İçeriğe geç

Umut

Bölüm 1 · 10 dk okuma

Umut

Bölüm 1

Yeniden

Yalnızlık, bir insanın üzerine nasıl bu kadar yapışabilirdi ki? Irmak'ın yalnızlığı da tam olarak böyleydi. Peşini bir türlü bırakmıyor, nereye giderse gitsin onunla birlikte geliyordu. Ne ironikti ama… Bazen insanın en çok kurtulmak istediği şey, bir türlü vazgeçemediği tek şey olabiliyordu.

Tabii, bir de sigarası vardı.

Yanan sigarasından derin bir nefes çekti. Dumanın ciğerlerini yakmasını beklerken gözlerini kapattı. Sanırım şu hayatta onu mutlu eden tek şey, sigara dumanının ciğerlerini yakarken bıraktığı o tuhaf histi. En azından o birkaç saniyeliğine zihnindeki düşüncelerden uzaklaşabiliyordu.

Sigaranın son nefesini de içine çektikten sonra izmariti söndürdü. Artık okula gitmek için hazırlanmalıydı.

Evde annesinden başka kimse yoktu. Babası ve abisi çoktan işe gitmişti.

Ailesine gelince…

Annesiyle yalnız kaldıkları zamanlarda oldukça mutluydu. Evde ikisi baş başayken huzurlu bir ortamları olurdu. Fakat babası ve abisi işten eve döndüğünde bu huzur çoğu zaman yerini kavgalara ve tartışmalara bırakıyordu. Üstelik tartışmaların büyük bir kısmı annesiyle yaşanıyordu.

Irmak, annesinin üzülmesine dayanamıyordu. Her defasında onu korumaya çalışıyor, araya giriyor ve elinden geldiğince annesinin yanında duruyordu. Bazen kendisine, Ben olmasaydım anneme ne olurdu? diye soruyordu.

Bu düşüncenin zihninde oluşturduğu korkuyu bile kaldıramıyordu.

Çünkü annesi onun her şeyiydi. Güzel kalbiyle, şefkatiyle ve koşulsuz desteğiyle Irmak'ın hayata tutunmasını sağlayan tek insandı. Herkes ona sırtını dönse bile annesinin bunu yapmayacağını biliyordu.

Bir de başka bir abisi vardı. Polis olduğu için onlarla yaşamıyordu. Aralarındaki mesafe yüzünden ilişkileri pek sıcak sayılmazdı ama Irmak yine de onu seviyordu. Çünkü annesinden sonra kendisini koruyabileceğine inandığı bir diğer kişi oydu.

Evdeki abisiyle daha samimiydi. Yine de ona bile içini dökmezdi.

Bunun bir nedeni vardı.

Irmak, yaşadıklarını başkalarıyla paylaştığında çoğu zaman işin sonu kendisine zarar vermesiyle ya da dayak yemesiyle sonuçlanıyordu. Bu yüzden zamanla susmayı öğrenmişti. İçinde biriktirdikleri ne kadar ağır olursa olsun, kimseye anlatmamayı tercih ediyordu.

Düşüncelerine dalmışken odasının kapısı açıldı. Annesi içeri girmiş, uyanıp uyanmadığını kontrol ediyordu. Yatağın kenarına yaklaşıp kızının saçlarını okşadı ve alnına küçük bir öpücük kondurdu.

"Hadi Irmak, geç kalma kızım."

Irmak annesine dönüp hafifçe gülümsedi.

"Tamam anne, hazırlanıp çıkacağım."

Annesi başını onaylarcasına sallayıp odadan çıktı.

Irmak yataktan kalktı. Okul üniformasını giydi, çantasını hazırladı ve ihtiyaç duyacağı birkaç eşyayı da yanına aldıktan sonra evden ayrıldı.

Durağa doğru yürürken telefonunu çıkarıp en yakın arkadaşı Beyza'yı aradı.

"Alo?"

"Neredesin kuzum? Geliyor musun?"

"Beş dakikaya oradayım."

"Tamam, bekliyorum."

Telefonu kapattıktan sonra durağa ulaştı. Hava yağmurluydu. Kapüşonunu başına çekti, ellerini montunun ceplerine soktu ve beklemeye başladı.

Birkaç dakika sonra Beyza geldiğinde otobüs de durağa yanaşmıştı. Ücretlerini ödeyip içeri girdiler. Irmak boş buldukları koltuğa oturdu, kulaklıklarını taktı ve müziğini açtı.

