Pers İmparatorluğu'nun kapıları ardına kadar açılmıştı. İssos'tan sonra şehirler bir bir teslim oluyor, Darius ise doğuya doğru çekiliyordu.
Mısır'a geldiğimizde savaşla değil, alkışlarla karşılandık. Memfis'in sokaklarında insanlar çiçekler atıyor, rahipler yeni fatihi kutsuyordu. İskender'in başına altın taç konulurken insanların arasına karışmıştım. Kalabalık sadece kralı görüyordu ama İskender'in gözleri kalabalığın içinde yalnızca birini arıyordu, beni.
Taç giyme töreni bittiğinde herkes kutlamalara katılmışken İskender ise ortadan kaybolmuştu. Nereye gittiğine dair çok düşünmemiştim, tahmin edebiliyordum çünkü.
Onu sarayın avlusunda bulduğumda her zaman olduğu gibi yine yalnızdı. Tek bırakmayacağımı biliyordu ya, bu yüzden beni gördüğünde sadece gülümsemişti. Parmakları arasında tuttuğu kadehteki içkiyi içiyorken "Buradasın." diye mırıldanarak oturduğu minderin bir boşluğuna da ben oturdum.
"Kalabalık yoruyor."
Yorduğundan değil, sevmiyordu. Babası yaşadığı zamanlar insanlarca takdir edilmek için kalabalıkta dururdu ama şimdi buna gereği yoktu. O şu an burada olsa bile sokaklarda insanlar onun adıyla zaten kutlamalar yapıyordu.
"Günün kahramanı sendin ama."
Hafifçe güldü. "Hayır." dedi ve elindeki kadehi yere bıraktı.
"Hayır mı?"
Elinin birini mindere yaslayıp diğer eliyle saçlarıma uzandı ve başını omzuna doğru eğdi. "Bugün herkes önümde çiz çöktü." Dudaklarını ıslattı. "Bir tek sen eğilmedin."
Bu sözleri gülümsetmişti. Ben onun önünde hiçbir zaman eğilmemiştim. Ne zaman kılıçlarla alıştırma yapsak ona karşı yenilmemiş, dağların eteklerinden aşağı doğru koşarken beni geçmesine izin vermemiştim. Sırf o kral diye bunları yaparsam, onu kandırmış olurdum.
"Çünkü seni tanımadan önce kral değildin."
Bu sözlerim, İskender'in yüzünde çocukluğundan beri taşıdığı o samimi gülümsemeyi yeniden ortaya çıkarmıştı. Bir tebessümü bile özleyebileceğimi ben, o an fark etmiştim.
...
Birkaç hafta sonra İskender yeni bir karar verdi. Siwa'ya gitmek istiyordu. Ancak generaller bu fikre karşıydı çünkü bahsedilen Siwa, sadece bir çöldü. Generallerden biri, "Bu yol tehlikeli." dediyse de İskender'in cevabı kısa ve netti. "Yine de gideceğiz."
Bu ani kararının nedenini sormamıştım. Şu vakte kadar nereye gitmek istediyse karşı çıkmamıştım. Söz vermiştim ona. Nereye giderse gitsin peşinden gidecektim.
Gittiğimiz çöl, gündüzleri kavurucu sıcaktı. Geceleri ise soğukluk insanın kemiklerine işliyordu. Suyumuz gün geçtikçe azalıyor, askerler yorgun düşüyordu.
Yine kamp kurduğumuz bir gece kendimi ayrı kalamadığım İskender'in çadırının önünde bulduğumda, onu dışarda görmüştüm. Elindeki Homeros'u okuyordu. Onu öyle görünce kısa bir an, çocukluğu canlandı gözümde. O satırları okurken ki ciddeyeti hiç değişmemişti.
"Onu yanında taşımaktan hiç vazgeçmedin." Sesimi duyduğunda başını kaldırdı, mavi hareleri yüzümde dolandı ve kitabı kapattı. Okumayı çok severdi o kitabı, ama ne zaman yanına ben gelsem bırakırdı. "Önceliğim sensin." demişti bir keresinde bana. Gerçekten de öyleydi.
"Aristoteles bana bunu verdiğinde, 'Bir gün bu kitap seni herkesten daha iyi anlayacak.' demişti.
Yanına oturup homeros tomarına baktım. "Anladı mı peki?"
