Dilden dile dolaşan bir rivayete göre; bir Orta Çağ şövalyesi, sevgilisiyle beraber nehir kenarında yürüyüş yaparken suyun kenarında açmış çok güzel, minik, mavi bir çiçek görür. Çiçeği sevgilisine armağan etmek isteyen şövalye dengesini kaybederek azgın sulara kapılır. Ağır zırhı sayesinde daha yavaş şekilde akıntıyla sürüklenen şövalye, son bir hamleyle kopardığı çiçeği sevgilisine fırlatır ve son sözü “Beni unutma!” olur. O günden sonra bu çiçeğin adı “unutma beni” olarak kalır ve sonsuz aşkın sembolü haline gelir. Tabii bu rivayet halk arasında farklı bir inanışı daha doğurur: çiçek verilen kişi, veren kişiyi ne olursa olsun unutamaz...
13 TEMMUZ 2012 - TEKİRDAĞ
Güneş tam tepedeydi. Yaz sıcağı her yıl olduğu gibi kavurucuydu. İnsanlar da bu sıcak havayı fırsat bilmiş ve sahile inmişti. Kimileri yüzüyor, kimileri ise güneşleniyordu.
Denize en yakın iki yazlıkta tatildeydi Uludoğan ve Manıdar ailesi. Yazlıkları karşılıklıydı. Yazlıkların kendilerine ait bahçeleri vardı. Bahçeler küçük ağaçlar ile çevreleniyordu. Yazlıklar iki katlıydı ve ikinci katta geniş bir balkon vardı. Yazlıklar koyu gri renkliydi. Villayı andırıyorlardı. İki ailenin yazlıklarını taştan bir yol ayırıyordu. İki aile de Tekirdağ'da yaşıyordu. Evleri yazlıklardan uzaktı. Yaz aylarında buraya geliyorlardı. Yazları beraberlerdi ancak Meltem ve Zeynep anlaşamıyordu. Ailelerin en küçük üyeleri ise birbirinden kopamıyorlardı. Zeynep ise bundan oldukça rahatsızdı...
“Hatay, bulucam seni!” diye bağırdı Sude. Saklambaç oynuyorlardı.
Atay, Uludoğan'ların yazlığındaydı. Unutmabeni çiçeklerinin arasına saklanmıştı. Gömleği de palmiye desenliydi ve renkleri de aşağı yukarı benzediği için çiçeklerle adeta bir bütündü. Gömleğinin önünü bu sefer kapamıştı. Normalden fazla terlediği için önü açık olurdu ve annesi de buna çok sinir olurdu.
"Hatay, elma dersem çık armut dersem de çık!"
"Elma ve armut!" diye bağırdığında ayağının bir şeye takıldığını hissettiğinde artık çok geçti çünkü çiçeklerin üstüne düşmüştü.
"Napıyosun be, çekil şuradan!" dedi Sude.
"Tatlım, üstüme düşen sensin kalksana o zaman."
Sude bir anlığına durdu ve kalktı. Atay'ın bir yerinin acımamış olmasını umuyordu ancak yine de aynı çirkefliğine geri döndü.
"Ne diye benim düşmem için yere yattın?" diye sordu tatlı bir öfkeyle.
"Ben saklanmıştım, düşen sensin."
"Ne yapabilirim? Boyun palmiye gibi!"
"Abartma tatlım."
"Bana tatlım deme!"
"Saçların kahverengi ve benim en sevdiğim şey kahve!"
"Benim saçım kızıl."
"Bence kahverengi."
"O zaman ben de sana Hayat dicem."
"Tamam."
Aralarındaki yaş farkı ikiydi. Atay on iki, Sude on yaşındaydı. Atay yaşından daha olgun davranıyordu fakat Sude ise aksine daha bebek gibi davranıyordu.
Sude bu boşluğu fırsat bilip koşarak duvara doğru gitti ve elini duvara doğru uzatıp "Sobe!" diye seslendi Atay'a.
Atay yanına geldi.
"Bu defa ebe ben olayım mı?"
"Tamam." dedi Sude ve ardından Atay otuzdan geriye saymaya başladı.
Sude hızla arkasını döndü ve tam koşmaya yeltendi ancak bir bedene çarptığında duraksadı. Kafasını kaldırdığında ise sertçe yutkundu. Karşısında Atay'ın annesi vardı...
Annesi biraz dinine bağlıydı. Tabii buna dinine bağlı denilirse çünkü kendisi gibi tesettürlü olmayanlara büyük bir kin besliyordu. Bu kendi kızını daha iki aylıkken başını kapamasından belliydi ancak çocukları onun gibi değildi.
