmadığımın kanıtı.
Ne olduğumu, neyden yapıldığımı, hayat amacımı, bu deneydeki rolümü, nasıl diriltildiğimi, gerçekten ölüp ölmediğimi ve aslında bunun bir rüya olup olmadığını bilmiyorum.
779. Kez ölürken, aklımdaki tek düşünce "acaba sonraki hayatımda ne kadar çabuk ölebilirim" di.
Ah... Yeteri kadar ısındım. Her seferinde bir şöminenin başında, hiçbirşey hatırlamayan Lucas'ın karşısında uyanıyorum. Sanki bizi diriltmişler yerine zamanı başa sarmışlar gibi.
Bu işkence asla son bulmuyor...
Kaçış yolu aramanın bir faydası yok.
Hayır.
Yaşamak istiyorum.
Ölümle yeniden doğum arasındaki "rüya" larımdaki annemi görmek istiyorum ama... acaba benim bir annem var mı ki?
Sarı parlak gözlerimden gözyaşı ile beraber son umut kırıntım da dökülürken, göz yuvalarımda ışıksız büyük bir iris dışında bir şey kalmadı.
"Ah... Ağlıyor... Musun? Kabus mu gördün yoksa?" diye sordu Lucas.
Hm? İlk defa konuşmayi farklı başlatıyor. Hep adımla başlatırdı.
"Yok aslında... İyiyim..." dedim.
"Ah... Yüzün pek öyle söylemiyor."
"İyiyim dedim, Lucas." diye hızlıca cevapladım ateşi körüklerken.
...
Sessizlik.
Ne zaman adını söylesem aynı tepkiyi veriyor. Bu bir kitabı defalarca okumak gibi. O kadar fazla okursun ki replikleri ezberlersin. Ama ne kadar sevsen de o kitabı, yine de artık sıkıcı gelir. Aynı şey işte. Hangi soruya nasıl cevap vereceğini biliyorum. Hangi duyguya nasıl tepki vereceğini biliyorum. Biliyorum. Herşeyini. Adamın kullanım kılavuzuyum resmen.
Yavaşça ayağa kalkıp yeşil duvar kağıdına elimi süre süre gezdim odayı. Ayaklarımın altında gıcırdayan çürük tahtaların ve çıtırdayan ateşin sesi birleşip rahatsız edici, bir o kadar da rahat ve vahşi bir ortam oluşturmuştu.
Yavaşça pencereyi açtım. Dışarıda yağan yağmur önceki günkü ölümümü hatırlatmıştı. Şimdi hatırladım da... İlk defa yağmurda ölüyorum. Ölüm koleksiyonuma +1
"Geliyor musun?" dedim Lucas'a, bir ayağımı pencereden dışarı doğrultmuşken.
Siyah pelerinimin başlığını kafama geçirip pencereden aşağıya sert bir iniş yaptım. O caniler tarafından öldürülmektense vahşi doğada bir başıma ölmeyi yeğlerdim.
Yağmurun sesi ve ıslak çimen kokusu heryerimi sarmıştı ve yaklaşık birkaç saattir yürüyordum. Lucas da beni takip ediyordu ama endişeliydi ve tek kelime dahi etmemişti. Sessizdi. Çok sessizdi. Bu sessizlik bana derin bir huzur vermişti. Hayattaki zorlukları yavaş yavaş unutur gibi oldum.
"Artık...nereye gittiğimizi söyleyecek misin?" diye sessizliği bozdu Lucas.
"Hm... Aslında gittiğimiz belirli bir yer yok. O eski kulübede biraz daha kalsaydık ölürdük. Ben de çıkmayı tercih ettim."
"Ölür...müydük? Nasıl bu kadar emin olabilirsin ki?"
Yavaşça Lucas'a doğru yaklaştım. Sağ elimi göğsüne doğru getirip bastırdım. Bastırdıkça adamın yüzü tuhaf bir hal aldı.
"Bu his tanıdık geliyor mu? " diye sordum.
"Biri beni bıçaklıyormuş gibi... ölüyormuşum gibi hissettiriyor."
"Bunun nedeni daha önce hep göğsünden bıçaklanarak öldürülmüş olman."
"Ne?"
"Biliyor musun, daha önce öldün. 779 defa. Aslında, bu benim ölme sayım. Seninki daha fazla veya daha az olabilir ama ortalama bu sayıda."
"Sen neyden bahse-"
"Bekle."
Uçsuz bucaksız ovanın uzak köşelerinden at nallarının ritimli sesi geliyordu. Adem'in çok sevdiği atı Benno'nun ayak sesleriydi bunlar. Adem, ben her kaçtığımda Benno ile beni bulmaya gelirdi. Bu teknolojik dünyada ulaşım için at kullanan tek kişinin o olduğunu düşünürdüm hep.
Lucas'ı kolundan tutup koşmaya ve onu da peşimden sürüklemeye başladım.
"Adım seslerini duyuyor musun? Bizi takip ediyorlar, beni takip et ve onlara yakalanmadığından emin ol." dedim umursamaz bir sesle.
Yağmurun, atın, çimenin, otların, ovada koşan iki zavallı çocuğun sesleri birbirine karışırken, bir efsun gibi ortaya çıktı güneş.
Parlıyordu. Kızın ve oğlanın yüzünü aydınlatıyor, içlerini bir huzurla dolduruyordu.
Yavaşladım. Ufuktan usulca doğan güneşi izledim. Yağmurun durmadan önceki son damlalarını, hızla yaklaşan atın adımlarını dinleyerek ufka hayranlıkla baktım.
İlk defa... güneşin doğuşunu görüyorum. Aslında, ilk defa güneşi görüyorum.
İlk defa, sabaha kadar yaşayabildim.
Güneş aklımda bir soru oluşturdu. İlk defa değiştirmiştim. İlk defa bu kadar uzun süre dayanmıştım. İlk defa hayatım 2 saatten uzun sürmüştü. Tam 7 saat 16 dakika. Bu sarı parlak gözlerimin yeniden umutla parlamasına neden oldu.
Belki de kaçmak mümkündür? Bu deneyi yapanlar insan, ben değilim. 779 defa ölümü tattıktan sonra hala ayakta olan kızgın bir ateşim ben. Onlar mı beni durduracak? Hah! Yapamazlar. Bu bir deneyse, başka denekler de olmalı. Başka denekleri bulup...
Burdan
Kaçabilir miyim?
Devam edecek...
Yazar notu: Yine betimleme yazdım mk. TARİHÇİ BETİMLEME OKUTMA ARTIK YEĞTERRR

