İçeriğe geç

UNUTULAN KAPI

Bölüm 1 · 6 dk okuma

UNUTULAN KAPI

Bölüm 1

BÖLÜM 1 — Kapının Önünde Uyanan Kız

Bazı kapılar açılmak için değil, ardında saklanan gerçeği korumak için vardır.

Lina gözlerini açtığında ilk fark ettiği şey soğuktu.

Soğuk, taş zeminden ince bir sis gibi yükseliyor, kıyafetlerinin arasından geçerek tenine işliyordu. Başının üzerinde bir yerde su damlıyordu. Her damlanın ardından koridorun derinliklerinde yankılanan tek bir ses duyuluyordu.

Damla.

Sessizlik.

Damla.

Sessizlik.

Lina doğrulmaya çalıştı. Şakaklarında keskin bir ağrı belirdi. Bir eliyle başını tutarken diğerini yere dayadı. Parmaklarının altında pürüzlü, buz gibi taşlar vardı. Avucuna ince bir toz bulaşmıştı; gümüş renginde, neredeyse ışık saçan bir toz.

Nerede olduğunu hatırlamıyordu.

Daha da kötüsü, buraya nasıl geldiğini de hatırlamıyordu.

Son hatırladığı şey neydi?

Bir ev mi? Bir sokak mı? Birinin sesi mi?

Zihnini zorladıkça düşünceleri karanlık bir suyun dibine çekiliyormuş gibi uzaklaşıyordu. Bir an için yağmur kokusu duyduğunu sandı. Ardından eski kitapların kokusu geldi burnuna. Sonra bir kadın sesi…

Lina, ne olursa olsun kapıyı açma.

Kız irkilerek başını kaldırdı.

— Kim var orada?

Sesi koridorda yankılandı. Cevap gelmedi.

Ayağa kalktığında dizlerinin titrediğini fark etti. Üzerinde koyu renkli bir ceket, siyah pantolon ve çamurla lekelenmiş botlar vardı. Saçları nemliydi. Ceketinin cebini yokladı. Telefonu yoktu. Cüzdanı yoktu. Kim olduğunu kanıtlayabilecek hiçbir şey yoktu.

Yalnızca sağ bileğinde ince, gümüş renkli bir bileklik bulunuyordu.

Bilekliğin üzerinde birbirine dolanan üç küçük işaret vardı: bir yıldız, yarım ay ve anahtar.

Lina parmağını işaretlerin üzerinde gezdirdiği anda bileklik ısındı.

Ve karanlığın içinden bir fısıltı yükseldi.

— Sonunda uyandın.

Lina donup kaldı.

Ses çok yakından gelmişti. Fakat koridorda kendisinden başka kimse yoktu.

Önünde, sislerin arasında devasa bir kapı yükseliyordu.

Kapı, siyaha çalan koyu bir ahşaptan yapılmıştı. Yüzeyi yaşlı bir ağacın gövdesi gibi çatlaklarla doluydu. Kenarlarını saran gümüş çizgiler, canlıymış gibi yavaşça parlıyor ve sönüyordu. Kapının üzerinde ne bir tokmak ne de sıradan bir kilit vardı. Tam ortasında, iç içe geçmiş halkalardan oluşan tuhaf bir sembol bulunuyordu.

Lina kapının yüksekliğini gözleriyle ölçmeye çalıştı. Üst kısmı karanlıkta kayboluyordu. Sanki taş duvarların arasına yerleştirilmiş bir kapı değil de başka bir dünyanın sınırıydı.

Bir adım attı.

Bilekliği yeniden ısındı.

İkinci adımında kapının üzerindeki sembol aydınlandı.

Üçüncü adımında ise Lina bir şeyi fark etti.

Kapının altından ışık sızıyordu.

Mavi değil. Beyaz da değil.

Sanki gece gökyüzünün en uzak köşesinde parlayan yıldızların ışığı, dar bir aralıktan bu dünyaya sızmaya çalışıyordu.

Lina elini kapıya uzattı ama dokunmadan durdu.

Az önce duyduğu sesi hatırladı.

Kapıyı açma.

— Buraya neden geldim? diye fısıldadı.

Kapı cevap verdi.

Bu kez ses, yaşlı bir kadının sesiydi. Yorgun, titrek ama tanıdık bir ses.