"Bu çiçeklerin hali ne küçük hanım?" diye sordu öfkeyle. Sude başını o tarafa çevirdiğinde gözleri irileşti. Çiçeklerin büyük bir kısmı ezilmişti. Bunu Atay ile yapmışlardı.
"O yapmad..."
"Sen kes sesini!" diye bağırdığında Atay başını eğdi.
"Ayrıca sen kim oluyorsun da benim oğluma hayatım diyorsun cadı!" diye kükrediğinde kızın yüzüne okkalı bir tokat attı. Sude acıyla yüzünü buruşturdu ve bir damla gözyaşı yanağına doğru yavaşça süzüldü.
"Senin daha yaşın kaç, başın kaç?" diye öfkeyle elini bir kez daha kaldırmıştı ki elini tutan bir elle duraksadı.
"Ne yapıyorsun sen Zeynep?" diye bağırdı Sude'nin annesi Meltem.
"Çocuğun çiçeklerimi ezdi ve benim oğluma 'Hayat' dedi!"
"Sude ve Atay, doğru benim yazlığıma gidiyorsunuz."
"Atay, sen bizim yazlığa!"
"Sen bir gel bakayım deccal kadın!"
"Ne var Meltem ya? Senin çocuğun benim çocuğuma 'Hayat' dedi onlar daha çocuk!"
"Sen bundan nasıl bir anlam çıkardın peki? Diyorsun ya, onlar daha çocuk!"
"Çocuksa çocuk! Evlilik dışı aşk olamaz, kadın ve erkek arkadaş da olamaz!"
"Kes sesini be! Ayrıca senin çocuğun benim çocuğuma 'Tatlım' diyor onu ne yapacağız?"
"Ben onun hesabını da soracağım. Meltem çocuğuna sahip çık zaten biz memlekete döneceğiz."
"Oh, ne güzel. Kendinize iyi bakın o zaman. Hadi, yine iyisin bir daha karşılaşmayacaklar. Gerçi, çok üzülecekler..."
"Olsun, yeni arkadaşlar edinirler. Kendi cinsiyetinde, edepli, ahlaklı kişilerle."
"Hastasın sen." diyerek arkasını döndü ve sinirle kendi yazlığına döndü. Bu kadın kendini ahlaklı mı sanıyordu?
Zeynep yazlığa girdi ve kocasının yanına gitti. Bavulunu hazırlamasına yardım etti ve biraz yol hakkında konuştular. Bu sürede Atay, Sude'nin elinde olan fotoğrafını cebine koydu. O sırada annesi girdi içeri.
"Hadi topla eşyalarını. Memlekete gidiyoruz."
"Ama anne..."
"Çabuk!"
Atay mutsuzca dudaklarını büzdü. Gözünden akan bir yaş dudaklarına doğru süzüldü. İstemeye istemeye eşyalarını toplamaya başladı. Zihnini toparlamaya çalışıyordu, ancak olmuyordu. Aklında tatlısının kahverengi gözleri vardı. Kahverengiye benzeyen kızıl saçları, tatlı tebessümü vardı. İlk arkadaşını da kaybedecek olmanın hüznü vardı üzerinde.
Yaklaşık beş dakika sonra duyduğu adım sesleriyle duraksadı. Bu annesinin ayak sesleriydi.
“Atay.” dedi annesi Zeynep. Kapıyı açtı, içeri girdi ve kapıyı geri kapattı.
“Efendim.”
Kapıdan içeri girerkenki yüz ifadesi öfkeyle parladı.
“Atay, sen beni delirtmeye mi çalışıyorsun, arkadaşına 'tatlım' demişsin çocuğum senin daha yaşın kaç başın kaç! Sana en başında bir kızla arkadaş olma dedim ama sen yine burnunun dikine gittin ve bak ne oldu! Şimdi buradan çekip gidiyoruz. Hatay'a döneceğiz. Şu bavula doldur bunları ve gel aşağı çabuk!” diye cümleleri ardı ardına sıraladı.
Zeynep odadan kapıyı çarparak çıktı. Atay ise sessizce topladığı eşyaları bavula koydu. Bavulun fermuarını da çekti ve zorla da olsa bavulu kaldırdı ve sürüklemeye başladı. Kapıyı açtı ve alt kata inmek için merdivenlerin önüne geldiğinde sırtında bir el hissetti. Arkasını döndüğünde ablasını gördü. Ablasıyla arasında iki yaş vardı ancak ablası ondan beş santim kısaydı.