İnsanların seslerinden bir nebze olsun uzaklaşmak istiyordu.

Gözlerini kapatarak müziğin ritmine kendini bırakmıştı ki omzunda hissettiği sarsıntıyla irkildi. Kulaklıklarını çıkarıp yanındaki Beyza'ya döndü.

"Şunu kaç kere söyledim? Müzik dinlerken beni rahatsız etme diye! Nefret ettiğimi biliyorsun."

Beyza gözlerini devirdi.

"Abartma Irmak. Dediklerimi dinlemediğin için yaptım sadece."

"Ne dedin ki?"

"Okula yeni çocuklar gelecekmiş, onu söylüyordum."

Irmak ilgisizce kaşlarını kaldırdı.

"Eee, bundan bana ne, Beyza?"

Beyza'nın yüzünde sinsice bir gülümseme belirdi.

"Çok yakışıklılarmış."

Irmak, arkadaşının bütün derdinin ne olduğunu anlamıştı. İfadesini değiştirmeden kulaklıklarını yeniden taktı.

"Bana ne," diye mırıldandı kendi kendine.

Neyse ki inecekleri durağa gelmişlerdi.

Otobüsten indikten sonra okulun yakınındaki her zamanki yerlerine yöneldiler. Irmak çantasından sigara paketini çıkardı. Burası, henüz tamamlanmamış bir inşaattı. Normalde etrafına pek dikkat etmezdi ama o sabah gözü duvarlardaki yazılara takıldı.

Sprey boyayla yazılmış isimler, birbirine duyduğu aşkı ilan edenlerin bıraktığı cümleler ve hayatından bezmiş ergenlerin isyankâr sözleri…

Irmak'ın oturduğu yerin arkasındaki duvarda ise kocaman harflerle şu yazıyordu:

DİKKAT! KAŞAR GİREMEZ.

Yazıyı görünce istemsizce güldü.

Kim bilir hangi aklıevvel yazmıştı bunu?

Sigara içerken çevresine göz gezdirdi. Tanıdığı birileri var mı diye bakıyordu. Bir süre sonra dikkatini yeniden müziğine verdi.

Ta ki omzunda bir kez daha el hissedene kadar.

Irmak'ın sabrı artık tükenmişti. Kulaklığını çıkarıp öfkeyle Beyza'ya döndü.

"Şu siktiğimin eline sahip çık, Beyza!"

Sesini biraz fazla yükseltmiş olmalıydı. Etraftaki birkaç öğrenci dönüp onlara baktı.

Beyza, karşıdan gelen üç kişilik erkek grubunu işaret etti.

Irmak gözlerini öfkeyle kapattı. Sigarasından son bir nefes çekti, izmariti yere atıp ayağa kalktı.

Beyza'nın peşinden gelip gelmemesi umurunda değildi.

Odak noktası olmaktan nefret ediyordu. Zaten hayatı boyunca dışlanmış ve yalnız hissetmişti. İnsanların dikkatini üzerine çekmek, onun için sıradan bir rahatsızlıktan çok daha fazlasıydı. Sanki herkes onu izliyor, en küçük hareketini bile yargılıyordu.

Okula doğru yürürken adımlarını hızlandırdı.

Tam köşeyi dönerken birine sertçe çarptı. Başını kaldırdığında karşısında kuzeni Onur'u gördü.

Gözlerini devirip hiçbir şey söylemeden yanından geçmeye çalıştı.

Fakat Onur'un onu rahat bırakmaya niyeti yoktu.

"Yine neden sinirlendin, kırmızı göz?"

Irmak durdu.

Sinirlendiğinde gözleri kızarırdı. Onur da bunu çok iyi biliyordu. Sonuçta kuzeniydi; onun huylarını herkesten iyi tanıyan birkaç kişiden biriydi.

"Sanane, Onur! Bir kere de şu okuldayken beni tanımıyormuş gibi davran."

Bunu söyledikten sonra yürümeye devam etti.

Oysa sabahın sakin geçeceğini düşünmüştü.

Ne büyük yanılgıydı!

Okulun girişine ulaştığında, Beyza'nın sabah gösterdiği erkek grubunun okul binasına girdiğini gördü. Üstelik Beyza, onları görünce Irmak'a seslenmişti.

Irmak içinden derin bir nefes aldı.

Allah'ım, neden ben?

Beyza'yı umursamadan sıraya girdi. İçeri alındıklarında sınıfına geçti, çantasını sandalyenin arkasına astı ve karalama defterini çıkardı.

