BÖLÜM 1: SON AKŞAM YEMEĞİ
2024 yazının sonlarıydı. Biz o zaman daha dokuz yaşındaydık. Annemin ani ölümünün üzerinden henüz birkaç hafta geçmişti ve ev resmen buz kesmişti. Hizmetliler bile koridorlarda fısıldayarak konuşuyor, biz yanlarından geçerken hemen susuyorlardı.
Annemi o kadar çok özlüyordum ki... Her yaz bizi bahçedeki o devasa meşe ağacının altına götürürdü. Yere kocaman bir örtü sererdi, yanımıza kendi yaptığı o bol çilekli buz gibi limonataları alırdık. En çok da bizim ikiz olmamızla eğlenmeyi severdi. Emily ile ben birbirimize o kadar çok benziyorduk ki, sırf şaka olsun diye kıyafetlerimizi değiştirip annemin karşısına geçerdik. Ben Emily gibi davranıp saçımı onun gibi arkaya atardım, Emily de benim gibi kaşlarını çatıp dik dik konuşmaya çalışırdı.
Annem karşımıza geçer, gözlerini kısıp bize bakar, sonra gülmeye başlardı. "Hadi oradan numaracılar! Sophia, sen ne kadar saklanmaya çalışsan da o hırçın, ele avuca sığmaz gözlerinden tanırım seni. Emily, sen de ablanın arkasından bana bakıp kıkırdamayı bırak bakayım!" derdi. Sonra ikimizi de yanına çeker, sımsıkı sarılırdı. Burnumuza gelen o taze papatya kokusunu düşündükçe şimdi boğazım düğümleniyor. Emily ile geceleri odamızda gizlice birbirimize sarılıp ağlıyorduk. "Annem bizi asla bırakmazdı Sophia, bu işte kesin bir oyun var," diyordu Emily. Ben de ona inanıyordum. O bizim her şeyimizdi.
Ama babam... Babam resmen hayattan kopmuştu. Annemin ölümünden sonra bir kez bile odamıza gelip yüzümüze bakmadı, "Nasılsınız kızlarım?" demedi. Günlerdir çalışma odasında, tek bir noktaya saatlerce bakıp duruyordu. Sanki zaman onun için o gün durmuştu ve bizi tamamen unutmuştu. Ona o kadar kırgındım, o kadar öfkeliydim ki...
İşte tam o boğucu ve sıcak Ağustos akşamında kapı açıldı ve içeri üvey annemiz olacak o kadın, Beatrice girdi. Sesi güya çok sevecen, çok kibardı ama o kadar sahteydi ki, dinlerken tüylerim diken diken oldu. Onu gördüğüm ilk saniye içimde berbat bir his belirdi. Gözleri resmen insanı inceleyen bir laboratuvar robotu gibi soğuk bakıyordu.
Akşam yemeğinde masada çıt çıkmıyordu. Sadece çatalların tabağa çarpma sesi geliyordu. Havada bunaltıcı bir yaz sıcağı vardı, pencereler açık olmasına rağmen nefes bile alamıyorduk. Sonra Beatrice o sinir bozucu, sahte kibarlığıyla sessizliği bozdu. Doğrudan babama bakarak konuştu:
“Emily’nin özel bir yeteneği var. Bu gücü doğru yönlendirmezsek kontrolden çıkar. Sis Akademisi onun için en doğru yer.”
Ben bunu duyar duymaz gümüş kaşığı tabağa fırlattım. Çınlama sesi salonda yankılandı. "Akademi" ne demek bilmiordum ama kardeşimi benden alacağını hissetmiştim. Hemen oturduğum sandalyede dikleşip Beatrice'in gözlerinin içine bakarak bağırdım:
“Emily hiçbir yere gitmiyor! Sen kimsin ki bize karışıyorsun? Babamın yanına gelip bize emir veremezsin! Sen bizim annemiz değilsin!”
Beatrice bana hiç acımayan, o kibirli ve gıcık gülümsemesiyle baktı. Benim bu dik başlılığım, ona laf yetiştirmem hiç hoşuna gitmemişti. Sırf beni cezalandırmak ve canımı yakmak için babama döndü ve lafı yapıştırdı:
“Sophia ise fazla hırçın, saygısız ve kurallara uymuyor. Onun daha disiplinli bir yerde, gerçek hayatı öğrenerek büyümesi gerek. Teyzesinin çiftliği onun için en doğru yer.”
Yani kadın sırf ona kafa tuttum, annemi savundum diye beni o uzak, tozlu çiftliğe sürmeye karar verdi. Gözlerim dolarak babama döndüm, masaya vurarak üsteledim:
“Baba! Bir şey söylesene! Bu kadın kim ki bize karışıyor? Bizi birbirimizden ayırıyor, duymuyor musun? Annemin kemiklerini sızlatıyorsun, o bizi hiç ayırmazdı!”
Ama babam sadece başını daha da öne eğdi. Resmen kadına teslim olmuştu. Bizi korumuyordu, sadece olayların akıp gitmesine izin veriyordu. O an babama karşı içimde çok büyük bir nefret ve kırgınlık doğdu.
Masanın altından Emily’nin elini tuttum. Eli buz gibiydi, titriyordu. İkimiz de çok korkuyorduk ama ben Beatrice'e çaktırmamak için dişlerimi sıkıyor, gözyaşlarımı tutuyordum. Tam o sırada yanımızda duran köpeklerimiz, benim köpeğim Bolt ve Emily'nin köpeği Slane aynı anda kafalarını kaldırıp kapıya doğru hırlamaya başladılar. Tüyleri diken diken olmuştu. Görünmeyen bir şeye tepki veriyorlardı.
