İçeriğe geç

Unutulanların Soyu

Bölüm 1 · 8 dk okuma

Unutulanların Soyu

Bölüm 1

Bölüm 1: Küllerin Altındaki Ses

Roma'da gecelerin insanı kandıran bir tarafı vardı. Gündüzleri her şey olması gerektiği yerde görünürdü; eski taş binalar, dar sokaklar, yüzyıllardır aynı meydanlara bakan kiliseler, turistlerin ellerinde telefonlarla dolaştığı kalabalık caddeler... Şehir, geçmişini saklamayı iyi bilen yaşlı bir kadın gibiydi. Her köşesinde başka bir hikâye vardı ama hiçbiri tamamını anlatmazdı. Geceleri ise bütün o gösterişli yüz çekilir, geriye taşların arasında unutulmuş başka bir Roma kalırdı. Sokak lambalarının sarı ışıkları ıslak kaldırımlara vurur, eski binaların duvarları gölgelerini uzatır, kapalı dükkânların vitrinleri karanlıkta boş gözler gibi görünürdü. Ben bu şehri seviyordum. Belki de fazla seviyordum. Çünkü insan bazen kendisini ait hissetmediği bir yerde, ait olduğu yeri aramayı bırakabiliyordu. Ben de uzun zamandır Roma'nın beni bir gün gerçekten kabul edeceğine inanıyordum. O geceye kadar.

Uyandığımda ilk fark ettiğim şey soğuktu. Odam normalden birkaç derece daha soğuk gibiydi ve üzerimdeki battaniyeye rağmen kollarımda ince bir ürperti dolaşıyordu. Gözlerimi açmadan önce birkaç saniye öylece yattım; rüyamın son görüntüsünü yakalamaya çalışıyordum. Bazen rüyalar uyanınca hemen dağılır, insanın zihninde yalnızca anlamsız birkaç parça bırakır. Benimki öyle değildi. Gördüğüm şeyi hatırlayamıyordum ama hissettiğim korku hâlâ içimdeydi. Sanki rüyamda bir yerden kaçmış, uyandığımda da kaçtığım şeyin beni takip edip etmediğini anlamaya çalışıyordum. Gözlerimi açıp tavana baktığımda odanın karanlığı karşıma çıktı. Perdenin arasından giren ay ışığı, tavanda soluk bir çizgi oluşturuyordu. Birkaç saniye boyunca nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Sonra komodinin üzerindeki telefonumu gördüm ve elimi uzatıp ekranını açtım. Saat 02.17'ydi.

Nedense bu saati görünce içimde tuhaf bir huzursuzluk oluştu. Telefonu kapatıp tekrar açtım. Aynı saatti. Birkaç saniye bekledim, ekranı yeniden kontrol ettim. Hâlâ 02.17 yazıyordu. Telefonun donduğunu düşündüm ve omuz silkip yatağın kenarına oturdum. O sırada odanın diğer ucundan çok hafif bir ses geldi. Önce önemsemedim. Eski binalarda geceleri her türlü ses duyulurdu. Ahşap genişler, boruların içinden su geçer, rüzgâr pencerelerin aralıklarından sızardı. Fakat bu ses bunların hiçbirine benzemiyordu. Sanki biri tırnağının ucuyla kapının tahtasına hafifçe vurmuştu. Bir kez. Sonra yeniden. İçimdeki bütün düşünceler bir anda sustu.

Kapıya baktım. Bir süre hiçbir şey olmadı. Ardından yine o ses geldi. Bu kez daha belirgindi. Yatağın üzerinde otururken kendimi çocukluğuma dönmüş gibi hissettim. Küçükken karanlık bir odada yalnız kaldığımda kapının arkasında birinin olduğuna inanırdım. Annem her seferinde bunun yalnızca hayal gücüm olduğunu söyler, sonra gelip yatağımın kenarında otururdu. O an annemi düşündüğüm için mi oldu bilmiyorum ama birden onun sesini hatırladım. Yumuşak, biraz yorgun ama her zaman sakin olan sesini. Annem öldüğünden beri bazı geceler onu rüyamda görürdüm. Fakat sesini bu kadar açık hatırladığım çok az olmuştu.

