Irmak’ın gözleri Atakan’ın gözleriyle buluştuğunda içi sızladı. Kimsenin onu bu hâlde görmesini istemiyordu. Bitmiş, tükenmiş, bir hastane odasının köşesinde hayata tutunmaya çalışan biri olarak görünmek istemiyordu. Hele ki Atakan’ın…
Genç adam ona doğru yaklaşırken Irmak, ağlamamak için dudaklarını dişlerinin arasına aldı. Canı yanıyordu ama bunu önemsemiyordu. Gözyaşlarını içine hapsetmek, karşısındaki insanın önünde dağılmaktan daha kolay geliyordu.
Atakan’ın bakışları her zamankinden farklıydı. Gözleri dolmuş, yüzündeki o alışılmış ifadenin yerini derin bir endişe almıştı. Irmak’ın yanına geldiğinde hiçbir şey söylemeden ona baktı. Sanki söylemek istediği çok şey vardı ama kelimeler boğazına düğümlenmişti.
Sonunda genç adamın dudaklarından bir fısıltı döküldü.
“Irmak…”
Genç kız, adını onun sesinden duyduğu anda daha fazla dayanamadı. Gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarını ıslatırken sessizce ağlamaya başladı.
Abisi hemen elini tuttu. Yanında olduğunu, onu bu karanlığın içinde tek başına bırakmayacağını göstermek istercesine parmaklarını kardeşinin parmaklarına kenetledi.
Atakan ise dolu gözlerle Irmak’a bakmayı sürdürüyordu.
Genç kız, çatallaşmış sesiyle konuştu.
“Bakma bana öyle… Böyle olmasını ben istemedim.”
Atakan yutkundu.
O küçücük hareket bile Irmak’ın yüreğine ağır bir taş gibi oturdu. Onun üzülmesini istemiyordu. Kısa bir süre önce hayatına giren bu genç adam, farkında olmadan onun için değerli birine dönüşmüştü. Irmak, kendisine ait olmayan bir acıyı bile başkasının omuzlarına yüklemekten korkuyordu.
Etrafındaki herkes onun yüzünden üzülüyor, onun için endişeleniyor, onunla birlikte acı çekiyordu.
Peki, ya kendisi?
O da bütün bunların ortasında yavaş yavaş tükeniyordu.
“Irmak, neden bana söylemedin?” diye sordu Atakan.
Ardından daha fazla beklemeden ona sarıldı.
Irmak, elindeki seruma dikkat ederek kollarını genç adamın etrafına doladı. Hiçbir şey söylemedi. Yalnızca ağladı. Bazen insanın anlatacak çok şeyi olurdu ama hiçbir kelime yaşadığı acıyı karşılamaya yetmezdi.
Atakan da bunu anlamış gibiydi.
Üstelik Irmak’ın neden hastanede olduğunu öğrenmek için uzun uzun açıklama yapmasına gerek yoktu. Odada kalan yaşlı kadın onun akrabasıydı ve Atakan, yaşananları öğrenebilecek kadar yakındı.
Bir süre sonra genç adam sarılmayı bıraktı ama Irmak’ın elini bırakmadı. Parmaklarını nazikçe kavrayarak konuşmaya devam etti.
“Ben de yanındayım. Yalnız değilsin, tamam mı? Bak, abin de yanında. Hem ben zaten her gün buraya uğruyorum.”
Sesi, genç kızı teselli etmek istercesine yumuşaktı.
Irmak, yanaklarında kuruyan gözyaşlarının arasından hafifçe gülümsedi.
“Teşekkür ederim, Atakan.”
O an için söyleyebileceği başka bir şey yoktu. Fakat Atakan’ın yanında oluşu, içinde küçücük de olsa bir sıcaklık bırakmıştı.
---
Gün, bu şekilde geçip gitti.
Akşam saatlerinde abisi, Irmak’ın yanındaki koltukta uyuyakalmıştı. Günlerdir yaşadığı yorgunluk sonunda bedenine ağır gelmiş olmalıydı. Başını koltuğun arkasına yaslamış, kollarını göğsünde birleştirmişti.
Irmak ise gözlerini tavana dikmiş, uyumaya çalışıyordu. Fakat ne kadar uğraşırsa uğraşsın uykusu gelmiyordu.
