Kraliçe Elara, Zincirli Taht’ın soğuk demirlerine diz çökmüştü.
Taht, bir zamanlar altın ve fildişinden oyulmuş, krallığın en kutsal simgesiydi. Şimdi ise kara demirden dövülmüş, her koluna ağır zincirler geçirilmiş bir işkence aletiydi. Elara’nın ince bilekleri, o zincirlerin altında morarmış, derisi demirin soğukluğuna alışmaya çalışıyordu. Ama alışamıyordu. Kraliçeler asla alışmazdı.
Zindanın tavanından sızan soluk ay ışığı, taş duvarlara düşen uzun gölgeleri dans ettiriyordu. Duvarlar konuşuyordu. Yüzyıllardır unutulmuş kralların isimlerini fısıldıyorlardı. “Elara…” diye mırıldanıyorlardı bazen. Bazen de “Tutsak…” diyerek alay ediyorlardı.
Elara başını kaldırdı. Saçları omuzlarına dökülmüş, bir zamanlar altın tacı taşıyan alnı artık kirli bir bandajla sarılmıştı. Gözleri hâlâ o eski ateşi taşıyordu. Yeşil, derin ve yorulmak bilmeyen bir ateş.
Kapı gıcırdadı.
Ayak sesleri koridorda yankılandı. Ağır, ölçülü, kasıtlı. Gelen kişi acele etmiyordu. Çünkü biliyordu ki, tutsak kraliçenin kaçacak yeri yoktu.
Kara zırhlı adam içeri girdi. Maskesi, bir kuzgunun gagasını andırıyordu. Omuzlarında siyah bir pelerin, belinde uzun, ince bir kılıç. Kılıcın kabzasında küçük bir yakut parlıyordu. Elara o yakutu tanıdı. Bir zamanlar kendi tacının ortasında duruyordu.
“Kraliçem,” dedi adam. Sesi maskenin ardından boğuk ve alaycıydı. “Hâlâ tahtını mı özlüyorsun, yoksa zincirlerini mi?”
Elara cevap vermedi. Bakışlarını adamın maskesine dikti.
Adam bir adım daha yaklaştı. “Adımı unuttun mu? Vaelor. Senin bir zamanlar en güvendiğin generalin. Şimdi ise… efendin.”
Elara’nın dudakları kıpırdadı. Sesı kısık ama berraktı:
“Sen efendim değilsin, Vaelor. Sadece bir hain’sin.”
Vaelor güldü. Gülüşü zindanın duvarlarında yankılandı. “Hain? Ben krallığı kurtardım. Sen ise onu yok etmek üzereydin. O lanetli yemini hatırlıyor musun? ‘Gölge Taht’ı uyandıracağım’ diyordun. Halkın kanını akıtacaktın.”
Elara’nın çenesi gerildi. “Yemin… halkımı korumak içindi. Sen ise tahtı kendi hırsın için çaldın.”
Vaelor eğildi. Maskesinin altındaki nefesini Elara’nın yüzünde hissetti. “Halk seni unuttu, Elara. Şehirlerde artık benim adımı söylüyorlar. Senin adın ise… bir lanet gibi fısıldanıyor.”
Elara gözlerini kapadı. Bir an için eski günleri gördü: Güneşli bahçeler, altın taç, halkın alkışları, ve yanında duran o sadık general… Vaelor. O zamanlar gözleri hâlâ açıktı. Şimdi ise kör bir hırsla doluydu.
“Neden buradasın?” diye sordu Elara. “Beni öldürmek için mi geldin, yoksa sadece eziyet etmek için mi?”
Vaelor doğruldu. “Öldürmek kolay. Ama senin gibi bir kraliçeyi kırmak… o sanat ister.” Elini uzattı, Elara’nın çenesini tuttu. Parmakları soğuktu. “Sana bir seçenek sunuyorum. Bana boyun eğ. Halkın önünde tahtı bana devrettiğini ilan et. O zaman zincirlerini çıkarırım. Seni… yanımda tutarım.”
Elara’nın gözleri açıldı. Yeşil ateş bir an parladı.
“Asla.”
Vaelor’un parmakları sıkıldı. “O zaman burada çürüyeceksin. Gölge Taht’ın uyanmasını bekleyeceksin. Ve o uyandığında… senin kanınla beslenecek.”
Elara’nın bileklerindeki zincirler titredi. Taşların arasından ince, mor bir ışık süzülmeye başladı. Eski bir büyü. Unutulmuş bir yemin. Elara’nın damarlarında hâlâ akan kraliyet sihri, zincirleri yavaşça ısıtmaya başlamıştı.
Vaelor bunu fark etti. Bir an duraksadı.
“O ışık…” diye mırıldandı. “Hâlâ mı?”
Elara gülümsedi. İlk kez, zindanın soğukluğunda gerçek bir gülümseme.
“Sen tahtımı çaldın, Vaelor. Ama kanımı asla alamadın. Ve kraliçeler… asla tutsak kalmaz.”
Vaelor geri adım attı. Maskesinin arkasında bir korku belirdi. Elini kılıcına götürdü.
Ama Elara hareket etmedi. Sadece dizlerinin üzerinde doğruldu. Zincirler gıcırdadı, ama kırılmadı. Henüz.
“Gölge Taht uyanıyor,” dedi Elara. Sesi artık fısıltı değil, bir kehanetti. “Ve uyandığında, seni de, bu zindanı da, bu yalanları da yutacak. Ben ise… hâlâ kraliçeyim.”