Okuduğu bölümü seviyordu. Derslerde çizim yapabilmek, müzik dinlemek ve kendi dünyasına çekilmek ona iyi geliyordu. Kalemini kâğıdın üzerinde gezdirmek, zihnindeki karmaşayı bir süreliğine susturmanın en iyi yollarından biriydi.

Çizim yapmak onun terapisiydi.

Bir süre sonra arkasında birinin durduğunu hissetti. Başını çevirince sabah gördüğü gruptaki çocuklardan birini fark etti.

Kaşlarını hafifçe çatarak ona baktı.

Ne var? der gibi gözlerini çocuğun gözlerine dikti ve kulaklığını çıkardı.

Çocuk, Irmak'ın yanına yaklaşıp boş sandalyeyi çekti. Hiçbir şey söylemeden oturdu.

Irmak da bir şey demedi. Önüne dönerek çizimine devam etti.

Ancak üzerindeki bakışları hissedebiliyordu.

Çocuk ona bakıyordu.

Irmak ise dönüp ona bakmayı reddediyordu. Belki de ilgilenmediğini belli ederse çocuk bir süre sonra sıkılıp gidecekti.

Derken sınıfın kapısından bir ses yükseldi.

"Savaş! Hadi abicim, gelmiyor musun? Müdür bizi bekliyor."

Çocuğun adı Savaş'tı demek.

"Geliyorum."

Savaş ayağa kalkıp sınıftan çıktığında Irmak rahat bir nefes verdi.

Tam o sırada Beyza içeri girdi. Irmak'a göz kırpması, sabah yaşananların arkasındaki kişinin kim olduğunu açıkça gösteriyordu.

Irmak, arkadaşının yanına geldiği anda kolunu sıkıca tuttu.

"Beni saçma sapan insanlarla uğraştırmaktan vazgeç artık! Yaptığın şeyi hatırlamıyorsun sanırım."

Beyza'nın gözlerinde beliren pişmanlık Irmak'ın öfkesini azaltmadı. Kolunu hızla bıraktı ve kapıya yöneldi.

Henüz öğretmen gelmemişti. Tuvalete gitmesinde bir sakınca yoktu.

Koridorda yürüyüp tuvalete girdi. Lavabonun başına geçerek ellerini yıkadı, ardından yüzüne su çarptı. Başını kaldırıp aynadaki yansımasına baktı.

Bir kez daha yüzüne su vurdu.

Sonra gözleri aynaya takıldı.

Arkasında birinin yansımasını görmüştü.

Irmak'ın kalbi hızlandı.

Hızla geriye çekilip etrafına baktı.

Kimse yoktu.

Tekrar aynaya döndü. Boğazına bir düğüm oturmuştu. Nefes alışverişi sıklaşırken elleri titremeye başladı.

Son zamanlarda yaşadığı bu olaylar onu tüketiyordu. Bazen göz ucuyla birilerini görüyor, bazen de arkasında biri varmış gibi hissediyordu. Ne kadar kendini sakinleştirmeye çalışsa da korkusu bir türlü geçmiyordu.

Bununla nasıl başa çıkacağını bildiğini sanıyordu.

Ama belki de artık kendini kandırıyordu.

Titreyen elleriyle cebindeki kâğıda sarılı jileti çıkardı. Bir an elinde tuttu. Sonra kolunun kollarını sıvadı. Eski izlerin yanına bir yenisi daha eklenecekti.

Koluna küçük ama derin bir kesik attı.

Kanı gördüğünde gözlerini ondan ayıramadı. İçindeki korkunun, acının ve öfkenin bir anlığına sustuğunu hissetti. Bu his kısa sürüyordu ama o anda başka hiçbir şeyi düşünmek istemiyordu.

Bir süre sonra kendini toparladı. Elini temizledi, kolunu kapattı ve tuvaletten çıktı.

Koridora adımını attığı anda karşısındaki kişiyi gördü.

Savaş.

Çocuğun orada dikilip kendisine baktığını fark edince Irmak'ın yüzündeki bütün renk çekildi. Hızla kolunu kapattı. Hareketi canını acıtmıştı; gözlerini istemsizce sıktı.

Derin bir nefes aldı ve hiçbir şey olmamış gibi yürümeye başladı.

Savaş'ın yanından geçmek üzereyken çocuk kolunu tuttu.

Irmak acıyla inledi.

Savaş, tuttuğu kolun hassas olduğunu fark edince elini hemen geri çekti.

Irmak öfkeyle ona döndü.