BÖLÜM 2: AYRILIK VE İLK İHANET
Ertesi sabah uyandığımda, odamın pencerelerinden içeri sızan o parlak ağustos güneşi bile içimi ısıtmaya yetmedi. Evin içi her zamankinden daha soğuk, daha yabancıydı. Emily ile gece boyu hiç uyumamış, birbirimize sarılarak sabahı etmiştik. Sanki uyursak ve gözlerimizi açarsak her şey bir rüyaymış gibi bitecek sanıyorduk. Ama bitmedi. Kapı çalındı ve o buz gibi ses odaya doldu: "Hazırlanın, gidiyorsunuz."
Aşağıya indiğimizde, bizi evimizin bahçesindeki o yaşlı meşe ağacının altına götürdüler. O ağaç bizim her şeyimizdi; hani annemizin altında bize çilekli limonata içirdiği, Emily ile saklambaç oynarken arkasına saklandığımız o devasa, güvenli sığınak... Ama o sabah meşe ağacı bile bize küsmüş gibiydi. Tek bir yaprağı bile kıpırdamıyordu. Rüzgardan esen o sıcak yaz havası bile ağırlaşmıştı, nefesimizi kesiyordu.
Emily yanımda sessizce ağlamaya başladı. Öyle normal bir ağlama değildi bu; hani insanın içi parçalanır ya, tam öyle iç çeke çeke, canı yana yana ağlıyordu. Koluma sımsıkı sarıldı.
“Sophia, ne olur beni bırakma... Gitmek istemiyorum o korkunç yere,” diye fısıldadı. Sesindeki o çaresizlik kalbime oturdu.
Ben de ağlamak, bağırmak istiyordum ama kendimi sıktım. Eğer ben de ağlarsam Emily’nin tamamen yıkılacağını biliyordum. Gözlerimi doğrudan onun gözlerine diktim, omuzlarından tuttum.
“Söz veriyorum Emily,” dedim. Sesimin titrememesi için içimden dualar ediyordum ama içimde resmen fırtınalar kopuyordu. “Ne olursa olsun, orası neresiyse gelip seni bulacağım. Biz ikiziz, bizi hiçbir güç tamamen ayıramaz. Bunu sakın unutma, tamam mı?”
Tam o sırada Beatrice arkamızda belirdi. O sahte, sinir bozucu ifadesiyle Emily’yi kolundan tuttu. Bu öyle hafif bir tutuş değildi, resmen kardeşimi benden koparıp alıyordu. Emily arkasına dönüp bana son bir kez bakmak istedi ama Beatrice onun omuzlarından çevirerek bakışlarını engelledi, doğrudan siyah, camları kapkara olan lüks bir arabaya doğru sürükledi. Emily’nin elindeki o son sıcaklık da avcumdan kayıp gitti.
Beni ise bahçede bekleyen teyzem olacak o kadının eski püskü kamyonetine doğru ittiler. Arabanın kapısını açtığımda yüzüme pas, eski metal ve ağır bir yağ kokusu vurdu. Malikanedeki o konfor, o yumuşaklık yoktu; burası sadece sertlik ve acı kokuyordu. Koltuğa çöktüm, gözyaşlarım sonunda yanaklarımdan süzüldü. Koruyamamıştım kardeşimi. Kendimi o kadar suçlu ve yalnız hissediyordum ki...
Kamyonetin motoru büyük bir gürültüyle, sarsılarak çalıştı. Tam o sırada, bahçede açık kalan kapıdan bir karaltı fırladı. Benim köpeğim Bolt! Açık camdan içeri, tam kucağıma doğru sıçradı. Tasmasından tutup onu saklamaya çalıştım, teyzem arabayı durdurup onu atar diye ödüm koptu. Ama teyzem arkasına bile bakmadan gaza bastı.
Bolt kucağımda hızlı hızlı soluyor, gözlerimin içine bakıyordu. Onu sımsıkı boynundan öptüm. "İyi ki geldin Bolt, en azından sen varsın," diye fısıldadım.
Tam o saniyede, zihnimin içinde bir şey çatladı. Bir cam kırılması gibi, çok net bir frekans açıldı beynimde. Dışarıdan gelmeyen, kulaklarımla duymadığım ama doğrudan kafamın içinde yankılanan derin bir ses duydum:
"Buradayım Sophia. Korkma, seni hiç bırakmayacağım."
Donakaldım. Arabanın içindeki motor sesine baktım, teyzeme baktım... Kimse konuşmamıştı. Kafamı yavaşça kucağımdaki Bolt’a çevirdim. Gözlerini dikmiş, doğrudan zihnime bakıyordu. O an anladım; çocukluğum o malikanenin bahçesinde, meşe ağacının altında
BÖLÜM 3: ÇİFTLİĞİN TOZLU CEHENNEMİ
Zaman öyle hızlı ve öyle acımasız geçti ki... 2024’ün o uğursuz yazında ayrılmıştık Emily ile. Koca bir 2025 yılı geride kalmış, biz 11 yaşımıza basmıştık. Artık 2026 yılının tam ortasındaydık. Ama geçen o iki koca yıl içimdeki özlemi, öfkeyi ve acıyı bir gıdım bile azaltmamıştı. Aksine, teyzemin çiftliği beni bambaşka bir Sophia’ya dönüştürmüştü.
Çiftlik, şehirden ve eski hayatımızdan uzaklaştıkça sanki dünyadan da uzaklaşıyordu. Renkler bile solmuştu burada; her yer kuraklıktan sapsarıydı. Burası tam anlamıyla tozlu bir cehennem gibiydi. Tepedeki kızgın yaz güneşi toprağı çatlatıyor, esen rüzgarda sadece saman ve kuruyan ot kokusu yayılıyordu. Sıcaklık insanı nefessiz bırakıyordu ama kalbimdeki o soğuk boşluk hiç geçmiyordu.
