İçeriğe geç

Üç Yemin

Bölüm 1 · 4 dk okuma

Üç Yemin

Bölüm 1

giriş

"Daima dürüstlüğe..."

Barış getiren yüce Adeline'ın duvara yazılmış sözünde dolaştı gözlerim. Yağan yağmurun ıslattığı her bir harf ışıl ışıl parlıyordu. İnsanlar şemsiyelerin altına sığınmıştı, tıpkı günahlarından Adeline'a sığındıkları gibi.

Yıl, 2038.

Bundan 20 yıl önce -o zamanlar henüz annemin sütüne muhtaçtım- Adeline adında genç ve güzel bir kadın vardı. Ülkedeki erkeklerin en arzuladığı, kadınların ise en kıskandığı insandı. Öyle ki, gözlerin üstünde olması ona bir çok fırsat sağlamıştı. Zenginlik, güç, statü...

Fakat bunlar onun umurunda bile değildi. Tek istediği, yalansız ve dürüst bir dünya kurmaktı. Yıllar önce onu evlatlık alınıpp bunu bilmeden yaşamaya devam etmesine sebep olan ailesi, onu aldatıp yalanlar söyleyen eşi, arkasından onlarca iş çeviren arkadaşları... Her şey o kadar fazlaydı ki, Adeline artık hayatında tek bir yalan istememişti.

İşte o gün, tam da 23 Eylül 2018 tarihinde, şehrin meydanında kendini kurban ettiği bir tören düzenlemişti. Söylenene göre o gün gök öyle bir gürlemişti ki, bir çok cılız binanın camları çatırdamıştı. İnsanların şaşkın bakışları arasında yere bir çok farklı sembol çizmiş, bilinmeyen bir dilde onlarca şey okumuştu. En sonunda saçından bir tutam kesmiş, üstüne bir tutam beyaz kireç tozu atmıştı. Son olarak fısıldamaya ve eline bir bıçak batırmaya başlamıştı. Kanı yavaş bir şekilde kireç ve saçın üstüne düştüğü an, bütün kayıtlar kesiliyordu.

Olayları biliyorduk, çünkü bunlar bir çok haber kanalında yayınlanmıştı, geride kalan herkesin hayatına dokunmuştu.

Söylenene göre Adeline o gün yaptığı tören yüzünden ölmüştü. Düşen o şiddetli yıldırım , bütün kayıt cihazlarını aynı anda ve bir kaç saatliğine devre dışı bırakmıştı. Bu yüzden sonrasında ne olduğu hep kulaktan dolma bilgilerdi. Çoğu insan Adeline öldü dese de, buna dair kimsenin elinde bir kanıt yoktu.

Ama maalesef ki, herkesin bildiği bir şey vardı.

Adeline, ölmüş olsa bile, bütün insanlığa güzel karşılanan bir lanet bırakmıştı. Güzel diyordum, çünkü ailem bundan fazlasıyla memnundu. Kimisi bunun dünyadaki savaşların ve küslüklerin önüne geçeceğini düşünüyordu, kimisi ise ortadan kaybolan onca insanın öldüğünü...

Lanet, bizi ettiğimiz yeminleri bozmaktan alıkoyuyordu. Böylece kimse kimseye yeminler vererek yalan söyleyemiyordu. Eğer ki, bir insan yalan yere yemin eder veyahutta ettiği yemini bozarsa bu onun sonu oluyordu. Üç yemin... Her insanın üç yemin hakkı vardı. Üç yemin bozulabilirdi sadece, bunlar da ölüm gibi önüne geçilemez durumlarda hoş karşılanmak için verilmişti insanlara. Bir yemin bozulduğunda, saçlarınızın arasından ufak bir bölümü kireç gibi bembeyaz olur, bu beyazlıklar sizin dürüstlük seviyenizi belirlerdi.

Saçınızda bir beyaz tutam varsa, hayatınızda sadece bir defa yemininizi bozmuş ya da yalandan yemin etmişsinizdir. İki beyaz tutam, hayatınıza hâlâ devam edebilirsiniz ama adınız artık pek de güvenilir değil, demekti bir nevi. Eğer saçınızda üç beyaz bölüm varsa, uçurumun kenarında cirit atıyorsunuz demekti. Hakkınız yoktu, ya yalansız bir hayat sürecektiniz ya da sonunuzu yaşayacaktınız. Tabii, son diye bir şey varsa...