Bir süre sonra yataktan kalktı. Serum askısını dikkatlice eline alarak odanın içinde birkaç adım yürüdü. Bedenini fazla zorlamak istemediğinden kısa bir süre sonra yeniden yatağına döndü.
Gözlerini kapattı.
Fakat zihni susmuyordu.
Annesi…
Vatan…
Geçmişte yaşadığı her şey…
Hepsi birbiri ardına gözlerinin önünden geçiyordu.
Annesini çok özlemişti. Ona yeniden kavuşacağı günü düşünmek bile kalbini hızlandırıyordu. Ölmediğini öğrendiğinde hissettiği mutluluğu kelimelerle anlatmak mümkün değildi. Bir zamanlar imkânsız olduğunu düşündüğü dileği gerçek olmuştu.
Şimdi sıra kendisini iyileştirmekteydi.
Annesi için iyileşmeliydi. Onun karşısına yeniden çıkabilmek, kollarına atılabilmek ve yüzündeki o şefkatli gülümsemeyi görebilmek için savaşmalıydı.
Annesi onu bu hâlde görseydi dayanamazdı. Kızının acı çekmesine kıyamaz, onun için kendisini parçalardı. Irmak, annesinin gözlerinde kendi acısını görmek istemiyordu.
Bakışlarını abisine çevirdi.
Genç adam hâlâ uyuyordu. Yorgunluktan iki büklüm olmuş bedeni, yüzündeki bitkin ifade ve kaşlarının arasına yerleşen çizgiler, ne kadar zorlandığını açıkça gösteriyordu.
Irmak’ın gözleri doldu.
Onu da bu hâle kendisinin getirdiğini düşünüyordu. Abisi, yıllar sonra yeniden kardeşine kavuşmuştu ama onunla geçirdiği günler mutluluk yerine korku ve endişeyle dolmuştu. Irmak’ın hastalığı, annelerinin yaşadıkları ve geçmişteki bütün acılar, genç adamın omuzlarına ağır bir yük bindirmişti.
Irmak’ın ailesinden geriye annesiyle abisi kalmıştı. Bir de yeni kazandığı arkadaşı Atakan…
Vatan ise sevdiği hâlde artık güvenemediği adamdı. Ona söylediği yalanlar, yaptığı hatalar ve Irmak’ın kalbinde açtığı yaralar hâlâ tazeydi. Bir zamanlar kendisini en güvende hissettiği kişinin yanında şimdi yabancı gibi hissediyordu.
Bir zamanlar arkadaşı bildiği Beyza’nın yaptıkları da hâlâ hafızasındaydı.
Bütün bu yaşananlar içinde birikmişti.
Irmak, gözyaşlarını daha fazla tutamadı. Dudaklarının arasından istemsizce bir hıçkırık kaçtı.
Abisi bir anda uyandı.
Kardeşinin ağladığını görünce panikle ayağa kalkıp yatağın yanına geldi.
“Güzelim, ne oldu? İyi misin? Bir yerin mi ağrıyor?”
Soruları tek nefeste sıralamıştı.
Irmak başını iki yana salladı ama hıçkırıklarını durduramıyordu. Abisine sarıldığında bütün gücü tükenmiş gibi hissetti.
“Abi, ben çok özür dilerim…” dedi ağlayarak. “Bu hâlde olduğum için, seni de bu hâle soktuğum için… Çok özür dilerim, abi.”
Genç adamın yüzündeki endişe yerini derin bir üzüntüye bıraktı. Kardeşinin saçlarını okşadı, onu sakinleştirmeye çalıştı. Ardından Irmak’ı nazikçe kendisinden uzaklaştırdı ve yüzünü avuçlarının arasına aldı.
“Mahur gözlüm, senin için ve annemiz için yaşıyorum. Bir daha böyle şeyler söylediğini duymayayım, olur mu? Siz benim her şeyimsiniz. Nasıl böyle düşünebilirsin?”
Son cümlesinde sesi hafifçe titremişti.
Alnına bir öpücük kondurdu.
“Sen benim kardeşimsin. Senin hastalığın senin suçun değil. Yaşadıklarımızın hiçbiri senin suçun değil, güzelim. Bunu sakın unutma.”
Irmak, abisinin gözlerine baktı. O gözlerde öfke yoktu, suçlama yoktu. Yalnızca sevgi ve kaybetme korkusu vardı.