Kapıya doğru yürürken çıplak ayaklarımın altında taş zeminin soğuğunu hissettim. Elimi kapı koluna uzatmadan önce durdum. İçimde, sebebini açıklayamadığım bir tereddüt vardı. Sanki kapının arkasında ne olduğunu öğrenirsem artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordum. Sonra kapının öte tarafından bir fısıltı geldi.

“Seraphine.”

Elim havada kaldı.

Bir insanın kendi adını duyması garip bir şey değildir. Fakat bazen bir isim, söylendiği ses yüzünden anlamını değiştirir. Benim adımı söyleyen ses annemin sesiydi.

Bunu ilk anda kabul etmek istemedim. Birkaç saniye boyunca bunun yalnızca zihnimin bana oynadığı bir oyun olduğunu düşündüm. Sonra ses tekrar geldi ve dizlerimdeki güç çekildi. “Seraphine, kapıyı açma.” Annemin konuşurken kelimeleri biraz yumuşatmasını, son heceleri neredeyse fısıltıya dönüştürmesini tanıyordum. Altı yıl geçmiş olmasına rağmen tanıyordum. Annemin ölümünden sonra evde kalan eşyalarına dokunmaya bile uzun süre cesaret edememiştim. Kıyafetlerini, kitaplarını, yatağının başucundaki eski parfüm şişesini saklamıştım. İnsan birini kaybettiğinde geriye kalan şeylerin onu hayatta tuttuğuna inanıyor. Sonra zaman geçtikçe o eşyaların aslında insanı geçmişe bağlayan ipler olduğunu fark ediyor. Ben annemi unutmak istememiştim. Ama şimdi onun sesini kapımın arkasından duymak, hatırlamak istediğim her şeyden daha korkunçtu.

“Anne?” dedim. Sesim o kadar kısık çıkmıştı ki kendim bile zor duydum. Kapının arkasında birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra annemin sesi bir kez daha yükseldi. Bu defa daha telaşlıydı. “Beni dinle. Ne duyarsan duy, kapıyı açma.” Bir adım geri çekildim. Kalbim göğsüme öyle sert vuruyordu ki sesinin odanın içinde yankılandığını sanıyordum. Annem hayattayken bile bana böyle konuşmamıştı. O, korktuğunda bile sakin kalmaya çalışan bir kadındı. Beni korkutmamak için kendi korkusunu gizlerdi. Oysa şimdi sesinde korku vardı. Gerçek, çıplak bir korku.

Telefonum tam o anda çaldı.

Öyle yüksek bir ses değildi ama sessizliğin içinde bir çan gibi yankılandı. İrkilerek yatağa döndüm. Ekranda kayıtlı olmayan bir numara vardı. Birkaç saniye boyunca açıp açmamak arasında kaldım. Sonunda cevapladığımda karşı taraftan hiçbir şey gelmedi. “Alo?” dedim. Yine sessizlik. “Kimsiniz?” Birkaç saniye sonra bir erkek sesi duyuldu. Sesi sakin, hatta neredeyse soğuktu. “Kapıyı açma.” O anda elimdeki telefon ağırlaştı. “Sen kimsin?” diye sordum. “Bunun şu anda önemi yok.” “Benim numaramı nereden buldun?” Sesin sahibi cevap vermeden önce kısa bir nefes aldı. “Seraphine, beni dikkatle dinle. Kapının arkasında ne varsa, onun senin annen olmadığını bilmen gerekiyor.”

O cümleyi duyduğumda zaman sanki bir anlığına durdu. Gözlerim kapıya kaydı. Az önce duyduğum ses hâlâ oradaydı. Bu kez annem konuşmuyordu. Sessizlik vardı. Ama kapının altından yavaşça koyu renkli bir sıvı sızmaya başlamıştı. Önce bunun bir gölge olduğunu düşündüm. Sonra zemindeki taşların üzerinde ilerlediğini gördüm. Siyah, yoğun ve ışığın altında kırmızıya çalan bir sıvıydı. Ayaklarımın birkaç santim önünde durdu. İçgüdüsel olarak geriye çekildim. Telefonda konuşan adam bir şeyler söylüyordu ama artık onu dinleyemiyordum. Gözlerimi o sıvıdan ayıramıyordum. Çünkü sıvının üzerinde, sanki görünmez bir el tarafından çiziliyormuş gibi bir şekil oluşmaya başlamıştı. Önce bir daire, ardından dairenin içinde birbirine dolanan üç ince çizgi... Sonunda şekil tamamlandığında onu daha önce hiç görmediğim hâlde tanıdığımı fark ettim.