Eğer merak ettiğiniz bensem, kafamda sadece tek bir beyaz tutam vardı. Ensemde, saçlarımı toplamasam kimsenin fark edemeyeceği bir yerde. Hayır, yalancı değilim. Yeminimi bozdum, sırf ailemin huzuru için. Pişman mıydım, asla! Bunu üç defa daha tekrar eder, dördüncüyü yapıp sonumu bile getirebilirdim çünkü ailemizin çoğu ölmüştü. Abim, yeminleri yüzünden, kız kardeşim de yalanları yüzünden.

Adeline heykelinin önünden geçerken heykelin dev ayaklarına baktım bir an... Neden kimse bu kadını cadı ilân etmiyordu? Yaptığı bir büyü değil miydi? Yüz binlerce insan ölmüştü, bir o kadarı da en ufak yanlış söylemde ölecekti. Ne olacağını sanıyordu?

Başımı umutsuzca önüme eğip devam ettim. Saçlarımızdaki beyazları boya ile kapatmak imkânsızdı. Boya asla tutmuyordu, saç tebeşiri veya geçici spreyler ile ancak kapatabiliyorduk. Yağmurlu havalarda dışarıda gezinmeyi işte bu yüzden seviyordum. Gün içinde sizin saçınızdaki beyazlara iğrenerek bakan insanların, yağan yağmurda ikişer üçer beyaz tutamlara sahip olduklarını görebiliyordunuz. Hangimiz daha mükemmeldik ki birbirimizi yargılıyorduk?

Adeline meydanından geçip ara sokaklardan birine daldım. Yağan yoğun yağmurun ıslattığı şemsiyeyi yavaşça indirdim aşağıya. Yağmur damlaları tenimi delercesine düşerken üstümdeki lila yağmurluğu da çıkarmıştım. Saçımdaki beyazları kapatma gereği duymamıştım asla, sahte olmayı sevmezdim. Gerek de yoktu zaten. Baaşımıza gelen bunca şey sahtekârlık yapan insanlar yüzünden olmuşken, hâlâ inatla insanları kandırmaya devam ediyorduk.

Kollarımı iki yana açtım, üzerimdeki ince kazağım ve kot pantolonum ıslandığı için ağırlaşmıştı. Yağmuru hissetmeye değerdi, ucunda hasta olmak olsa bile...

Yaşadığım huzurlu anı bıçak gibi kesen sesi duyana kadar orada öylece durmuş, yaşadığım hayatı sorguluyordum. Bakışlarım hızla kirli, dar sokağı taradı. Damlalar gözüme girdiğinde görüşüm git gide bulanık hâle geliyor, sesler boğuklaşıyordu. Sokağın diğer ucunda küçük, en fazla on, on beş yaşlarında bir çocuk vardı. En azından bedeni küçük olduğunu söylememe yetecek kadar zayıf ve güçsüzdü. Gözlerime gelen suyu savuşturmak adına ellerimle hafifçe ovaladım.

O an, gördüğüm tanıdık simayla buz kestiğimi hissetmiştim.

Yıllar önce, üç yemin kuralını aşan kardeşim, tam da karşımdaydı. Hani son vardı? Midemin bulandığını hissettim, hayal görüyor olabilir miydim? Sokağı kolaçan etmek için önce kardeşimin arkasına ardından da kendi arkama baktım. Sokak bomboştu, yağmur daha da şiddetli yağıyordu. Nefes aldırmak istemez gibiydi adeta. Ama boğazıma düğüm olup nefes aldırmayan yağmur değil, karşımdaki bomboş sokaktı. Yine mi hayal görmüştüm? Büyük ihtimalle öyleydi, bu son zamanlarda sıklaşmaya başlamıştı. Durup dururken sırtımda, kolumda, omzumda hissettiğim dokunuşlar geldi aklıma...

Evet, sanırım sıyırmıştım. Ölüler geri dönemezdi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.