“Ver bavulunu yardım edeyim.”
Atay ablasının bu tavrına şaşırdı çünkü genelde ona kaba davranırdı. Yüzüne baktığında alay etmediğini anladı ve usulca başını sallayarak bavulu ona uzattı. Ablası bavulu merdivenden indirirken Atay da peşinden aşağı indi.
Kapıdan verandaya indiklerinde kapının pervazına yaslanmış şekilde bekliyordu babaları.
"Geçin çocuklar arabaya ben de geliyorum şimdi."
İkisi de yavaşça başlarını salladıktan sonra arabaya doğru yürümeye başladılar. Atay'ın gözleri Sude'den başkasına bakmıyordu. Sude ise buruk gözlerle onları izliyordu. İkisi de büyük bir hüznün içindeydi.
Babası bagajı açtı bavulları arabaya koydu. Her şeyi yerleştirdiğinden emin olduktan sonra bagajı kapadı ve arabanın kapısını açıp arabaya bindi.
Ablası Yeşim de yavaş adımlarla arabaya bindi. Atay'ın gözleri ise hala onları buruk bir tebessümle izleyen Meltem ve Selim ile dolu gözlerle izleyen Sude'de geziniyordu.
"Oğlum hadi gel." dedi annesi düz bir sesle.
Atay'ın da gözlerinden akan birkaç yaş yavaşça yanağından süzülüyordu. Kim birlikte büyüdüğü arkadaşını kaybetmek isterdi ki?
Atay tam arabaya binecekken kolunu tutan bir elle duraksadı. Arkasını döndüğünde gördüğü yüz ile dudaklarında oluşan tebessümü gizleyemedi. Onu görünce hep içi kıpır kıpır olurdu. Sude'nin eline baktığında gördüğü şey ile tebessümü buruk bir hal aldı. Elinde bir demet unutmabeni çiçeği tutuyordu...
Sude elindeki çiçekleri dikkatlice Atay'ın avucuna sıkıştırdı.
"Hayat..." dedi Sude. Artık onun da yanağından yaşlar süzülüyordu.
"Ne olursa olsun... İster fırtına çıksın, ister kıyamet kopsun. Beni hiç unutma Atay, lütfen. Unutma beni. Büyüyünce bir şekilde bul beni..."
Hızlı adımlarla istemeden de olsa ailesinin yanına döndü Sude. Meltem bu anı izlerken gözyaşlarını tutamamıştı. Daha on yaşındaki bir çocuk değer verdiği arkadaşından ayrılıyordu. Beraber büyüdüğü, beraber düşüp kalktığı kişiden ayrılıyordu. Anneleri anlaşamasa da birbirlerine tutunmayı hiç bırakmamışlardı.
"Ay Atay, davetiye mi bekliyorsun hadi gelsene!" dedi Zeynep. Bu anı o Meltem'in aksine tiksinti dolu gözlerle izlemişti.
Atay yürümek istedi ama olmadı. Sanki elindeki çiçeklerin sapları uzayıp ayaklarını birbirine bağlamıştı.
Zeynep öfke dolu bir nefes vererek oğlunu sertçe çekip arabaya bindirdi ve emniyet kemerini bağladı. Kapıyı sertçe kapayıp kendisi de arabaya bindi.
Hüngür hüngür ağlayan kardeşinin elini tuttu Yeşim. Onu ilk defa bu kadar kırgın görüyordu. Bu kadar duygusal biri olduğunu önceden öğrenmiş olsaydı onu hiç zorbalamazdı. İkisi de her şeyi içine atardı. Akrep burcuydu ikisi de. Ailesinin aksine astrolojiye inanırlardı.
Ömer arabayı çalıştırdı ve gaza bastı. Hızla oradan uzaklaştılar. Meltem ise kızını sakinleştirmek için yazlığa götürdü.
O gün iki oyun arkadaşı birbirinden koparılmıştı. Ancak kader, unutma beni çiçeklerinin sözünü unutmayacaktı. Yıllar sonra Atay bir uzman diş hekimi, Sude ise bir görsel sanatlar öğretmeni olarak aynı mahallede, aynı apartmanda yeniden karşı karşıya gelecekti. Ailelerin ayırdığı o iki küçük kalp, kaderin ağlarıyla tekrar bağlanacaktı. Bazı çiçekler unutulmazdı, tıpkı bazı insanlar gibi...