Biraz daha sarıldılar.
Genç kız, abisinin göğsüne yaslanırken yavaş yavaş sakinleşti. Gözkapakları ağırlaştı ve farkına bile varmadan onun omzunda uykuya daldı.
Abisi ise bir süre daha kardeşini kollarının arasında tuttu.
Sanki onu biraz olsun sıkı tutarsa hayatın elinden almasına engel olabilecekti.
---
Irmak gözlerini açtığında sabah çoktan olmuştu.
Hemşire kahvaltısını getirmiş, tepsiyi yatağının yanındaki masaya bırakmıştı. Abisi de uyanmıştı. Kardeşinin gözlerini açtığını görünce kahvaltılıkları önüne yerleştirmeye başladı.
“Hadi bakalım, bunların hepsini yiyeceksin. Son zamanlarda doğru düzgün bir şey yemiyorsun.”
Irmak, tepsiye isteksizce baktı.
“Canım istemiyor, abi.”
Abisi tek kaşını kaldırarak ona baktı.
“İtiraz istemiyorum. Yiyeceksin. Sonra da bir an önce iyileşip buradan çıkacağız.”
Irmak, onun bu kararlı hâline karşı koyamadı. Dudaklarında küçük bir gülümseme belirdi ve kahvaltısından yemeye başladı.
Son isteyeceği şey, abisini biraz daha üzmekti.
Bir süre sonra genç adamın yüzündeki ifade değişti. Söylemesi gereken bir şey varmış gibi derin bir nefes aldı.
“Güzelim, bugün göreve gitmem gerekiyor. Seni yalnız bırakacağım için beni affet.”
Irmak bu kez tek kaşını kaldırarak ona baktı.
“Abi, bu senin işin. Tabii ki gideceksin. Ama kendine dikkat et, olur mu? Aklım sende kalır.”
Sözlerinin sonunda gözleri yeniden dolmuştu.
Abisi gülümseyerek saçlarına bir öpücük kondurdu ve başını salladı.
“Merak etme. Dikkatli olacağım.”
Tam o sırada Atakan odaya geldi. Abisi de gitmek için hazırlanmaya başlamıştı. Belli ki kardeşinden ayrılmak istemiyordu ama görevini ertelemesi mümkün değildi.
Gitmeden önce Irmak’a sarıldı ve yanağından öptü.
“Bugün annemizi bu hastaneye naklettireceğim. İçin rahat olsun, güzelim.”
Irmak’ın yüzü bir anda aydınlandı.
Gerçekten de annesine kavuşacaktı. Onu görebilecek, elini tutabilecek ve yıllardır özlediği kokusunu yeniden içine çekebilecekti.
Sevinçle abisine sarıldı, yanağından öptü.
“Teşekkür ederim, abi.”
Genç adam da kardeşine sıkıca sarıldıktan sonra odadan ayrılmak için kapıya yöneldi.
Irmak arkasından el salladı. Kapı kapanana kadar gözlerini ondan ayırmadı.
Sonra içinden sessizce dua etti.
Allah’ım, sen onu koru. Ne olur, onu benden alma.
---
Atakan, Irmak’ın yanındaki sandalyeye oturduğunda ikisi çoktan sohbete başlamıştı.
Genç kızın yüzünde son günlerde pek sık rastlanmayan bir gülümseme vardı. Hastane odası, serumlar ve bitmek bilmeyen bekleyiş arasında Atakan’la konuşmak ona iyi geliyordu.
“Nasılız bakalım bugün, Irmak Hanım?” diye sordu Atakan, hafifçe gülümseyerek.
Irmak da ona gülümsedi.
“Çok iyiyim, Mor Güzeli. Sen nasılsın peki?”
Atakan’ın yüzündeki gülümseme bir anlığına dondu.
“Bana Mor Güzeli demesen çok daha iyi olacağım aslında.”
Irmak kendini tutamayarak kahkaha attı.
Son günlerde daha sık gülüyordu. Belki de yaşadığı bütün acıların arasında nefes alabileceği küçük bir alan bulmuştu.
“Demesem olmaz ki! O senin lakabın sonuçta.”
“Aman, çok iyi bir lakap sanki.”
Atakan başını iki yana sallarken Irmak dudaklarını ısırarak gülmemeye çalıştı.