"Hayır." Reddedişi, küçük bir şaşkınlık yaşamama sebep oldu. "Nasıl yani?"
Savaştan kalan yaralara rağmen güzel görünen yüzünü küçüklüğümden gelen bir alışkanlıkla seyre dalmışken "Çünkü beni en çok anlayan kişi bu kitap değil." demişti İskender. "Sensin."
Güzel sözleri karşısında diyecek bir şey bulamadım. Sessizce oturdum sadece. Gözlerim ilk kez ondan kopup gökyüzüne çıktığında, o kadar bakılacak bir değeri olmadığını görmüştüm. Sanki gökyüzü, siyah bir kumaşın üzerine serpilmiş binlerce gümüş parçasından oluşuyordu. Ama İskender'in gözleri öyle değildi.
Güzeldi, hem de fazlasıyla.
Sessizlik her zaman olduğu gibi şimdi de hoşuma gitmeyince, o konuşsun diye küçük bir çocuğun heyecanıyla söze girdim. "Hatırlıyor musun?"
"Neyi?"
"Mieza'daki dereyi."
İskender'in başını sallamasıyla devam ettim. "Orada bana dünyanın sonuna gideceğini söylemiştin." Düzeltti sözlerimi. "Gideceğimizi söyledim."
"Şimdi gerçekten dünyanın sonuna gidiyoruz." Başımı omzuna yasladım, o da başını benim başımın üzerine yasladı usulca. "Ve hâlâ yanındayım." dediğimde sesli bir nefes vermişti dudaklarından. "İyi ki." demişti. "İyi ki yanımdasın."
...
Güzel geçen o gecenin ertesinde kum fırtınası başlamıştı. Havada uçuşan kumlar gökyüzünü sarıya döndürmüştü. Rüzgar öyle şiddetliydi ki insanlar birbirini göremez oldu bir süre sonra. Atlar ürküyordu, askerler yollarını kaybediyordu.
Ve ben de bir an için, İskender'i gözümün önünden kaybettim.
"İskender!" Rüzgar sesimi yutmuş gibiydi, ben bile zor duydum. Tekrar bağırdım, cevap yoktu. Bedenim bir oraya bir buraya gidip dururken İskender'i bulamadıkça bütün savaşlarda yaşadığım o korku gelip yerleşmişti göğsüme.
Geldiğimiz yola geri dönmek için tam atımı çevirecekken, kumların arasından bir silüet belirdi. İskender... Yüzü kuma bulanmıştı ama gülümsüyordu.
Tekrar kaybolacak korkusuyla atımdan inip neyin ortasında olduğumuzu önemsemeden sarıldım ona. "O an..." Nefes nefes dudaklarımdan birkaç kelime zorla döküldü. "...seni kaybettim sandım."
Benim aksime sakindi. Elleri omuzlarıma tutundu ve hafifçe ayırdı bizi. Alnını alnıma dayadı. "Henüz değil." dedi dingin bir sesle.
Henüz değil... bu sözüne içten içe sinirlensem de ses etmemiş, o zamanın hiçbir zaman gelmemesi için Tanrı'ya dua etmiştim.
...
Günler sonra Siwa Vahası'na ulaştığımızda kumun dışında farklı bir şeyler görmek iyi gelmişti. Çölün sarı kumunun aksine sanki burada başka bir dünya vardı. Yeşil ağaçlar, berrak sular ve bir tapınak vardı... Tapınak. İskender'in buraya gelmek istemesi bu yüzdendi.
İskender tapınağa tek başına girmiş, ben ve diğer generaller ise dışarda bir yerlere dağılmıştık. Yanına özellikle beni almamıştı, nedenini bilmiyordum ama hoşuma da gitmemişti. Çünkü saatlerce kalmıştı içerde. Dışarı çıktığındaysa yüzü değişmiş gibiydi, tanıdığım İskender'in bakışları değildi o mavi harelerdeki ifade.
Kimse içeride ne konuşulduğunu öğrenemedi. Meraklı birkaç general sordu, rahipler sustu. İskender ise hiçbir şey anlatmadı.
O gece askerlerden biraz uzakta, sarı kumların üzerinde düşüncelerimle birlikte otururken yanıma İskender gelmişti. "Sana bir şey söyleyeceğim." diyerek oturunca tüm dikkatimi ona verip ona kırgın olan yanımı susturarak konuşmasını beklemiştim.