Teyzem bana hiçbir zaman kız kardeşi ölmüş, öksüz kalmış yeğeni gibi bakmadı. Beni kapısına bırakılmış bir yük, fazladan bir boğaz ve bedava bir iş gücü olarak gördü. Daha geldiğim ilk gün, üzerimdeki o güzel elbiselere bakıp tiksinerek konuşmuştu: “Burada kimse seni prenses gibi beslemeyecek hırçın kız. Burada ekmek bedava değil. Çalışacaksın, çalışacaksın ki o hırsın törpülensin.”
Günler birbirine karıştı. Sabahın köründe cırcır böceklerinin o sinir bozucu sesiyle uyanıyor, akşama kadar ağır su kovalarını taşıyor, ahırları temizliyordum. Dokuz yaşındaki o narin ellerim zamanla sıcaktan ve ağır işten çatladı, nasır tuttu, kalınlaştı. Aynaya her baktığımda kendimi tanıyamıyordum. Ama en büyük değişim dışımda değil, içimdeydi. Beni bu iki yıl boyunca delirmekten kurtaran, ayakta tutan tek bir şey vardı: Bolt.
Bolt artık benim için sadece bir köpek değildi. O benim tek ailem, sırdaşım ve dünyadaki tek bağmdı. Teyzem etraftayken normal bir köpek gibi davranıyordu ama baş başa kaldığımızda zihnimizle konuşuyorduk.
Bir gece, yine boğucu bir yaz sıcağı vardı. Ahırın tavanındaki tahtaların arasından yıldızlar görünüyordu. Ben samanların üzerine uzanmış, ağlamamak için dişlerimi sıkıyordum. Cebimden annemin o eski, kenarları kıvrılmış fotoğrafını çıkardım. Emily ile kıyafetlerimizi değiştirip onu kandırdığımız, o çilekli limonata kokan güzel günleri düşünüp sessizce gözyaşı döküyordum. "Anne... Neden bizi bıraktın? Neden hiçbir şey yapmadın?" diye fısıldadım karanlığa.
Bolt hemen yanıma sokuldu. Sıcak gövdesini bana yasladı ve kafasını göğsüme koydu. Tam o saniyede beynimin içinde onun o derin, sakinleştirici sesi yankılandı:
“Ağlama Sophia. Annemiz bizi görseydi çok üzülürdü. O seni çok seviyordu, bunu biliyorsun.”
İç çekerek Bolt’un tüylerini okşadım. “Çok özledim Bolt... Hem annemi hem Emily’yi. İki yıl oldu. Emily ne yapıyor, yaşıyor mu, iyi mi? Hiçbir şey bilmiyorum. İçim parçalanıyor.”
Bolt aniden irkildi. Kafasını hızla kaldırdı, kulaklarını dikti. Gözleri karanlıkta parlıyordu. Zihnimdeki sesi birden ciddileşti ve dalgalandı. Başka bir frekansa bağlanmaya çalışıyor gibiydi.
“Sophia... Dur. Sessiz ol,” dedi Bolt. “Kardeşim Slane... Şu an bana ulaşıyor. Sinyal çok zayıf ama... Onun zihnini hissedebiliyorum.”
Nefesimi tuttum. Kalbim o kadar hızlı çarpmaya başladı ki, ahırdaki cırcır böceklerinin sesini bile duyamaz oldum. “Ne diyor Bolt? Emily iyi miymiş?”
Bolt’un zihnimdeki sesi titredi: “Emily yaşıyor Sophia. Ama... Ama hiç iyi değil. Onu bir laboratuvarda tutuyorlar. Çok acı çekiyor ama senin gibi direniyor. Sophia, zamanımız kalmadı. Kardeşim yardıma çağırıyor.”
O an içimde iki yıldır biriken o öfke patladı. Gözyaşlarım kurudu. Yerimden doğruldum, yumruklarımı sıktım. Gözlerimi Bolt’un gözlerine diktim.
“Buraya kadar,” dedim, sesim 11 yaşındaki bir çocuğun çıkarabileceği en kararlı tonla çıktı. “Emily beni bekliyor. Teyzemin bu tozlu cehenneminde daha fazla kalmayacağım. Bu yaz sıcağı bizim özgürlük ateşimiz olacak Bolt.”
Bolt zihnimden onayladı: “Ne yapıyoruz Sophia?”
“Kaçıyoruz.”
“Kaçıyoruz.”
BÖLÜM 4: LABORATUVARIN KARANLIĞI VE DENEK E-17
Aynı dakikalarda, 2026’nın o bunaltıcı yaz günlerinde Sis Akademisi’nde Emily için hayat tam bir işkenceye dönüşmüştü. Dışarıda kavurucu bir sıcaklık vardı belki, ormanın derinliklerinden cırcır böceklerinin o bitmek bilmeyen sesi binanın duvarlarına vuruyordu ama akademinin yer altındaki laboratuvarları buz gibiydi. Buradaki klimalar insanı uyuşturacak kadar soğuk üflüyor, koridorlarda her zaman çamaşır suyu ve donmuş metal kokusu hakim oluyordu.
Emily, burada geçirdiği iki yıl boyunca sabahları milimetrik olarak tasarlanmış beyaz odasında uyanıyor, gün boyu zihinsel testlere ve gölgeleri kontrol etme egzersizlerine tabi tutuluyordu. Ama o hiç boyun eğmemişti.
O gün, akademinin kalbi sayılan Merkez Laboratuvarı ve Ana Sunucu Odası’nda alışılmadık bir hareketlilik vardı. Başmühendis terminalin başındaydı. Parmakları mekanik bir hızla klavyede gezinirken ekran birden kırmızıya döndü ve alarm vermeye başladı.
"Sistem alarm veriyor! Limwood Protokolü tetiklendi!" diye bağırdı başmühendis.
Yanındaki yardımcı mühendis hemen öne doğru eğildi. "Nasıl olur? O protokol yıllardır uykudaydı."