“Bence gayet güzel.”
“Senin zevkini sorgulamamız gerekecek galiba.”
Bu kez Irmak kahkahasını tutamadı.
Atakan’ın anneannesi onu yanına çağırınca genç adam ayağa kalktı.
“Ben birazdan gelirim.”
Irmak başını salladı.
Atakan odadan ayrıldıktan sonra genç kız yastığına yaslandı ve biraz uyumak için gözlerini kapattı.
Ne kadar süre uyuduğunu bilmiyordu. Ancak aniden içine çöken huzursuzlukla gözlerini açtı.
Kalbi sebepsiz yere sıkışmış gibi hissediyordu.
Tam o sırada doktor odaya girdi. Elindeki dosyaya birkaç not yazdıktan sonra Irmak’a döndü.
“Irmak Hanım, bugün kendinizi nasıl hissediyorsunuz?”
“İyi hissediyorum.”
Doktorun yüzünde bu kez farklı bir ifade belirdi. Dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme vardı.
“Sizin için çok güzel bir haberim var. Size uygun bir donör bulundu.”
Irmak, duyduklarına inanmak istercesine doğruldu. İçindeki heyecan bir anda büyümüştü.
“Yani… Bu, iyileşebileceğim anlamına mı geliyor?”
Doktor gülümseyerek başını salladı.
“Bu, tedaviniz açısından çok önemli bir gelişme. Yarın ameliyatınız yapılacak. Size haber vermek için uğramıştım.”
Irmak’ın yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldı.
“Çok teşekkür ederim.”
Doktor, elindeki dosyayı masaya bıraktıktan sonra odadan çıktı.
Irmak hemen abisine haber vermek istedi. Telefonunu eline alıp onu aradı ama cevap alamadı.
Bir kez daha aradı.
Yine açan olmadı.
Abisinin göreve gideceğini biliyordu fakat normalde telefonunu tamamen kapatmazdı. Genç kızın içine yeniden bir huzursuzluk çöktü.
Belki görevdedir, diye düşündü.
Kötü bir şey olabileceğini aklından geçirmek istemiyordu. Bugün güzel bir haber almıştı. Yarın ameliyat olacaktı. Bir an önce iyileşip annesine kavuşacaktı.
Bunları düşünerek gözlerini kapattı ve kendisini uykuya bırakmaya çalıştı.
---
Sabah olduğunda Irmak, yanında oturan Atakan’ı gördü.
Genç adam elini tutuyordu. Irmak’ın gözlerini açtığını fark edince gülümsedi.
“Günaydın. Duyduğuma göre bugün ameliyatın varmış.”
Irmak esnerken elini ağzına götürdü ve başını salladı.
Ardından odanın içinde göz gezdirdi.
“Abim gelmedi mi? Sabah gördün mü onu?”
Atakan başını hayır anlamında salladı.
Irmak’ın içindeki huzursuzluk yeniden büyüdü. Telefonunu eline alıp abisini aradı ama telefonu hâlâ kapalıydı.
Bugün ameliyat olacaktı.
Hayatında belki de ilk kez, önünde iyileşmeye dair gerçek bir umut vardı. Fakat en çok yanında olmasını istediği kişi ortalıkta yoktu.
Göğsüne ağır bir sıkıntı çöktü. Elini göğsüne götürüp derin bir nefes almaya çalıştı.
Atakan, onun yüzündeki değişimi fark eder etmez endişeyle öne eğildi.
“Ne oldu, Irmak? İyi misin?”
Irmak, nefesini düzene sokmaya çalışırken güçlükle konuştu.
“Pencere… Pencereyi açar mısın?”
Atakan hemen ayağa kalkıp pencereye koştu ve açtı. Ardından yeniden Irmak’ın yanına geldi.
“Biraz daha iyi misin?”
Irmak başını hafifçe salladı ama içindeki sıkıntı geçmemişti.
Kısa bir süre sonra doktor odaya geldi. Ameliyata hazırlanması için hemşirelerle konuştu. Irmak’ın hazırlıkları tamamlandığında onu ameliyathaneye götürmek üzere sedyeye aldılar.
Yanında yalnızca Atakan vardı.
Irmak’ın aklıysa hâlâ abisindeydi.
Genç adam, onun elini tutarak eğildi.
