Üzerimdeki pelerini başıma örttüm. Kulağımdan sarkan peçeyle yüzümün çocuğu gizlerken insanlar ezercesine çarpıyorlardı bana. Başımı hafifçe arkaya çevirdiğinde Mustafa'nın beni takip ettiğini görüp rahatladım. Mustafa, benim koruyucu muhafızımdı. Saraydan sıkılıp çarşıya çıktığım zamanlarda bana eşlik ederdi.
Renkli kumaşlarla donatılmış tezgahı incelerken tezgah sahibi adam yanıma geldi. "Bunlar pahalı," dedi eliyle bana kış kış yapıp. Adam, boncuklarla süslediği uzun sakalını eliyle sıvazlıyordu. Onu kaile almayı reddedip kumaşlara dokundum. Evet haklıydı, yüksek zümreden olmak gerekirdi bu kumaşlara sahip olmak için. Bu kumaştan yapılacak elbiseyi düşünürken kalbim hızlandı.
Mustafa'ya istediğim kumaşı gösterip beş parmağımı kaldırdım. Beş metre yeterdi bu kumaştan.
Diğer tezgahları gezerken yaşlı bir kadın tutundu bileğime. Yaşlı kadın bileğimi kurtarmaya çalışırken daha fazla asıldı bana, eğildim ve yüz yüze geldik.
"Prenses Sarya," diye fısıldadı. Beni gözlerimden mi tanımıştı? "Çok açım!" Kıyafetleri de yırtıktı. Yakın olduğumuz için kokusunu da alabiliyordum. Beni bıraktığında Mustafa'ya döndüm.
"Para mı verelim?"
"Parasını alırlar. Sen saraya al, mutfakta çalışsın." Kadın, söylediklerimi duyunca ağlamaya başladı. Başında durup onu mahcup etmemek için: "Siz saraya gidin ben biraz dolaşacağım." Mustafa bunu kabul etmek istemese de onlara sırtımı dönüp ilerledim.
Babam altın bahçeden çıkıp halkla ilgilenmeliydi. Gözlemlediklerimi onunla paylaşacaktım.
Dar bir ara sokak gördüm. Önünden geçerken çığlık sesi işittim. Sessizce çığlık sesine ilerlemeye başladım. Dar iki evin arasındaki küçük sokağın sonundan geliyordu sesler.
"Kral bize zulüm ediyor! O şerbet içerken biz su bile içemiyoruz!"
"Benim açlıktan ölen bebeğim var," dedi bir kadın ağlamamak için kendini sıkarken. Kadın, elini yumruk yapıp havaya kaldırdı. "Kralı da sarayı da hepsi batsın yerin dibine!"
"Haftalardır bu isyan için çalışıyoruz." Adam, elindeki harita benzeri kağıdı bir evin duvarına bastırarak düzeltti. Etrafındaki insanlar onu dikkatle dinliyordu. İsyanın çıkmasını bekliyordum içten içe ama böyle büyük bir plan yapılabileceği hiç aklıma gelmezdi. Her zaman saraya olan sadakatin ağır basacağını düşünmüştüm.
"Uzak Ülke gibi olsun burası da!" Kalın bıyıklı, tıknaz adam fikrini sundu. En az bıyığı kadar kalındı kaşları da.
"O çok zor," dedi biraz önce ağlayan kadın. "Uzak Ülke'nin Kralını çağırabiliriz ama tek başımıza yönetimi o kadar değiştiremeyiz."
Haritada bir yerleri gösterdi tıknaz adam. "Prenses Sarya'nın Muhafızı olacak o köpek bizimle iş birliği yapmayı reddetti."
Mustafa ile gurur duydum bir kez daha.
"Prenses Sarya'nın odasına Kral'ın balkonundan gireceğiz," dedi adam haritada onlara bir nokta gösterirken.
Sindiğim duvardan sırtımı ayırıp usulca oradan uzaklaşmaya başladım. Onlara tam arkamı dönmüştüm ki biri bana seslendi: "Hey!" Omzumdan geriye baktığımda bana doğru koşan adamları gördüm. Hızla haritayı topluyordu kadınlar. Vakit kaybetmeyerek oradan uzaklaştım.
Saraya çıkan en kestirme yola saptım. Sahilde koşarken tekrar geriye baktım, koşmayı da bırakmıyordum bir yandan. Birine çarpıp yere düştüm. Peçemi elimle bastırıp açılmasını önledim.
Bu bir korsandı.
Koyu kahve gözleri, hafif uzun kirli sakalı, deriden yapılma bir korsan şapkası vardı. İrkilerek düştüğüm yerden kaydım ve kalktım.
"Önüne bakmalısın," dedi ve beni süzdü. Başımı salladım. Korsanlardan kaçamazdınız. Kaçmak yakalanmak demekti. Sizi bırakmasını beklemeniz gerekirdi. Ben de beni bırakacağını anı bekledim. Başıyla bana 'git' işareti yaptığında ardıma bir daha bakmaksızın koştum.
Kurtarmam gereken bir ailem vardı.
Evet! Yeni bir kurguyla karşınızdayım. Umarım severek okursunuz. Yorumlarınızı heyecanla bekliyorum... Şimdilik benden bu kadar, kendinize iyi bakın!