"Çünkü genetik veri tabanı eşleşti," dedi başmühendis, gözlerini ekrandan ayırmadan. "Kızın biyometrik sinyalleri, anne ve babasının buradaki eski çalışmalarının şifrelerini kırdı. Sistem onları tanıdı."
Büyük dijital ekranda "DENEK E-17: EMILY VANCE — DOSYA AÇILIMI BAŞLATILDI" ibaresi belirdi. Dosya indirilirken bilgisayarın mekanik, ruhsuz sesi laboratuvarın soğuk duvarlarında yankılandı:
[SİSTEM SESİ]: Denek E-17 dosya açılımı onaylandı. Limwood Protokolü aktif. Bu denek, Vance ailesinin (E. Vance ve M. Vance) geçmişte kurum bünyesinde yürüttüğü gizli genetik ve zihinsel manipülasyon çalışmaları nedeniyle birinci derece önceliğe sahiptir. Ailenin geçmiş tüm verileri ve anahtarları, deneğin varlığıyla sisteme entegre ediliyor. İndirme yüzdesi: %12... %34...
O esnada, laboratuvarın tavanındaki havalandırma boşluğunun arkasında Emily nefesini tutmuş, aşağıyı izliyordu. Hemen yanında, gölgenin içinde beliren köpeği Slane onun tek koruyucusuydu. Emily işittiği kelimelerle sarsıldı. İçinde bir şeyler paramparça oldu.
“Slane... Duydun mu?” diye fısıldadı Emily zihninden, gözleri dolarak. “Annem ve babam... Onlar bu laboratuvarda kurban değilmiş. Burada çalışmışlar. Bu sistemi kuranların arasındalarmış. Biz bu yüzden buradayız!”
Slane, zihinsel bir fısıltıyla Emily'ye ulaştı: "Bunu sonra düşüneceğiz Emily. Güvenlik kapısı veri transferi yüzünden sekiz saniyeliğine açık kalacak. Şimdi gitmezsek, bir daha asla gidemeyiz. Koş!"
Emily gözlerini sildi. Dışarıdaki o sıcak yaz havasının, özgürlüğün orada kendisini beklediğini düşündü. "Haklısın. Şimdi."
Havalandırma kapağını sessizce açıp aşağı atladı. Ayak sesleri metal zeminde yankılanırken, alarm sistemi onun hareketini algıladı. Kırmızı ışıklar dönmeye başladı.
"DENEK E-17 KAÇIŞTA! TÜM BLOKLAR KİLİTLENSİN!"
Emily koridor boyunca tüm gücüyle koştu. Önüne çıkan ilk kapıyı gölgeleri yoğunlaştırarak açmayı başardı. Karşısına çıkan iki güvenlik ajanını Slane’in gölge dalgasıyla duvara fırlattı. İkinci kapı, üçüncü kapı... Özgürlüğe sadece bir koridor kalmıştı. Dışarıdaki o sıcak yaz havasını, ağaçların kokusunu neredeyse burnunda hissediyordu.
Fakat koridorun sonundaki ana kapı büyük bir gürültüyle kapandı. Önünde üvey anneleri Beatrice duruyordu. Elinde şık, buzlu bir bardak limonata vardı. Üzerindeki bembeyaz yazlık elbisesiyle tam bir tatil havasındaydı ama gözleri bir yılan kadar sabitti. Yazın o rahat havası, kadının acımasız gülüşüyle birleşince korkunç bir tezat oluşturuyordu.
Beatrice limonatasından bir yudum aldı ve gülümsedi. "Kaçış bitti, Emily. Gerçekten bu kadar kolay olacağını mı sandın? Annen de bir zamanlar bu koridorlarda böyle koşmuştu. Sonunun ne olduğunu biliyorsun."
Emily nefes nefese kalmıştı, arkasından ajanlar sarıyordu. "Senden nefret ediyorum," dedi kısık bir sesle.
Beatrice bardağı yanındaki masaya bıraktı. "Bunun bir cezası olmalı. Onu Jucstbien odasına götürün."
BÖLÜM 5: ÇİFTLİĞİN TOZLU CEHENNEMİNDEN KAÇIŞ
Jucstbien odasındaki Emily’nin çektiği acı, uğradığı haksızlık ve o kadına karşı gösterdiği o muazzam öfke, Bolt’un zihnimde açtığı köprüden resmen beynimin içine aktı. O an ahırın tavanındaki tahtalar üzerime yıkılıyor gibi hissettim. Göğsüme keskin bir ağrı saplandı, nefesim kesildi. 11 yaşındaki bedenim bu ağır zihinsel yükü kaldıramayıp samanların üzerine devrildi. Dişlerim birbirine vuruyor, ellerim zangır zangır titriyordu. Kardeşimin o dikey çizgili odada yalnız başına, üvey cadının tehditlerine karşı dimdik duruşunu resmen kendi gözlerimle görmüştüm. İçimdeki o iki yıllık korku ve çaresizlik, o saniyede yerini saf, hırçın bir intikam duygusuna bıraktı. Gözyaşlarımı elimle sildim, avcumun içindeki nasırlar yüzümü çizdi.
“Sophia, kendine gel,” dedi Bolt. Sesi zihnimde her zamankinden daha sert, daha nettir. “Zamanımız yok. Teyzen ana evde masanın başında sızmış, yanındaki şişeler devrilmiş. Ama dışarıdaki o takım elbiseli adamlar... Çiftliğin girişindeki siyah arabanın yanındalar. Gitmek için tam şu an tek bir şansımız var. Eğer şimdi kalırsak, Emily'yi bir daha asla göremeyiz.”
