Bugün saray fazlaca kalabalıktı. Bargasuvadi'ye karanlığın çökmesiyle korkuya kapılan saray halkı, büyük bir telaşla yeni düzene ayak uydurmaya çalışıyorlardı. Onlar Selesler gibi değillerdi. Önceden, Kuyas ve Tarem'in gideceği zamanı tahmin edebilseler de karışıklığı önleyememişlerdi.
Aşçılar karanlık zamanında malzemelerin yetip yetemeyeceğinden endişeleniyorlardı.Tam savaş zamanında başlayan karanlık, askerleri de korkuya sürüklüyordu. Ne kadar eğitilmiş olsalar da yaradılış gereği karanlıkta durmayı sevmezlerdi. Güvenliği verimli bir şekilde sağlacaklarından da emin değillerdi.
Kral bütün bunları kontrol altına almak üzere Paxar gezegenine gitmişti. Her karanlık zamanında olduğu gibi Ebed gezegenlerinin kralları toplanır birtakım işleyiş bozukluklarını düzeltmek adına kararlar alırlardı.
Bargasuvadi, Ebedlerin ana gezegeniydi. Savaş zamanında bu gezegeni kaybetmek, kontrolü kaybetmekti. Askeri kararlar burada alınır, Baş Kral burada yönetim düzenini sağlardı. Ve en önemlisi de Altaçıların merkezi, bu gezegendi.
Altaçılar Ebedlerin ayrılmaz parçasıydı. Eğer Altaçılar olmasaydı ne Erialarını bilirler ne de Tanrı'nın isteklerine uygun şekilde davranabilirlerdi. Ebedlere Tanrı'nın lütfünu ve merhametini veriyordu Altaçılar. Kurallar öğretip düzen için Ebedlere yardım ediyorlardı.
Yani önceden de tahmin edileceği üzere Paxar gezegenindeki toplantıda bütün Ebedler birlik olup Bargasuvadi'yi ayakta tutmak için ellerinden geleni yapacaklardı.
Ne kadar olacaklar iç açıcı gözükse de sarayda durum bu şekilde işlemiyordu. Sarayaltı Tünellerinin dar geçitlerinden birinde genç bir adam yere çökmüş dua ediyordu. Derin bir nefes alıp toprak, nem ve külden oluşan havayı içine çekti. Duvarda asılı olan meşalelerden başka ışık kaynağı olmayan bu dehlizde kendinden ve Tanrı'dan başka kimsenin olmadığından emin bir şekilde Son Kitap'tan ezberlediği duaları sesli bir şekilde okuyordu.
Annesi öğretmişti ona bu duaları ve şunu da eklemişti:
- Tanrı'ya dua edeceğin belirli bir yer, bir zaman yoktur. Tanrı'yı yüreğinde hissettiğin her zaman ve ayağının bastığı her yer senin mabedindir.
Kafasını kaldırıp gözlerini kamaştıran ateşe baktı. Sonra gece olduğunu hatırladı. Yıldızların battığını ve uzun süre geri gelmeyeceklerini. Bir korku sardı bedenini.
Karanlık demek bilgisizlik demekti. Karanlık demek yokluk demekti. Resmen kapana kısılmışlardı. Zendiyatlar ya da Selesler gelip savaş açsalar ne yapabilirlerdi ki sanki. Elleri kolları bağlıydı. Halka güçlü gözükmeye çalışmak artık anlamsızdı. Herkes bilmeliydi kaybettiklerini. "Yolun sonuna geldik demek." diye mırıldandı.
Ayak sesleri yankılanmaya başladı dar dehlizde. Agra düşüncelerinden sıyrılıp ayağa kalktı. Üstünü başını silkeledikten sonra ayak seslerinden sınır savaşları komutanı Zeref'in geldiğini anladı. Yüzlerinden tünellerdeki bu kötü kokudan memnun olmadıkları anlaşılan üç asker Agra'nın önüne geldiklerinde eğilerek selam verdiler. Ellerini başlarına değdirip çapraz olacak şekilde omuzlarına koydular. Öndeki iri yapılı olan dış görünüşüne şaşılacak derecede tatlı bir sesle:
-Sizi gördüğüme o kadar mutlu oldum ki. Umarım iyisinizdir efendim.
Agra'nın gözü sağ arkadaki askere takılmıştı. Bu çok sevdiği dostlarından biri olan Zeref'ti. Eskiden destanlardan çıkmış gibi duran , baktığınızda ulu komutanlardan biri zannedebileceğiniz yapısı gitmiş; yerine bıkmış gözlerle ona bakan çelimsiz bir surat kalmıştı. Ne olduğuna anlam verememişti.
O, Paxar'a babasıyla giden askerlerden biriydi. Zeref'in bu çökmüş hali Agra'yı korkutmuştu. Halbuki iyi haberlerle gelmesini umuyordu. Bildiği duaları mırıldanırken kendine bakan gözleri farketti. Kendini toparlayıp:
-İyiyiz. Krallığımız ve halkımız gayet iyi. Babamın bana verdiği bu görevi, büyük bir ciddiyetle yerine getiriyorum. Bu savaşta kaybeden biz olmayacağız komutan!
"Yalanlar ,yalanlar ...Asla bıkmayacaksın değil mi? Korkuyorsun herkes gibi. İtiraf etsene. Kahraman rolleri artık işe yaramayacak küçük insan."
Agra gelen sesle irkilmişti. Hızlı bir şekilde etrafa bakınmaya başladı. Oldukça gür ve her tarafta yankılanan bu ses, karşısındaki askerlerden gelmemişti. Gerçi bir canlıdan gelemeyecek kadar farklı bir sestir.Sanki ilahi bir sesti.