Vesper.

Soyadım.

Neden o kelimenin aklıma geldiğini bilmiyordum. Şeklin altında herhangi bir yazı yoktu. Yine de zihnimde kelime belirmişti. Vesper. Çocukluğumdan beri taşıdığım soyadım bir anda bana ait değilmiş gibi geldi. Annem bu soyadı neden hiç açıklamamıştı? Babam neden ailemiz hakkında konuşmaktan kaçınmıştı? Neden annem öldüğünde bana kalan tek şey birkaç kutu eski eşya ve yıllardır açmaya cesaret edemediğim bir sandıktı? O sandığı düşünmemle birlikte, telefonun diğer ucundaki adamın sesi tekrar kulağıma ulaştı.

“Seraphine, beni duyuyor musun?”

“Evet.”

Sesimin titrediğini fark ettim.

“Bana ne olduğunu söyle.”

Bu kez uzun süre cevap vermedi. Sonra çok alçak bir sesle, “Henüz değil,” dedi. “Ama sana söyleyebileceğim bir şey var. Bu gece yalnız değilsin.”

Telefonu kapattım.

Neden yaptığımı bilmiyordum. Belki daha fazla cevap duymaktan korkmuştum. Belki de yabancı bir adamın söylediklerine güvenmek, kapının arkasındaki sese güvenmek kadar anlamsız gelmişti. Bir süre odamın ortasında öylece kaldım. Sonra kapının kolu hareket etti.

Yavaşça.

Aşağı doğru.

Ben nefesimi tuttum.

Kapı açılmadı.

Kol tekrar eski yerine döndü.

Tam rahatladığımı sandığım anda kapının üzerinde ince bir çatlak oluştu. Tahta, içeriden biri yumruğuyla vurmuş gibi içeri doğru eğildi. Geriye doğru birkaç adım attım. Ne yapacağımı bilmiyordum. Telefonumu yeniden elime aldım, acil servisi aramayı düşündüm ama sonra ne söyleyeceğimi hayal ettim. “Merhaba, kapımın arkasında annemin sesiyle konuşan bir şey var ve kapımın altından siyah bir sıvı geliyor.” Muhtemelen birkaç dakika içinde kendimi daha da aptal hissetmemi sağlayacak bir ambulansın içinde bulurdum. Tam bu düşünce aklımdan geçerken kapı bir kez daha sarsıldı.

Bu kez tahta çatladı.

Ve dışarıdan gelen ses, annemin sesi olmaktan tamamen çıkmıştı.

“Bunca yıl seni sakladılar.”

Sözler kapının arkasından yavaşça geldi. “Ama artık saklayamazlar.”

Geriye çekildim. Dizlerim yatağın kenarına çarptı ve oturdum. Karşımdaki kapıya bakarken içimde bir şeyin değiştiğini hissettim. Korkunun yerini başka bir şey alıyordu. Öfke. Çünkü birileri benim hakkımda benden daha fazla şey biliyordu. Annem biliyordu. O yabancı biliyordu. Kapının arkasındaki şey biliyordu. Ben ise kendi hayatımın ortasında duran yabancıydım.

Sonra her şey bir anda sustu.

Kapının önündeki hareket kesildi.

Sokaktan geçen arabanın sesi yeniden duyuldu. Üst kattaki komşunun musluğu açıldı. Uzakta bir köpek havladı. Dünya normale dönmüş gibiydi. Fakat ben normalin artık ne olduğunu bilmiyordum.