Samanların üzerinden hızla doğruldum. Üzerimdeki eski, yırtık pırtık yazlık tişörtün tozlarını silkeledim. Cebimi kontrol ettim; annemin o kenarları kıvrılmış fotoğrafı oradaydı. "Emily için," diye fısıldadım kendi kendime. "Bizi ayırdıkları gün gibi sessiz kalmayacağım."
Ahırın en karanlık köşesine, teyzemin neredeyse hiç uğramadığı o çürük ahşap bölmeye doğru ilerledim. Üzerindeki eski, saman kokan brandayı tek bir hamlede çekip fırlattım. İki yıl boyunca teyzem uyuduktan sonra geceleri gizli gizli tamir ettiğim, kasabadaki hurdalıktan parça çalıp birleştirdiğim o eski, paslı ama motoru tam bir canavar olan motosiklet karşımda duruyordu. Metal gövdesi, çatılardan sızan ay ışığının altında parlıyordu.
Bolt, tek bir saniye bile beklemeden hemen yan taraftaki sepetin içine atladı. Patilerini ön taraftaki demire dayadı, kulaklarını arkaya yatırdı. Gözlerinde o vahşi, korumacı ve sadık ışık parlıyordu.
“Hazırım Sophia. Anahtarı çevir ve arkana bakmayı tamamen unut. Sadece gaza bas!” diye bağırdı zihnimden.
Motosikletin üzerine çıktım. Bacaklarım titriyordu ama ayağımı marş pedalına sertçe vurdum. İlkinde motor sadece öksürdü, içim parçalandı. "Lütfen, şimdi değil," diye yalvardım. İkinci kez tüm gücümle yüklendim ve motor, gecenin o ağır, yapış yapış sessizliğini kökünden yırtan devasa bir gürültüyle kükredi resmen. Egzozdan çıkan kara duman ahırın içine yayıldı.
Teyzemin uyanıp uyanmadığına bakmadım bile. Gaz kolunu sonuna kadar çevirdim. Motosiklet ileriye doğru fırladı. Çiftliğin o köhne, tahta bahçe kapısına hızla çarptık; tahtalar büyük bir çatırtıyla ikiye ayrılıp etrafa savruldu. Kendimi o kurak, stabilize taş yola attım.
O an, yüzüme sertçe çarpan o sıcak yaz rüzgarı, saçlarımın arkaya doğru uçuşması ve kuruyan sarı otların, tozun kokusu bana iki yıl sonra ilk kez gerçekten yaşadığımı hissettirdi. Teyzemin ahırda sabah akşam köle gibi çalıştırdığı, "Sen bir hiçsin" dediği o hırçın kız geride kalmıştı. Şimdi direksiyonda, kardeşini kurtarmak için ölümü bile göze alan gerçek Sophia vardı. Ciğerlerime dolan o ılık, gece havası o kadar muazzamdı ki, motorun kulakları sağır eden sesini bastırmak için avazım çıktığı kadar bağırdım: "Başardık Bolt! Kaçıyoruz! Özgürüz!"
Fakah bu büyük mutluluk hissi sadece birkaç dakika sürdü. Kasabaya giden o karanlık, ağaçlık viraja girmek üzereydik ki Bolt aniden sepetin içinde geriye doğru döndü. Dudaklarını dişlerinin üzerine çekerek dehşet verici bir şekilde hırlamaya başladı. Sırtındaki tüm tüyler diken diken olmuştu.
“Çok sevinme Sophia! Dikiz aynasına bak. Sinyal aldılar, peşimizdeler!” dedi zihnimden. Sesi beynimin içinde resmen kırmızı bir alarm gibi çaldı.
Gözlerimi hemen sallanan küçük dikiz aynasına çevirdim. Arkamızda bıraktığımız o devasa toz bulutunun hemen içinden, iki güçlü ve parlak far karanlığı delerek belirdi. Büyük, siyah bir arazi aracı bizimle arasındaki mesafeyi inanılmaz bir hızla kapatıyordu. Teyzemin çiftliği bile güvenli değildi, bizi iki yıl boyunca birer böcek gibi izlemişlerdi. Sistem bizi hiç bırakmamıştı.
"Sıkı tutun Bolt!" diye bağırdıktan sonra direksiyonu daha da sıktım. Gaz kolunu artık dönmeyecek noktaya kadar büktüm.
Yol kenarındaki kuru çalılar, devasa ağaç gölgeleri karanlıkta birer canavar gibi arkamızda kaybolurken, o huzurlu yaz gecesi bir anda ölümcül, amansız bir hayatta kalma mücadelesine dönüşmüştü. Motor altımda zangır zangır titriyor, tekerleklerin altından fırlayan irili ufaklı taşlar motosikletin metal gövdesine çarpıp kıvılcımlar çıkarıyordu. Arkadaki araç bize çarpmak ister gibi tamponumuza kadar yaklaştı, farları gözümü alıyordu. Emily’ye ulaşmak, annemin sırrını çözmek için bu tozlu cehennem yolundan sağ çıkmak zorundaydım.
BÖLÜM 6: SİS AKADEMİSİ’NİN SIRRI
Motosikletin arkasında patlayan silah sesleri ve peşimizdeki o siyah araba kilometrelerce geride kalmıştı. Bolt’un "Sola dön!" dediği o eski mezarlık yoluna sapıp izimizi kaybettirmeyi başarmıştık ama motor artık iflas etmişti. Tak, tak, tak diye acı acı öksürdükten sonra tamamen durdu. Şimdi gecenin o boğucu yaz sıcağında, yabani otların sardığı eski mezar taşlarının arasında kalakalmıştık. Üzerimdeki yazlık tişört sırılsıklam olmuştu, alnımdan akan ter gözlerimi yakıyordu.