"Kâhin bana geleceğim hakkında konuştu."
Söylediği tek şey bu olunca "Anlatmayacak mısın?" diye sormadan edemedim. Başını iki yana sallayarak reddedince sorduğum soru bu kez "Neden?" olmuştu. Her şeyini anlatırdı bana. Kraliyetten gelen mektupları bile sadece onun okuması gerekirken, benimle birlikte okurdu. Kendinden bile fazla güvenirdi bana.
"Bazı sözler yalnızca onları duyan kişiye aittir."
O gün, ilk kez onun yüzünden kırıldığımı hissettim. Geleceği anlatıldıysa beni de ilgilendirmez miydi? Hep yanındaydım, birlikte yaşayacaktık o geleceği. Saklamasının ne anlamı vardı?
"Anlıyorum."
Sesimdeki kırıklığı fark etmiş olmalı ki elimi avucunun içine aldı. Sanki küçük bir çocuğun gönlünü yapar gibi, "Ama sana söyleyebileceğim bir şey var." dedi. İçimdeki merakıma engel olamadım. "Nedir?" diye sordum.
"Ne olursa olsun..." bir an sustu ve derin bir nefes alıp devam etti. "...hayatımın en doğru kararı, seni ilk gördüğüm gündü."
Gözlerim doldu, o ise, gülümsedi bana.
"Krallık, fetihler, zaferler.." hepsini geride bırakabilecekmiş gibi konuşuyordu. Sesindeki tınıdan anlardım İskender'i. "Bunların hiçbiri seni tanımaktan daha değerli değildi."
Dudaklarım mühürlenmiş gibi aralanamadı. Sadece İskender'in yüzünü avuçlarım arasına alabildim. "Deme öyle. Bir gün tarih seni dünyanın en büyük fatihi olarak yazacak." Yanağındaki ellerimden birini tutup avucumun içinden öperek "Peki ya sen?" diye sordu.
Omuz silktim. "Beni kimse hatırlamasa da olur."
İskender, sanki çok yanlış bir şey söylemişim gibi başını iki yana sallayıp, "Olmaz." dedi. Kendimi yine "Neden?" diye sorarken buldum. Biliyordum, yine öyle güzel cümleler kuracaktı ki kalbimde bir parça kalan kırıklığı da olduğu yerden söküp alacaktı.
"Çünkü beni anlatan herkes.. senden de bahsetmek zorunda kalacak."
Bu beni güldürdü. O bir kraldı, bense sıradan bir general. Tarihte bir yerim olmayacaktı. "Emin misin?"
Hiç tereddüt etmedi ve şunu söyledi. "Çünkü İskender'i anlatıp Hephaestion'u anlatmamak, güneşi anlatıp ışığını anlatmamak gibidir."
Bakışlarımı ondan çekerek başka bir yöne baktım. Utandığımdan değil, daha fazla mavilerine bakıp dolan gözlerimden bir damla yaş dahi olsa akıtmamak için. "Gücümü senden alıyorum." demişti İskender bir keresinde. Güçsüz ve zayıflığımı görürse onu da zayıflatırdım. Gereği yoktu.
Gecenin geri kalanında, gün ayana dek konuşmuştuk. Çocukluğumuzu, Mieza'yı, fethedilecek yerleri ve yaşlanmayı...
"Bir gün gerçekten yaşlanabilecek miyiz?" diye sordum. Uzun süre düşündü ama verdiği cevap sadece bir "Bilmiyorum." oldu. Sonra başını omzuma yasladı.
"Ya savaşta yenilirsek?"
Bu sefer cevap vermesi uzun sürmemişti. Sanki az önce düşünürken bu soruyu soracağımı bilmiş ve cevabını hazırlamıştı. "Belki de bazı insanlar uzun yaşamak için değil de birlikte yaşayabildikleri kadar yaşamak için doğarlar."
Umut dolu İskender'den bu sözleri duymak çok zordu. Geleceğimizle ilgili ne biliyordu bilmesem de o, epey karamsarlaşmıştı. Kötü bir şey mi yaşayacaktık? Bilmiyorum. Ama bildiğim tek bir şey vardı.
İskender geleceği değiştirmek için elinden geleni yapardı.