"Ne yapıyorsun sen?"

Savaş'ın yüzündeki ifade de sertleşmişti.

"Asıl sen ne yapıyorsun?"

Bakışlarını Irmak'ın koluna indirdi.

"Seni ilgilendirmez."

Irmak arkasını dönüp sınıfa girdi. Savaş da peşinden geldiğinde aynı sınıfta bulunmalarının verdiği rahatsızlıkla gözlerini devirdi.

Yerine oturup Beyza'ya döndü. Arkadaşı endişeyle ona bakıyordu.

Irmak kolunu hafifçe sıyırıp yeni kesikleri gösterdiğinde Beyza'nın ağzından küçük bir çığlık çıktı. Neyse ki tam o sırada öğretmen sınıfa girdi ve Beyza sesini kesmek zorunda kaldı.

Öğretmen masasına yerleşirken Beyza, Irmak'a doğru eğildi ve kulağına fısıldadı:

"Kızım, sen kafayı mı yedin? Hani bir daha yapmayacaktın?"

Irmak gözlerini önüne indirdi.

"O olaydan sonra tekrar başladı, Beyza."

Sesi o kadar kısık çıkmıştı ki kelimeleri neredeyse duyulmuyordu.

Beyza'nın yüzündeki ifade değişti. Öfkesinin yerini üzüntü aldı. Kimsenin dikkatini çekmemeye çalışarak Irmak'a kısa bir süre sarıldı.

"O zaman yarın doktora git, olur mu kuzum?"

Irmak başını salladı.

"Tamam."

Tam geçtiğini düşündüğü bir şeyin yeniden başlaması onu da korkutuyordu. Özellikle annesinin bundan haberi olursa ne hissedeceğini düşünmek istemiyordu.

Annesi daha önce öğrendiğinde hem çok üzülmüş hem de kızmıştı. Irmak, annesinin gözlerindeki o hayal kırıklığını bir daha görmek istemiyordu.

Düşüncelerini zihninden uzaklaştırmaya çalıştı. Başını sıraya koyup gözlerini kapattı. Birkaç dakika sonra doğrulup öğretmeni dinlemeye başladı.

Ancak ders boyunca aklının bir köşesinde aynı soru dönüp duruyordu:

Savaş neden onunla ilgileniyordu?

Zilin çalmasına az kalmıştı. Irmak sıkıntıyla kalemini parmaklarının arasında çevirdiği sırada Beyza ona doğru eğildi.

"Savaş sana bakıyor, Irmak. Bir şey mi gördü?"

Irmak istemeden de olsa gözlerini Savaş'a çevirdi. Çocuk gerçekten de ona bakıyordu.

Başını sallayarak Beyza'ya döndü.

"Kolumdaki izleri gördü."

Beyza'nın gözleri büyüdü.

"Nasıl?"

"Tuvaletten çıkarken kolumu kapatmaya çalışıyordum. O da oradaymış."

Beyza endişeyle etrafına baktı, ardından yeniden Irmak'a döndü.

"O zaman daha dikkatli ol ve bir daha okulda böyle bir şey yapma, kuzum."

Irmak cevap vermedi. Yalnızca başını salladı.

Bir süre sonra zil çaldı.

Irmak, Beyza'nın hazırlanmasını beklemeden çantasını aldı ve sınıftan çıktı. Merdivenlerden inerken rehberlik öğretmeninin sesini duydu.

"Irmak, bir dakika!"

İstemeyerek durdu ve öğretmeninin yanına gitti.

"Buyurun hocam."

Öğretmeninin yüzündeki ciddi ifade, Irmak'ın içine kötü bir his düşürmüştü.

"Bugün kulağıma bazı şeyler geldi. Doğru mu?"

Irmak, neyi kastettiğini anlamıştı ama yine de bilmiyormuş gibi davrandı.

"Nasıl yani hocam?"

"Kolunu göster, kızım."

Lanet olsun!

Irmak'ın aklına ilk gelen kişi Savaş oldu. Öfkesi bir anda bütün bedenini sardı. Onun kendisi hakkında ne söylemeye hakkı vardı? Daha birbirlerini tanımıyorlardı bile!

Sakin kalmaya çalışarak cevap verdi.

"Hocam, kolumda bir şey yok."

Öğretmeni bakışlarını ondan ayırmadı.

"Yarın annen ya da baban okula gelsin, kızım. Konuşmamız gereken şeyler var."

