Serin bir yaz gecesi, balkona çıkmış dışarıyı izlerken elimdeki kırmızı şarabı yudumluyorum. Hafifçe esen rüzgar nazikçe saçlarımı okşuyor ve bu çok huzur verici. Saat neredeyse gece ikiydi belki ama gün bitmemişti, yeni başlıyordu aksine bu şehir için. Apartmanın hemen köşesindeki ara sokak yine sessizdi buna rağmen, çok insan geçmezdi genelde evin bu tarafından. O yüzden diğer tarafı izlemeyi tercih ediyordum, hayatın daha canlı olduğu tarafı. Ama bugün niye bilmiyorum, sadece bir göz atmak istemiştim. Belki de hissetmişimdir, kaderdir belki de bu. Ama o gün, sadece ıssız bir sokağa göz atmamın hayatımı bu kadar etkileyebileceğini bilmiyordum.. Tanrı bunun böyle olmasını istemiştir belki de. Ya da kim bilir, tesadüfen ibarettir sadece.
Aşağı baktığımda biri vardı orada, bu yolu kullanması olağanüstü bir şey degildi, evet ama yine de meraklandım. Bir kaç saniye baktım aşağıdaki genç çocuğa. Ve neden bilmiyorum ama yüzünü bile görmemiş olsam da konuşmak istedim onunla.
Zaman kaybetmeden hızlıca telefonumu ve süveterimi alarak asansöre attım kendimi. Serindi dışarısı ne de olsa. Asansör aynasında çeki düzen verdim biraz kendime. "Keşke parfüm falan da sıksaydım." Öyle bir aceleyle çıkmışım ki evden, elimdeki şarap kadehini bırakmayı bile unutmuşum. Dışarı çıkıp ne yapacağım hakkında en ufak bir fikrim yoktu lakin birden kendimi apartmanın önüne attığımda ne olduğunu ben bile anlayamadan koşmaya başladım. O ıssız sokağa çıkan köşeye gelince azıcık bile yavaşlamadım ve tam da hedefime çarptım. Yani ilk karşılaşmamızı böyle planlamamıştım ama olmuştu artık. Özenle giyinmişti ve ben kıyafetlerinin üstüne kırmızı şarabı dökerek herşeyi mahvetmiştim. İki saniyelik anlık şoku atlattıktan sonra gözlerimle gözleri buluştu. İlk buluşmadan kendimden bir şeyler gördüm belki de onda, bilmiyorum ama onda farklı bir şey olduğu kesindi. Ve o gün bundan sonra belki de binlerce kez yenileceğim o gözleri ilk görmemle, yenilmiştim sana çoktan. Bu saatte neden bu kadar özenli giyinmiş ve yakışıklıydı bilmiyorum. İşten mi dönüyordu ki? Yoksa bir randevu sonrası mıydı? Ne iş yapıyordu ki? Sevgilisi mi vardı? Kimdi o? Buralarda mı yaşıyordu yoksa sadece yolu mu rastlamıştı?
Sonra aklımdaki soruları cevapsız bir şekilde yarıda bırakan o sesi duydum, ama şikayetçi değildim bu melek sesten. "İyi misiniz? Cam bir yerinize battı mı?"
Tek kelime etmeden gözlerinin içine baktım bir süre, yutkunamadım. Bilmiyorum bir şey olmuştu ve ben konuşamadım bile. O an ona bakmaktan başka hiçbir şey yapmayı beceremedim.
Hava serindi aslında ama terlemeye başlamıştım ben. Gerildiğimdendir belki de. Panik yaptım. Kendime gelemiyordum. Birden başımı eğip ellerimi hemen önümde birleştirerek af diledim kıyafetlerini kırmızıya boyadığım yakışıklıdan. "Gerçekten çok özür dilerim, kıyafetlerinizi mahvettim." Uzun uzun özür dilemeye devam edecektim fakat tam o sırada cennetten rahatlatıcı minik bir fısıltı duydum sanki "Shh.. Lütfen daha fazla özür dilemeyin, bu bir kazaydı dert etmeyin. Hem.. köşeyi dönerken ben de önüme bakmalıydım, dikkatsiz davrandım." Bu durumda bile suçluluk mu hissetmişti? Şaka mıydı bu, çıldıracağım nasıl bu kadar harika olabilir ki. "Özür dilememi istemiyorsanız, en azından bunu bir şekilde telafi etmeme izin verin. Lütfen." Tam o sırada zarif genç, şarapla ıslanmış olan ceketini çıkardı. Oldukça şık duruyordu hala. "Peki, nasıl isterseniz." diyerek yanıtladı teklifimi.