“Merak etme. Bu hastaneden çok daha iyi bir şekilde çıkacaksın.”
Irmak, yüzündeki endişeyi saklamaya çalışarak ona gülümsedi.
Ardından sedyeyi hareket ettirdiler.
Ameliyathane kapısına ulaştıklarında Atakan elini son bir kez sıktı. Irmak, gözlerini ondan ayırmadan içeri alındı.
Kapılar kapandığında genç adam koridorda tek başına kaldı.
---
Irmak gözlerini yeniden açtığında kendisini odasında buldu.
Başında hâlâ Atakan bekliyordu. Genç adam, onun kıpırdandığını fark edince hemen elini tuttu.
Irmak’ın dudakları kurumuştu. Güçlükle araladığı dudaklarından ilk dökülen kelime, neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir sesle söylediği tek bir isim oldu.
“Abi…”
Atakan elini biraz daha sıkı tuttu.
“Irmak, nasılsın? Bir yerin ağrıyor mu?”
Genç kız başını hayır anlamında salladı. Henüz kendisini tam olarak toparlayamamıştı ama bilinci yerindeydi.
Bir süre sonra doktor odaya geldi.
“Irmak Hanım, ameliyatınız başarılı bir şekilde geçti. İki gün daha gözetim altında kaldıktan sonra, durumunuz uygun olursa taburcu edilebilirsiniz.”
Irmak rahatlamış bir nefes aldı.
Ardından aklındaki soruyu sordu.
“Doktor Bey, peki… Bana yardım eden donör kimdi? Kim bağışta bulundu?”
Doktor dosyasına göz attı.
“Adı Mustafa Gürgen. Bildiğim kadarıyla sizin yanınızda refakatçi olarak kalan kişi.”
Irmak’ın dünyası bir anda sessizliğe gömüldü.
Mustafa Gürgen…
Abisi.
Bir an ne söyleyeceğini bilemedi. Nedenini anlaması için başka bir açıklamaya ihtiyacı yoktu. Abisinin telefonlarına neden cevap vermediğini, sabah neden yanında olmadığını ve o göreve giderken yüzünde neden o kadar derin bir hüzün bulunduğunu şimdi anlıyordu.
Abisi, kendisini kurtarmak için bir şey yapmıştı.
Üstelik bunu ona söylemeden yapmıştı.
Irmak’ın gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Ardından diğerleri geldi. Dudakları titremeye başladığında artık ağlamasını durduramıyordu.
Atakan, genç kızın elini bırakmadan dikkatlice ona sarıldı. Irmak başını onun omzuna yasladı ve sessizce ağladı.
Abisi yine onun için bir şey yapmıştı.
Yine kendisini düşünmeden kardeşini korumaya çalışmıştı.
Fakat bu kez bedelini kimin ödediğini bilmiyordu.
Tam o sırada kapı açıldı.
Hemşireler, sedyenin üzerinde yatan bir hastayla içeri girdi. Hastayı Irmak’ın yanındaki yatağa yerleştirmek için hazırlık yapıyorlardı.
Irmak, gözyaşlarının arasından başını kaldırdı.
Sedyedeki kişiye baktığı anda nefesi kesildi.
Yüzünü tanıyordu.
Gözleri kapalıydı. Hareketsiz yatıyor, hiçbir tepki vermiyordu.
Abisiydi.
Mustafa Gürgen, gözleri kapalı bir şekilde hastane yatağına yatırıldığında Irmak’ın kalbi sanki göğsünün içinde paramparça oldu.
Genç kız elini uzatarak abisinin elini tuttu. Parmakları buz kesmiş gibiydi. Onun elini avuçlarının arasına alıp sıkıca kavradı.
Gözyaşları yanaklarından süzülürken abisinin kendisini duyabileceğine inanmak istiyordu.
Belki sesini duyarsa gözlerini açardı.
Belki elini tuttuğunu hissederdi.
Belki de her şey yoluna girerdi.
Irmak, titreyen dudaklarını araladı. İçinde biriktirdiği bütün sevgi, korku ve çaresizlik tek bir cümlede birleşti.
“Seni seviyorum, abi.”
Başını onun eline yasladı.
“Seni çok seviyorum…”
Ve ilk kez, kendisini kurtarmak için en çok sevdiği insanın ne kadar büyük bir bedel ödediğini gerçekten anladı.