Irmak yalvarır gibi baktı ama karar değişmemişti. Öğretmeni onu odasından çıkardığında Irmak'ın elleri yumruk olmuştu.

Gözleri doldu.

Sana neydi, Savaş? Sana neydi?

Merdivenlerde Beyza'yı yakaladığında arkadaşı onun yüzünü görür görmez durdu.

"Irmak, ne oldu? Gözlerin kıpkırmızı!"

Irmak'ın bir gözü sinirden seğirdi. Dişlerini birbirine bastırdı.

"O Savaş denen piç nerede?"

Beyza şaşkınlıkla ona baktı.

"Çıktı çoktan. Ne oldu, söylesene!"

Irmak cevap vermedi. Arkasını dönüp çıkış kapısına yöneldi.

Ellerinin titremesini durduramıyordu. İçindeki öfke, adımlarını hızlandırdıkça daha da büyüyordu.

Okulun yakınındaki inşaata geldiğinde Savaş'ı sabah birlikte olduğu iki arkadaşıyla otururken gördü.

Hiç düşünmeden yanına gitti.

Savaş daha ne olduğunu anlayamadan Irmak yakasına yapıştı.

"Sen kimsin de benim hayatıma burnunu sokuyorsun, ha? Söylesene! Kimsin sen?"

Savaş'ın arkadaşlarından biri şaşkınlıkla ayağa kalktı ve Irmak'ın kolunu tuttu.

Irmak'ın gözü öfkeden hiçbir şey görmüyordu. Çocuğun ayağına sertçe tekme attı ve elini üzerinden çekmesini sağladı.

Ardından yeniden Savaş'a döndü.

"Bir daha benim işlerime burnunu sokma! Özellikle de hayatıma!"

Yakasını bıraktı.

Tam arkasını dönüp gidecekti ki Savaş bir anda ayağa kalktı. Irmak'ın kolunu tutup kendisine çevirdi ve bileğini sıktı.

Irmak'ın yüzü acıyla buruştu.

Savaş ona yaklaştı. Sesini alçalttı; söylediklerinin yalnızca Irmak tarafından duyulmasını istiyordu.

"Kendine zarar vermeden önce bunları düşünecektin. Bir daha sakın bana böyle davranmaya kalkma. Bu sefer ben sana zarar veririm."

Irmak'ın öfkesi yeniden alevlendi.

Kolunu sertçe çekerek elinden kurtardı. Birkaç saniye boyunca Savaş'ın gözlerinin içine baktı.

Sonra hiç kimsenin beklemediği bir şey yaptı.

Yüzüne tükürdü.

Savaş'ın yüzündeki ifade bir anda değişti. Arkadaşları sessizliğe gömülürken Irmak arkasını döndü. Uzaklaşmaya başladığında elini kaldırıp orta parmağını gösterdi.

"Bir daha karşıma çıkma, pislik!"

Adımlarını hızlandırdı. Gözleri hâlâ öfkeden kıpkırmızıydı.

Arkasında bıraktığı Savaş ise olduğu yerde durmuş, elinin tersiyle yüzünü siliyordu.

Arkadaşlarından biri alçak sesle konuştu.

"Oğlum, bu kız deli mi?"

Savaş cevap vermedi.

Gözleri, Irmak'ın uzaklaşan siluetine takılmıştı. Birkaç saniye sonra bakışlarını onun az önce kaybolduğu yöne çevirdi.

Kızın kendisine tükürmesine sinirlenmişti, evet. Fakat öfkesinin altında başka bir şey daha vardı.

Tuvaletin kapısında gördüğü manzara hâlâ gözlerinin önündeydi.

Irmak'ın kolundaki izler…

Titreyen elleri…

Ve gözlerinde saklamaya çalıştığı o tarifsiz korku.

Savaş derin bir nefes aldı.

"Bir şeyler saklıyor," diye mırıldandı.

Arkadaşı kaşlarını çattı.

"Ne?"

Savaş başını iki yana salladı.

"Boş ver."

Ama kendi kendine verdiği bu cevaba kendisi bile inanmıyordu.

Çünkü Irmak Ashcroft'un aksine, Savaş kolay kolay merak ettiği bir şeyden vazgeçen biri değildi.

Ve o gün, farkında olmadan, ikisinin de hayatını değiştirecek bir şeyin ilk adımını atmıştı.

Irmak ise henüz bilmiyordu: Bazı insanlar hayatına huzur getirmek için değil, yıllardır sakladığın bütün yaraları gün yüzüne çıkarmak için girerdi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.