— Çünkü seni buldular, Lina.

Lina'nın nefesi kesildi.

Kendi adını duymak, karanlığın içinde bir ışık görmek gibiydi. En azından hâlâ kendisi olduğunu kanıtlayan bir şey vardı.

— Sen kimsin?

— Beni tanıyorsun.

— Hayır, tanımıyorum.

Kapının üzerindeki gümüş çizgiler birden söndü.

Koridorun sonundan bir ayak sesi geldi.

Lina arkasına döndü.

Bir adım.

Sonra bir adım daha.

Sislerin arasından siyah bir palto giymiş genç bir adam çıktı. Siyah saçları alnına düşüyor, gri gözleri loş ışıkta neredeyse gümüş gibi parlıyordu. Yüzü solgundu. Sağ elinde eski, gümüş bir anahtar tutuyordu.

Adam Lina'yı görür görmez durdu.

Bir an boyunca ikisi de konuşmadı.

Sonra adamın bakışları Lina'nın bilekliğine kaydı.

Yüzündeki ifade değişti.

Şaşkınlık değildi bu. Sevinç de değildi.

Korkuya benziyordu.

— Bu imkânsız, dedi.

Lina bir adım geri çekildi.

— Beni tanıyor musun?

Adam cevap vermek yerine elindeki anahtarı sıktı.

— Seni burada görmemem gerekiyordu.

— Bu, soruma cevap değil.

Adam başını kaldırdı. Gözleri Lina'nın gözlerine kilitlendi.

— Adın Lina, değil mi?

— Bunu kapı da söyledi. Başka bir şey biliyor musun?

Adamın çenesi gerildi.

— Evet.

— O zaman anlat.

— Şimdi anlatamam.

Lina öfkeyle güldü. Korkusunu bastırmak için yapabileceği tek şey buydu.

— Harika. Hafızamı kaybetmişim, nerede olduğumu bilmiyorum ve konuştuğum kapı bile benden daha fazla şey biliyor. Sen de hiçbir şey anlatamıyorsun. Gerçekten çok yardımcı oldun.

Adamın dudaklarının kenarı belli belirsiz kıpırdadı ama gülümsemedi.

— Ben Aras.

— Bunu sormadım.

— Birazdan soracaksın.

Koridorun duvarları sarsıldı.

Önce hafif bir titreşim oldu. Ardından taşların arasından ince çatlaklar yayıldı. Tavandan dökülen tozlar sisin içine karışırken kapının ardında derin bir uğultu yükseldi.

Aras'ın yüzü bir anda ciddileşti.

— Geri çekil.

— Neden?

— Çünkü kapı seni hatırladı.

— Bu ne demek?

— Burada cevap aramayı bırakıp koşmamız gerektiği anlamına geliyor.

Kapının ortasındaki sembol döndü.

Bir halka.

İkinci halka.

Üçüncü halka.

Sonra kapının üzerinde daha önce orada olmayan kelimeler belirdi. Harfler, Lina'nın tanımadığı bir alfabeyle yazılmıştı ama anlamları zihninde kendiliğinden oluştu.

HATIRLAYAN GERİ DÖNDÜ.

Lina yazıya baktı.

— Bu da ne?

Aras ona doğru yürüdü.

— Lina, beni dikkatle dinle. Ne duyarsan duy, kapının arkasından gelen sese cevap verme.

Tam o sırada kapının ardındaki kadın yeniden konuştu.

— Lina…

Bu kez ses daha yakındı.

— Küçüğüm…

Lina'nın kalbi göğsüne vurdu.

O kelimeyi tanıyordu.

Kimse ona küçüğüm demezdi.

Hayır. Birisi derdi.

Kimin söylediğini hatırlayamıyordu ama o sesin içinde yıllardır özlemini çektiği bir sıcaklık vardı. Bir evin ışıkları, mutfakta demlenen çay, omuzlarına örtülen yumuşak bir battaniye… Parçalanmış anılar bir anlığına zihninde belirdi.

Ardından yaşlı kadının sesi duyuldu.

— Bana söz vermiştin. Beni unutmayacaktın.

Lina'nın gözleri doldu.

— Büyükanne?

Aras'ın yüzündeki renk çekildi.

— Hayır, diye fısıldadı. Ona cevap verme.

Ama Lina çoktan kapıya yaklaşmıştı.