Vaelor bir an daha baktı. Sonra döndü. Kapıya yürüdü.
“Yarın tekrar geleceğim,” dedi. “O zaman belki daha akıllı olursun.”
Kapı kapandı. Kilit sesi, zindanın derinliklerinde yankılandı.
Elara yalnız kaldı.
Ama yalnız değildi.
Taşların arasından sızan o mor ışık, yavaşça bileklerindeki demirlere sarıldı. Zincirler ısındı. Bir çatlak belirdi. Küçük, neredeyse görünmez.
Elara başını kaldırdı. Tavanın ötesinde, kara bulutların arasında bir gölge geçti. Kanat sesi. Uzak, ama tanıdık.
Ejderha.
Eski yeminin bekçisi.
Elara fısıldadı:
“Bekle… Henüz zamanı gelmedi.”
Zindanın duvarları bir kez daha fısıldadı. Bu sefer farklı bir isim:
“Elara… Tutsak Kraliçe… ama sonsuza dek değil.”
Gece, zindanın en uzun saatleriydi.
Elara, Zincirli Taht’tan indiğinde dizleri hâlâ titriyordu. Demir koltuk, vücuduna işleyen soğukla birlikte bir tür lanet gibiydi. Her oturuşta biraz daha ruhunu emiyor, her kalkışta biraz daha direncini test ediyordu. Ama o gece, tahttan inerken bileklerindeki zincirlerde yeni bir şey fark etti.
İnce, mor bir çatlak.
Gündüz Vaelor’un gidişinden sonra başlayan o hafif ışıltı, şimdi daha belirgindi. Demirin içinde, sanki bir damar gibi kıvrılıyor, yavaş yavaş ilerliyordu. Elara parmağıyla dokundu. Sıcak değildi. Ama canlıydı. Kendi kanı gibi atıyordu.
“Hâlâ oradasın…” diye fısıldadı.
Cevap, taşların arasından geldi. Kelimeler değil, bir his. Eski bir yeminin yankısı. Gölge Taht uyanmaya başladığında, kraliyet kanı taşıyan herkes onu duyuyordu. Elara da duyuyordu. Ve bu kez, yemin ona bir şey fısıldıyordu:
Zincirleri kırma. Henüz değil. Önce dinle.
Elara sırtını duvara yasladı. Zindanın en uzak köşesinde, nemli taşların arasında küçük bir oyuk vardı. Oraya sakladığı tek şeyi çıkardı: İnce, kırık bir ayna parçası. Bir zamanlar kendi yatak odasının aynasından kopmuştu. Vaelor’un adamları her şeyi yakmış, her şeyi parçalamıştı. Ama bu küçük parça, bir muhafızın dikkatsizliği sayesinde kalmıştı.
Aynaya baktı.
Yüzü solgundu. Gözlerinin altı morarmış, dudakları çatlamıştı. Ama bakışları hâlâ aynıydı. Kraliçe bakışı.
Aynanın içinde, bir an için başka bir şey gördü.
Kara bir gölge. Kanatlar. Ve uzaklarda, dağların ötesinde yanan kırmızı bir ışık.
Ejderha.
Adı Vorthax’tı. Eski dilde “Yeminin Bekçisi” anlamına geliyordu. Yüzyıllar önce, ilk kraliçe tahta çıktığında, Gölge Taht ile bir yemin yapılmıştı. Taht uyanırsa, ejderha da uyanacaktı. Ve sadece kraliyet kanı taşıyan biri onu yönetebilirdi.
Elara aynayı sakladı. Kalbi hızlandı.
Kapı yine gıcırdadı.
Bu sefer ayak sesleri daha hafifti. Vaelor değildi. Daha genç, daha tedirgin biri.
İçeri giren muhafız, zırhı fazla büyük gelen bir delikanlıydı. Eli kılıcının kabzasında titriyordu. Elara’ya bakmaya cesaret edemedi.
“Kraliçe…” diye mırıldandı. Sesı neredeyse duyulmuyordu. “Efendi… size bir şey gönderdi.”
Elara başını çevirmedi. “Ne?”
Muhafız, elindeki küçük tahta tepsini yere bıraktı. Üzerinde bir kâse çorba, bir dilim bayat ekmek ve… bir mektup vardı. Mühür, Vaelor’un kuzgun mühürüydü.
Muhafız hemen geri çekildi. Kapı kapandı.
Elara mektubu aldı. Mühürü kırdı.
Yazı, Vaelor’un tanıdık, sert el yazısıydı:
Yarın halkın önüne çıkacaksın.
Tahtı bana devrettiğini ilan edeceksin.
Reddedersen, zindanın altındaki hücreye indireceğim.
Orada Gölge Taht’ın kökleri var.
Ve kökler… açtır.
Elara mektubu yavaşça katladı. Çorba soğumuştu. Ekmek bayattı. Ama o gece yemek yemedi.
Bileklerindeki mor çatlak biraz daha büyümüştü.
Dışarıda, çok uzakta, bir ejderha kanat çırptı.
Ses, rüzgârın arasında kayboldu.
Ama Elara duydu.
Ve gülümsedi.
“Bekle,” diye fısıldadı. “Henüz zamanı gelmedi. Ama yaklaşıyor.”
Zindanın duvarları bu kez sessizdi.
Sadece mor ışık, yavaş yavaş demiri kemirmeye devam ediyordu