"Sophia... Burada kalıp bekleyemeyiz," dedi Bolt zihnimden. Sesi kafamın içinde yankılanırken gözlerini ormanın derinliklerindeki dik bir tepeye dikmişti. "Slane’in zihinsel sinyali tam oradan geliyor. Yer altından... Çok güçlü bir enerji var. Emily bir şeyler yapıyor."
Elimle dizlerime vurdum, ayağa kalktım. "Yürü Bolt," dedim. "Yolu o başlattı, biz bitireceğiz."
Aynı dakikalarda, yerin metrelerce altında, Sis Akademisi’nin kalbinde Emily tamamen başka bir savaşın içindeydi.
Jucstbien odasından nasıl olduğunu bilmediği bir şekilde, zihnindeki o gölge gücünü son sınırına kadar zorlayarak çıkmayı başarmıştı. Beatrice’e o odada verdiği sözü tutuyordu; duvarları yıkmaya başlamıştı. Ama asıl hedefi sadece kaçmak değil, bizi buraya bağlayan o büyük sırrı, ailemizin kirli geçmişini öğrenmekti.
Emily, köpeği Slane ile birlikte ana sunucu odasının ağır çelik kapısını gölgelerin gücüyle tamamen eriterek içeri sızdı. İçerisi devasa bilgisayar fanlarının üflediği buz gibi, yapay bir havayla doluyordu. Dışarıdaki yaz mevsimine ait tek bir iz bile yoktu burada.
"Shadow, kapıda kal. Kimseyi içeri alma," diye fısıldadı Emily zihninden. Shadow, yani Slane, gölgesini odanın girişine dev bir siyah perde gibi yayarak nöbete durdu.
Emily hızla ana terminalin başına geçti. Parmakları klavyede titreyerek gezindi. Birkaç saniye içinde sistem ekranı açıldı, Limwood Protokolü’nün indirdiği o gizli dosyalar ekrandan aşağı doğru akmaya başladı. Gözleri büyük harflerle yazılmış klasörlere takıldı:
BEATRICE DOSYASI VANCE DOSYASI LIMWOOD PROTOKOLÜ
Emily, kalbinin göğsünü döven sesini dinleyerek en alttaki video dosyasını açtı. Ekran bir an karardı, ardından kalitesiz, eski bir kamera kaydı odayı aydınlattı.
Görüntüde bir oda vardı. Duvarları tıpkı Emily’nin kapatıldığı Jucstbien odası gibi dikey çizgilerle doluyordu. Ve odanın tam ortasında, bir sandalyeye zincirlenmiş, yüzü solgun, saçları dağılmış bir kadın oturuyordu. Üzerinde dikişleri sökülmüş eski bir bluz vardı, yorgunluktan gözlerini zor açıyordu. Ama o yüz... O bakışlar...
Emily nefes almayı unuttu. Ekranın camına doğru elini uzattı, parmakları titredi.
"Anne..." diye fısıldadı sesi hıçkırığa dönüşürken. "Sen... Sen ölmedin mi?"
Ekrandaki kadın, yani annemiz Marian Vance, kameraya doğru bakarak konuşmaya başladı. Sesi zayıftı ama o bildiğimiz, bize meşe ağacının altında çilekli limonata içirirken çıkardığı o şefkatli tondaydı: "Bu kaydı izliyorsanız, ikizlerim... Sophia, Emily... Sistem sizi buraya çekmiş demektir. Bizi öldü bilmenizi istediler çünkü bizim üzerimizden sizi kontrol edeceklerdi. Babanızla birlikte bu sistemi durdurmaya çalıştık ama bizi—"
Tam o sırada videonun arkasından bir patlama sesi geldi ve kayıt parazitlenerek kesildi. Emily şok içinde ekrana bakakalmıştı. Annemiz yaşıyordu! Bizi iki yıl boyunca "Anneniz öldü" diye kandırmışlardı!
Güm! Güm!
Sunucu odasının çelik kapısı büyük bir gürültüyle sarsıldı. Ajanlar kapıyı koçbaşlarıyla kırmaya çalışıyorlardı. Shadow zihinden acıyla bağırdı: "Emily! Kapıyı daha fazla tutamıyorum! Güvenlik sistemini patlat ve hemen çıkmamız gerek, yoksa bizi burada diri diri gömecekler!"
Emily gözlerindeki yaşları sildi, içindeki o çocuksu korku tamamen yok olmuştu artık. Terminaldeki ana imha butonuna bastı. Ekranda büyük kırmızı sayılar belirdi: 60... 59... 58...
"Gidiyoruz Slane!" diye bağırdı Emily.
Sunucu odasından fırladıkları anda akademinin koridorları kırmızı alarm ışıklarıyla boyandı. Siren sesleri kulakları sağır ediyordu. Arkalarından gelen ajanların ayak sesleri metal zeminde yankılanıyordu. Emily ve Slane, tavanlardan dökülen beton parçalarının arasından, çökme tehlikesi altındaki koridorda tüm güçleriyle koşmaya başladılar.
Bir çıkış... Sadece tek bir çıkış kapısı kalmıştı önlerinde. Dışarıdaki o gerçek ağustos gecesinin sıcaklığı, kapının altındaki çatlaktan içeri sızıyordu. Özgürlüğe sadece birkaç adım uzaktaydılar.
Emily tam kapının koluna uzanmıştı ki, kapı kendiliğinden yavaşça açıldı.
Dışarıdaki ormanın ve yaz gecesinin sıcak rüzgarı Emily’nin yüzüne çarptı ama arkasındaki figürü görünce Emily’nin kanı dondu.
Kapının önünde, üzerinde hiç leke olmayan o bembeyaz yazlık elbisesiyle Beatrice duruyordu. Yüzünde, insanı çileden çıkaran o her şeyi bilen, kibirli ve gıcık gülümsemesi vardı. Elindeki boş limonata bardağını hafifçe salladı.