Kapının yüzeyine dokunduğu anda koridor kayboldu.

Lina kendisini karanlık bir odada gördü. Odanın ortasında küçük bir kız çocuğu duruyordu. Kızın saçları omuzlarına dökülüyordu. Elinde gümüş bir anahtar vardı.

Karşısında diz çökmüş yaşlı bir kadın, çocuğun yüzünü iki avucunun arasına almıştı.

— Bir gün her şeyi unutacaksın, diyordu kadın. Ama unutmak, gerçeğin yok olduğu anlamına gelmez.

Küçük kız ağlıyordu.

— Ya seni de unutursam?

Kadın onu kendine çekti.

— O zaman seni yeniden bulurum.

Görüntü çatladı.

Küçük kız başını kaldırdı.

Lina'ya baktı.

Ve dudaklarını kıpırdattı.

Beni bul.

Lina elini kapıdan çekti.

Bir çığlıkla yeniden koridora döndü. Dizlerinin üzerine düştü. Nefesi kesilmişti. Avucunun ortasında gümüş bir işaret parlıyordu.

Aras onu kaldırmak için eğildi ama Lina geri çekildi.

— Az önce ne gördüm?

Aras cevap vermedi.

— O kadın kimdi?

Sessizlik.

— Aras!

Genç adam gözlerini kapattı. Sanki söyleyeceği şeyin ağırlığını ölçüyordu.

— Büyükannenin kim olduğunu biliyorum.

Lina'nın boğazı düğümlendi.

— Nerede?

Aras kapıya baktı.

— Bilmiyorum.

— Bana yalan söylüyorsun.

— Keşke öyle olsaydı.

Kapıdan bir çatlama sesi geldi.

Ortadaki sembol ikiye ayrıldı. Gümüş çizgiler kapının yüzeyinde örümcek ağı gibi yayıldı. Sonra kapının altındaki yıldız ışığı söndü.

Her şey sessizleşti.

Aras, Lina'nın elindeki işareti gördüğünde bir adım geri çekildi.

— Hayır, dedi.

— Ne oldu?

— İşaret seni seçmiş.

— Hangi işaret?

Aras cevap vermeden önce karanlık koridorun derinliklerinden başka bir ses yükseldi. Bu kez ne bir kadının sesiydi ne de bir insanın.

— Anahtar sahibi bulundu.

Aras'ın elindeki gümüş anahtar birden karardı.

Ve kapının arkasından üç kez vuruldu.

Tak. Tak. Tak.

Aras, Lina'nın kolunu tuttu.

— Artık buradan gitmemiz gerekiyor.

— Neden?

Genç adam ilk kez korkusunu saklamadı.

— Çünkü bu kapının ardında seni bekleyen tek kişi büyükannen değil.

Kapı yavaşça aralandı.

İçeriden yıldızlarla dolu bir gökyüzü göründü. Uzaklarda, havada asılı duran kuleler ve ışıklarla çevrili bir şehir vardı. Şehrin üzerinde siyah bir gölge yükseliyor, yıldızları birer birer yutuyordu.

Lina o görüntüye bakarken zihninde tek bir cümle yankılandı:

Eve dönme.

Ardından ikinci bir cümle belirdi.

Çünkü evin artık orada değil.

Kapı kapandı.

Koridor karanlığa gömüldü.

Aras'ın elini kolundan çektiğini hissettiğinde Lina hâlâ olduğu yerde duruyordu.

— Beni nereye götürüyorsun? diye sordu.

Aras anahtarı cebine koydu.

— Sana kim olduğunu hatırlatabilecek tek yere.

— Nereye?

Genç adam karanlıkta ona baktı.

— Hafızasızlar Kütüphanesi'ne.

Sonra ekledi:

— Ama oraya vardığımızda benimle ilgili hiçbir şey hatırlamıyormuş gibi davranmalısın.

Lina kaşlarını çattı.

— Neden?

Aras yürümeye başladı.

— Çünkü oradaki herkes benim öldüğümü sanıyor.

Ve Lina, henüz adını bile bilmediği bir dünyanın kapısından uzaklaşırken, arkasındaki karanlığın içinden kendisine ait bir fısıltı duydu.

— Aras'a güvenme.

Bu kez ses büyükannesinin değildi.

Bu, Lina'nın kendi sesiydi...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.