Agra'nın telaşını gören Zeref atıldı:
- Ne oldu prensim?
Agra diğerlerinin bir şey duymadığını anladı. Eğer duysalardı bu şekilde sakin kalamazlardı. Kendisini deli olarak görmelerini istemezdi. Zaten bu aralar başlarında yeterince dert vardı. Askerleri paniğe sürüklememek için konuyu hemen değiştirdi.
-Mazur görün heyecanımı. Acilen size, elimize geçirdiğimiz kaçak Zendiyatları göstermek istiyorum. Herbiriniz alanınızda çok bilgilisiniz. Bir de sizin gözünüzden olayları değerlendirmeliyim. Gelin benimle.
Zeref Agra'yı iyi tanırdı. Ne kadar içinde şüpheleri kalsa da fazla zorlamadı. Bazı şeyleri sorgulayamayacak kadar yorgundu. Önde Agra arkada üç asker bu zorlayıcı labirentten geçerek bir mahkum odasına geldiler.
Kapıları açtıklarında gelen koku hepsinin midesini bulandırmıştı. Bu koku tüneldekinde daha beterdi. Sanki bozulmuş et gibi kokuyordu. Askerler ellerinden geldiğince belli etmemeye çalışarak içerdikleri selamladılar.
Dehlizden daha parlak olan oda, köşelerde ve duvarlarda birer tane olmak üzere sekiz meşaleyle aydınlatılıyordu. Gözleri ne kadar sızlasa da bu yoğun ışık ona yıldızları hatırlattı. Yıldızları geri getirmesi için bir kere daha dua etti Tanrı'ya.Nemden kabarmış duvarda karanlık gölgeler oluşturan bu meşaleler odadaki curcunayı daha da açık ediyordu.
Odanın köşelerine zincirlere bağlanmış dört Zendiyat boş gözlerle gelenlere bakıyordu. Prensin geldiğini gören Altaçılar ayağa kalkıp selam verdiler. Agra işlerine devam etmelerini istercesine başını salladı. Talimatı alan Altaçılar saatlerce uğraşıp hiçbir sonuç alamadıkları görevlerine geri döndüler. Giren misafirler ise hiç yerlerinden kıpırdamıyor, kapının önünde öylece olanlara bakıyorlardı.
Altaçılar önlerindeki kağıtlarda yazan soruları okuyor, bir süre mahkumun cevap vermesini bekliyorlardı. Daha sonra Son Kitap'ı açıp Zendiyat dilinde ders verircesine bir şeyler anlatıyorlardı. Ama hiçbir Zendiyat'ın ağzını bıçak açmıyordu. Hepsi iyi eğitilmiş Zendiyat ajanlardı.
Agra onları kolay kolay konuşabileceklerini zannetmiyordu ama bu kadar zorlayacaklarını da düşünmemişti. Ormanda Altaçılar tarafından yaklaşık bir hafta önce yakalanmışlardı. Ne işkence ne de tatlı söze geliyorlar. Tek kelime bile etmemişlerdi.
Zendiyat dilinin oluşturduğu boğuk seslere dayanamayan Zeref odada gezinmeye başladı. Her bir Zendiyat'ı inceledikten sonra Agra'ya dönüp:
-İyi eğitilmişler. Bargasuvadi'ye kadar gelmelerine şaşmamalı, dedi sakince.
Yanındaki Zendiyat'ın kolunu tutarak kendine çekti. Zendiyat biraz çırpınsa da karşı koyamadı. Zeref biraz zayıflamış olabilirdi. Ama şuan bile Bargasuvadi'deki en yetenekli askerdi.
Agra'ya Zendiyat'ın bileğini göstererek:
-Arsenik izleri... Baksana. Tenlerini beyazlatmak için... Kendilerini o kadar görevlerine vermişler ki zehirlendiklerinin farkında bile değiller.
Agra Zendiyat'a baktığında kolunun her tarafında beyaz ve akneli yaralar olduğunu gördü.
-Belki de farkındalar. Ebedleri sonsuza kadar tarihten silme istekleri yaşam arzularını geçmiş anlaşılan. Ve başarılı da oldular. Bargasuvadi'ye kadar gelmişler.
Diğer Zendiyat'ın da aynı olup olmadığına bakmak için sağ köşeye yönelen Agra, korkunç akı olmayan bir çift siyah göz ile karşılaştı. Bu dişi Zendiyat ona nefretle bakıyordu. Her gözünü kırptığında kırmızı teninde görünüp kaybolan iki nokta Bargasuvadi'nin gecesi kadar siyahtı. Siyah bile denemezdi. Sanki bir hiçlik gibiydi. Bütün Boşluk'u içine alabilecek bir hiçlik.
Zendiyat bütün zincirleri çözülmüş bir halde ona yaklaştı. Ve şu ilahi sözcükler döküldü dudaklarından:
-Erianı kendinden ayır.
Agra kaçıp kurtarmak istedi kendini bu durumdan ama kıpırdayamadı yerinden. Gerçi hiç kimse kıpırdamıyordu. Boşluk artık durmuştu. Ne bir hareketlilik ne bir ses... Boşluk artık hiçlikti, aynı karşısında duran Zendiyat'ın gözleri gibi. Ses bu sefer sinirle gürledi.
"Herşey olacağına varır demişti sizlere.
Haketmediğiniz hediyeler verdi hepinize.
Atalarınız gibi sahtekar ve bencilsiniz.
Tek isteğim benim olanı geri vermeniz.
Benim olanı geri ver. Her şeyimi çaldın. Erianı kendinden ayır artık!"
Agra korkuyla sordu:
-Ya geri gelmezse?
Ses şefkatle:
-O yolunu bilir O gerçek sahibini bilir.