Dünkü atölye baskınından beri o minik ressam kız kafamın içinde dönüp duruyordu. Normalde birisi benim sözümün üstüne söz söylediğinde dünyayı ona dar ederdim ama onda garip bir şey vardı. O kadar ufaktı, o kadar sessizdi ki... Ama gözlerimin içine bakarken sanki arkasında koca bir ordu varmış gibi dik durmuştu. Bu inatçılığı sinirimi bozuyordu ama yalan yok, acayip de eğlendiriyordu.
"Aras! Aşkım, dün o kıza iyi haddini bildirdin ama hâlâ eşyalarını toplamamış, biliyor musun?"
Melis yine yanımda bitmiş, o tiz sesiyle kafamı ütülüyordu. Okul bahçesindeki bankta oturmuş, akşama yapacağımız ağır idmanın taktiğini inceliyordum ama aklım o darmadağınık atölyedeydi. Melis’e dönüp alaycı bir şekilde sırıttım.
"Melisçim, Roma bir günde kurulmadı. Git bak bakalım, belki de toplanmıştır bile. Hem belli mi olur, belki de benden yardım istemek için bekliyordur. Ne dersin?"
Melis daha ne olduğunu anlamadan göz kırpıp yanından ayrıldım. Bizim takımın çocuklarını arkama takıp yeni gelen malzemelerle atölyenin önüne geldiğimde, çocukların ellerinde krampon kutuları ve kolilerle kapıda dikildiğini gördüm.
"Ne bekliyorsunuz oğlum, kapıyı mı çalalım bir de?" diyerek öne atıldım ve kapıyı dünkü gibi sertçe açtım.
Karin yine oradaydı. Yerdeki boya kutularını bir kenara dizmeye çalışıyordu. İçeri girdiğimizde o kadar ürktü ki, elindeki küçük fırça kutusunu yere düşürdü ve içindekiler etrafa saçıldı. Boyu zaten minicikti, eğilip onları toplamaya çalışırken daha da küçük görünüyordu.
"Beyler, malzemeleri şu köşeye yığın," dedim, Karin’in hemen yanındaki boş alanı işaret ederek. "Bizim dahi ressamımızın şaheserlerine dikkat edin, boyası üstünüze bulaşırsa kulübün bütçesi temizlik masrafını karşılamaz."
Takımdaki çocuklar gülüşürken Karin hızla ayağa kalktı. Yüzü bembeyaz olmuştu. Gözlerindeki o sessiz, çözemediğim karanlık ifade yine oradaydı. Ama bu sefer garip bir şey fark ettim. Aceleyle fırçaları toplarken hırkasının kolu hafifçe yukarı sıyrılmıştı ve bileğinde, morarmaya yüz tutmuş bariz parmak izleri vardı.
İçimdeki o dalgacı adam bir anlığına duraksadı. O izler, narin bir kızın tuval taşırken yapacağı türden bir morluk değildi. Birisi onun bileğini sertçe sıkmış, canını yakmıştı.
Karin, ona baktığımı fark ettiği an hızla hırkasının kolu aşağı indirdi ve o kocaman gözlerini bana dikti. Sesi yine o kadar kısık ama bir o kadar da sarsılmazdı: "Sana burayı depo yapamayacağını söylemiştim, Aras. İzin belgen rektörlükten çıkmış olabilir ama bu odanın kullanım hakkı dönem sonuna kadar bende."
Melis arkamdan öne fırlayıp çırladı: "Haddini bil be! Aras buranın başkanı, ne derse o olur!"
Melis’i elimle arkaya doğru ittim. Bakışlarımı Karin’in o gizlemeye çalıştığı bileğinden ayırıp gözlerine sabitledim. İçimdeki zorba, o morluğu görmemiş gibi davranmak istedi ama o iz aklıma takılmıştı bir kere.
"Bak sen," dedim, adımlarımı ona doğru atıp aramızdaki mesafeyi kapatarak. Tepesinden ona bakarken sesime o tanıdık, alaycı tonu geri yerleştirdim. "Ressam kızımız hukuki haklarını savunuyor. Ama unuttuğun bir şey var, Picasso. Bu okulda kuralları rektör yazar, sahada ise ben uygularım. Malzemeler burada kalıyor. Sen de o minik fırçalarınla istersen bizim topları boyarsın, antrenmanda havalı durur."
Karin hiçbir şey söylemedi. Sadece dudaklarını birbirine bastırdı. O narin duruşunun arkasında, sanki her an yıkılabilecek ama inadına ayakta duran bir duvar vardı.
"Beyler, işiniz bittiyse sahaya geçin," dedim takıma dönerek. Arkamı dönüp atölyeden çıkarken, kafamın içinde Melis’in dırdırı değil, Karin’in o gizlemeye çalıştığı morluklar dönüp duruyordu. Oraya onu delirtmek için gitmiştim ama şimdi kafam dünkünden daha da karışıktı.