Yavaşça ayağa kalktım ve kapıya yaklaştım. Bu kez kapıyı açmayacaktım. Sadece dinleyecektim. Elimi ahşabın üzerine koyduğumda beklemediğim bir şey oldu. Kapının içinden sıcaklık yayıldı. Ardından gözlerimin önünde bir görüntü belirdi. Nerede olduğumu anlayamadan kendimi karanlık bir ormanın ortasında buldum. Yağmur yağıyordu. Üzerimde uzun beyaz bir elbise vardı ve çıplak ayaklarım çamura batıyordu. Uzakta bir yapı yanıyordu. Gökyüzü kıpkırmızıydı. İnsanların çığlıklarını duyuyordum ama kimseyi göremiyordum. Sonra bir kadın önümde belirdi. Saçları yüzünün yarısını kapatıyordu. Bana yaklaştığında yüzünü gördüm.

Annemdi.

Fakat rüyalarımda gördüğüm annem değildi bu. Daha gençti. Yüzünde korku vardı ve alnından kan süzülüyordu. Bana bir şey uzattı. Yuvarlak, eski bir madalyondu. Üzerinde siyah bir gül sembolü vardı.

“Bunu sakla,” dedi.

“Kimden?”

Annem arkasına baktı. Ormanda bir şey hareket etmişti.

“Onlardan.”

“Kim onlar?”

Bana baktığında gözlerindeki korku öyle gerçekti ki rüyada olduğumu bile unuttum.

“Seraphine, seni bulurlarsa...” Cümlesini tamamlayamadı. Arkasından gelen sesle birlikte yüzü değişti. Beni iki omzumdan tuttu ve sertçe kendine çekti. “Koş.”

“Anne...”

“Koş!”

Bir anda gözlerimi açtım.

Odamdaydım.

Yerde oturuyordum.

Nefes almakta zorlanıyordum.

Ellerime baktım.

Avuçlarımın arasında soğuk bir metal vardı.

Bir süre ne olduğunu anlayamadım. Sonra yavaşça parmaklarımı açtım.

Rüyamda annemin bana verdiği madalyon elimdeydi.

O anda hayatım boyunca öğrendiğim bütün mantıklı açıklamalar anlamını yitirdi. Madalyonu parmaklarımın arasında çevirirken üzerindeki siyah gül sembolüne baktım. Yüzeyinde ince çizgiler vardı. Kenarlarında zamanla kararmış gümüş izleri bulunuyordu. Arka tarafında ise tek bir kelime kazılıydı.

Vesper.

Madalyonu boynuma götürdüm ama zinciri yoktu. Nasıl geldiğini açıklayamıyordum. Birkaç dakika önce elimde hiçbir şey olmadığından emindim. Buna rağmen onu avucumda tutuyordum.

O sırada dışarıdan bir çan sesi yükseldi.

Gece yarısını çoktan geçmişti.

Bir kilise çanıydı.

Sonra ikinci kez çaldı.

Üçüncü kez.

Dördüncüde, evin bütün ışıkları söndü.

Karanlıkta yalnız kaldım.

Pencereye doğru baktığımda karşı binanın çatısında bir siluet gördüm. Uzun boylu bir adamdı. Yüzünü seçemiyordum. Sadece bana baktığını hissediyordum. Perdeyi kapatmak için hareket ettiğimde adamın arkasında başka gölgeler gördüm. Bir değil, iki değil. Onlarca.

Sonra içlerinden biri başını kaldırdı.

Ve gözleri kırmızı bir ışık gibi parladı.

O an anladım.

Bütün bu süre boyunca korktuğum şey kapının arkasında değildi.

Dışarıdaydı.

Ve beni bekliyordu.

Ben ise henüz onların kim olduğunu, annemin neden bana yalan söylediğini, Vesper adının neden o madalyonda bulunduğunu ya da neden bütün bu insanların beni tanıdığını bilmiyordum.

Bilmediğim tek şey bunlar değildi.

O gece henüz bilmiyordum ki annemin ölümünü yıllardır yanlış hatırlıyordum.

Henüz bilmiyordum ki çocukluğumdan beri gördüğüm o rüyalar aslında rüya değildi.

Ve henüz bilmiyordum ki dünyanın dört bir yanında, birbirinden binlerce kilometre uzakta yaşayan bazı insanlar aynı gece uyanmış ve yıllardır görmedikleri bir sembolü yeniden görmüşlerdi.

Siyah gül.

Vesper.

Unutulduğu sanılan bir soyun işareti.

Ve o gece, ben farkında olmadan, yüzyıllardır kapalı duran bir kapının ilk kilidini kırmıştım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.