"Seni o dosyayı bulman için serbest bıraktım, Emily," dedi Beatrice, sesi o patlama gürültülerinin arasında bile buz gibi net duyuluyordu. "Annenizin nerede olduğunu bilmek senin de hakkındı. Ama oyun buraya kadar."
Emily öfkeden delirecek gibi oldu, gözleri gölge enerjisiyle simsiyah kesildi. "Seni öldüreceğim!" diye bağırdı.
Tam o saniyede arkadaki dijital sayaç sıfıra ulaştı: 3... 2... 1...
BÜMMMM!
Merkez laboratuvarı devasa bir gürültüyle patladı. Alevler koridoru kaplarken, patlamanın yarattığı o büyük basınç dalgası Emily’yi, Slane’i ve Beatrice’i dışarıdaki ormanlık alana doğru fırlattı. Gece, alevlerin turuncu ışığıyla tamamen aydınlanmıştı.
BÖLÜM 7: YASAK OFİS
Patlamanın şiddetiyle ormanlık alana fırladığımızda, yüzüme çarpan o sıcak rüzgar ve havaya yayılan yanık metal kokusu genzimi yaktı. Gözlerimi açtığımda gece, akademinin alevlerinden yükselen turuncu ışıkla tamamen aydınlanmıştı. Hemen yanımda, toprağın üzerinde öksüren Emily’yi gördüm.
"Emily!" diye bağırdım. İki yıl sonra kardeşimin sesini ilk kez canlı canlı duyuyordum.
"Sophia!" diyerek bana doğru atıldı. 11 yaşındaki iki çocuk gibi değil, yıllardır birbirini arayan iki asker gibi sımsıkı sarıldık birbirimize. Bolt ve Slane de yanımızda durmuş, kulaklarını dikmiş etrafı kolluyordu. Ağlayacak zamanımız yoktu; arkamızdaki enkazın içinden ajanların telsiz sesleri ve ayak sesleri gelmeye başlamıştı bile. Beatrice ortalıkta görünmüyordu ama onun o buz gibi varlığını hala ensemizde hissediyorduk.
"Buradan gitmeliyiz, arkamızdalar!" dedi Emily, elimi tutarak.
Ormanın içindeki gizli bir yeraltı girişine doğru koştuk. Burası akademinin patlamadan etkilenmemiş, tamamen terk edilmiş ve harabeye dönmüş eski B Kanadı’ydı. İçeri girdiğimizde dışarıdaki o boğucu ağustos sıcağı yerini küf kokulu, nemli bir serinliğe bıraktı. Duvarlardaki sıvalar dökülmüş, yerler kırık camlarla dolmuştu.
Koridorun sonuna kadar koştuk. Karşımıza çıkan paslı çelik bir kapının üzerinde, kırmızı boyayla yazılmış o ismi gördük:
E. VANCE
"Babamın ofisi..." diye fısıldadım. Kalbim hızla çarpmaya başladı.
Emily ile birlikte kapıyı yüklenip açtık. İçerisi resmen zamanın durduğu bir yer gibiydi. Masanın üzerinde eski araştırma notları, kurumuş mürekkep şişeleri ve eski çocuk çizimleri vardı. Ama gözüme çarpan asıl şey, masanın tam ortasında duran küçük, tozlu bir çerçeve oldu.
Çerçeveye yaklaştım, elimle tozunu sildim. Emily ile benim bebeklik fotoğrafımızdı. Annemizin arkadan bize sarıldığı, yüzünde o dünyanın en güzel gülümsemesinin olduğu o yaz günlerinden kalma bir fotoğraftı.
Emily fotoğrafın kenarındaki notlara bakarken aniden fısıldadı: "Bizi burada düşünmüş... Babam bizi hiç unutmamış Sophia."
İçimdeki o iki yıllık öfke, babamın bizi o akşam yemeğinde Beatrice’e teslim ederkenki o çaresiz yüzünü hatırlayınca biraz olsun yumuşadı. Babam bir hain değildi, sadece bizi korumak için kendisini feda etmişti.
Ama oda tamamen boşaltılmıştı. Duvarın tam ortasında, alelacele kazınarak yazılmış, insanın içini ürperten bir duvar mesajı duruyordu:
[DUVAR MESAJI]: Beni aramayın. Onlar her şeyi dinliyor. Her adımı biliyorlar.
Emily ile birbirimize baktık. "Bunu kim yazdı?" diye sordum, sesim titriyordu. "Annem mi, yoksa babam mı?"
"Bilmiyorum," dedi Emily, gözlerini duvardan ayıramayarak. "Belki de Beatrice’in bize kurduğu başka bir tuzaktır. Okuyucu bile bundan emin olamaz Sophia. Kimseye güvenemeyiz."
Tam o sırada, terk edilmiş koridorun hoparlörlerinden tiz bir alarm sesi yükseldi. Kırmızı acil durum ışıkları koridoru kapladı. Telsiz sesleri artık kapının hemen önündeydi.
"Bulun onları! Denek E-17 ve kaçak buradalar!"
Takip yeniden başlıyordu. Kaçacak yerimiz kalmamıştı ama artık yalnız değildik. El ele tutuştuk, köpeklerimiz yanımızda dişlerini gösterdi. Ne olursa olsun, bu yasak ofisten o ebeveynlerimizin izini bulmadan çıkmayacaktık.
BÖLÜM 8: KAÇIŞ PROTOKOLÜ
Ajanların postal sesleri yasak ofisin kapısına kadar dayandığında, Emily ile birlikte masanın arkasındaki gizli bir terminal ekranının aniden aydınlandığını fark ettik. Patlamanın yarattığı voltaj dalgalanması, odadaki eski bir ana bilgisayarı tetiklemişti. Ekranın yeşil, parlak ışığı yüzümüze vururken, üzerinde titreyen satırlar belirdi. Bu bizim buradan çıkmadan önceki son şansımızdı.
Emily hemen klavyenin başına geçti, parmakları heyecanla tuşlara vuruyordu. "Sophia, bak! Annemin videosundan sonra sistem başka bir dosyayı serbest bıraktı!"
Gözlerimi ekrana diktim. Satırların arasında büyük harflerle yazılmış bir ibare belirdi:
[SİSTEM VERİSİ]: SUBJECT: BAY VANCE — HOLDING LOCATION UNKNOWN (DENEK: BAY VANCE — TUTULMA KONUMU BİLİNMİYOR)
"Ne yani?" dedim, şok içinde kalakalmıştım. "Babam da mı kayıp? Onu da mı tutsak almışlar?"
"Evet," dedi Emily, gözlerindeki yaşları silerek. "Babam o akşam yemeğinde bizi korumuyor gibi görünüyordu çünkü eğer sesini çıkarsaydı ikimizi de oracıkta yok edeceklerini biliyordu. Kendini feda etmiş Sophia. İki ebeveynimiz de aslında ölmemiş. Bizden saklamışlar. Onları bu sistemin içinde bir yerde tutuyorlar."
O an kafamın içinde her şey cuk diye oturdu. İki yıl boyunca teyzemin o tozlu çiftliğinde çektiğim acılar, ellerimin nasır tutması, Emily’nin Jucstbien odasında aç susuz kalması... Hepsi bizi birbirimizden uzak tutmak ve ailemizin bu büyük sırrını çözmemizi engellemek içindi. Ama başaramamışlardı. 11 yaşındaydık, canımız yanmıştı ama yan yana gelmiştik. Hedefimiz artık sadece bu yeraltı laboratuvarından kaçmak değildi; hedefimiz anne ve babamızın izini sürüp bu akademiyi onların başına yıkmaktı.
GÜM!
Ofisin çelik kapısı büyük bir gürültüyle sarsıldı, menteşeleri yerinden oynadı. Ajanlar içeri girmek üzereydi.
"Sophia! Emily! Kapı kırılıyor, bilgisayardan kopyalayabildiğiniz her şeyi alın ve hemen arkadaki havalandırma tüneline girin!" diye bağırdı Bolt zihnimden. Sesi kafamın içinde yankılanırken, Slane ile birlikte kapının önüne geçip dişlerini gösterdiler. İki köpek kardeş, bizi korumak için canlarını ortaya koyuyordu.
Emily terminale küçük bir veri kartı soktu. "Hadi... Hadi yüklen artık!" diye yalvardı ekrana. Yükleme çubuğu yavaşça doluyordu: %80... %90...
Kapı büyük bir gürültüyle arkaya doğru esnedi, aradaki çatlaktan ajanların fener ışıkları odaya sızdı. "İçerideler! Ateş serbest!" diye bir ses yükseldi dışarıdan.
"Tamamdır, aldım!" diye bağırdı Emily, veri kartını cihazdan hızla çekip çıkarırken.
Kendimizi masanın arkasındaki dar, eski havalandırma tüneline doğru fırlattık. Bolt ve Slane de hemen arkamızdan içeri süzüldüler. Tünelin içi kapkaranlıktı, pas kokuyordu ve dışarıdaki o boğucu yaz sıcağı buradaki dar boşluğa doluşmuş, nefes almayı neredeyse imkansız hale getirmişti. Sürünerek, birbirimizin sesini takip ederek tünelin sonuna kadar ilerledik. Gecenin karanlığında nereye çıktığını bilmediğimiz bu tünel, bizi akademinin kilometrelerce uzağındaki eski bir otobüs terminalinin arkasındaki boş araziye bıraktı.
Tünelden dışarı çıktığımızda, 2026’nın o ılık, rüzgarlı ağustos gecesi yüzümüze çarptı. Gökyüzünde binlerce yıldız vardı ve uzaklardan hala akademinin patlayan laboratuvarından yükselen alevlerin çıtırtısı geliyordu. Üzerimiz başımız is, toz ve toprak içindeydi. Nefes nefese eski bir beton bloğun üzerine oturduk.
Emily elindeki veri kartını küçük, taşınabilir ekrana taktı. Ekranın ışığı gecenin karanlığında ikimizin de yüzünü aydınlattı. Terminalden kopyalanmış, şifreli yüzlerce dosyanın en altında, tek bir satırlık güncel bir mesaj yanıp sönüyordu.
Sophia olarak eğildim, ekrandaki o tek satıra baktım:
[SİSTEM MESAJI]: E. VANCE LIVE
Emily kafasını kaldırıp gözlerimin içine baktı. Gözlerinde hem büyük bir umut hem de korku vardı. "Sophia... Bu ne demek?" diye sordu, sesi titreyerek.
Cevap vermedim. Sadece ekrandaki o yazıyı hafızama kazıdım. Cihazı kapattım, veri kartını çıkardım ve kot pantolonumun tozlu cebine güvenli bir şekilde koydum. Ayağa kalktım, rüzgar saçlarımı uçururken uzaklardaki o karanlık dağlara, sislerin çöktüğü ormana doğru baktım.
"Bu, annemizin ve babamızın hala hayatta olduğu anlamına geliyor Emily," dedim, sesim 11 yaşındaki bir çocuğun çıkarabileceği en kararlı tondaydı. "Ve ne pahasına olursa olsun... Onları bulacağız."
Emily de yanımda ayağa kalktı. Bolt ve Slane başlarını kaldırıp bizimle birlikte karanlığa doğru baktılar. İki yıl süren o ayrılık, o işkenceler ve yalanlar bitmişti. Şimdi intikam sırası bizdeydi. El ele tutuştuk ve arkamıza bile bakmadan, o karanlık ormanın, geleceğimizin ve bizi bekleyen o büyük gizemin, sisin içine doğru yürümeye başladık.