❅ 20.02.2022 / 20.02 ❅
....⁴....₄....⁴....₄....⁴....
♪♪♪♪ Lucy Rose - Night Bus ♪♪♪♪
"Acı çekmek mi, acı çektirmek mi? Hangisi daha acımasızdır?"
ꕥ•ꕥ•ꕥ•ꕥ
Hayatımın her günü, bir diğer günün tekrarıydı sanki. Tamamlanmamış senaryoları kafama göre oynuyordum. Her şey bundan ibaretti: Yalanlar uydurup inanmış gibi yapıyordum.
'H' tipi: "Cidden inanıyor."
İpi kopan bir uçurtma gibiydim çoğu zaman. Rüzgâr beni nereye sürüklerse oraya giderdim. Rüzgâr dindiğinde yere düşer, bir sonraki rüzgârda birilerinin beni uçurmasını beklerdim.
O gün... O gün gerçekten de bir şeyler değişmeye başlamıştı. Hiçbir zaman değişmedi, gerizekâlı. Sanki bilinmeyen bir güç, kalemi bana uzatıp: "Sıra sende, geri kalanı sen belirle; hikâyeyi sen devam ettir," demişti.
Ne yapacaktım? Nasıl yazacaktım? Yazılanı silmek isterken bu mümkün müydü? Hayatımızı nasıl yönlendirirdik ki? Ben kendi aklıma bile söz geçiremezken bu kalemi nasıl kullanacaktım?
Sorular sayısızdı... 'H' tipi: "Yazamıyorsan, hayal et," demişti.
Görünmez kalemimle sonu olmayan hayallerimi yazmaya başladım.
O gün, kendi hayatımı yazmaya başladığım; o zamanlar fark etmesem de yaşamaya başladığım gündü.
Ben... yaşıyordum. Asla yaşamadın sen.
● O gün - 16 ay önce - saat 17:26 ●
Bedenimin her zerresi acıyor, içerideki soğuk ciğerlerime yeni bir kafes örüyorken evimin soğuk zeminine temas eden her yerime iğneler batıyordu sanki; milyonlarca iğne...
Hava mı çok soğuk, yoksa ben mi abartıyorum?
Nefesim kesintili devinimine devam ederken, ucu zihnimden de keskin bir bıçak defalarca ciğerlerime batıyor; içime çektiğim buza çalan hava beni bir ceset gibi hissetmeye itiyor. Cesetler hisseder miydi?
Mideme bin tonluk bir baskı yapılıyormuş gibi. Karnımdaki ağrının tek tarifi bu olabilir.
'S' tipi: "Her gün de midene bin tonluk baskı yapılır zaten. Hatta ne bini, bir milyon! Bu hissi biliyormuş gibi benzetme yapıyor bir de."
Tahmin sadece. Bin tonluk bir şey karnıma otursa böyle hissederdim herhalde. Ya da hissetmezdim. Ne bileyim ben?
'F' tipi: "Durum analizi: Hiçbir şey yolunda değil."
Gözlerimi açmak istemiyorum. İstesem açabilir miyim ki?
Sanırım ölüyorum. Ölürsem bir daha dondurma yiyemeyeceğim.
Ölüm, bu açıdan bakılınca, iğrenç geliyor.
Eğer ölüm kapımızı çaldıysa, heyecanla "Hoş geldin!" demeliyiz, değil mi?
Diyemiyorum.
Ölüm pek de tatlı gelmiyor, anlaşılan.
'S' tipi: "Ölüm, üzeri çikolata kremalı yeşil acı biberli cupcake gibi bir şey o zaman?"
'D' tipi: "Veya ihtiyaç anında ıslanan tuvalet terliği."
'H' tipi: "Ölsen düşünebilir miydin? Balık akıllı."
Düşünemezdim. Belki de düşünebilirdim. Ben ölmeden bilemeyeceğiz.
'H' tipi: "Sen bir öl, sonra öğren o zaman. Hadi! Balık akıllı."
Ben ölsem kendisi yaşayabilecek sanki...
Zamanımın çoğunu zihnimdeki tiplere ayırmıştım. Şimdi, ben öldükten sonra bile benimleydiler.
Sanırım öldüğümde bile kurtulamamıştım onlardan.
'H' tipi: "Kafanı suya gömsen ve saatlerce beklesen ölürsün. Neden sence? Hadi! Çok zor biliyorum. Yapabilirsin... Biraz çalıştır o hiç kullanmadığın uzvu."
Aklınca dalga geçiyor. Benim aklımdasın sen, aloo!
'Aklımca dalga geçiyor' kelime oyununa gel...
'S' tipi: "Yazık, vah! Garibim... Aklı var sanıyor."
Nefes alıyordum. Ama bu yaşamak mı?
Yaşıyorum... Sanırım. Acıyor... Çok. Hem de tarif edemeyeceğim kadar.
Yaşam her zaman olduğu gibi acıtıyor
Gözlerim tamamen açılınca, gördüklerim karşısında yattığım yerden korkuyla sıçradım ya da sıçradığımı sandım, çünkü vücudum verdiğim komutları gerçekleştiremiyordu. Bunu sadece düşünmüştüm. Neler oluyordu?
Dört kişilerdi ve daha önemlisi, benim evimdeydiler. Tanımadığım insanlar evimde boy boy dizilmişti. Öleceğim, net yani. Gittim bu sefer. Silaha gerek yok. Birkaç dakika daha bu strese maruz kalırsam kendimi imha ederim zaten.
Resmi bir üniforma olmasa da hepsinin kıyafeti aynıydı: siyah bir pantolon ve beyaz bir gömlek. Pelerin miydi onlar?! Orta Çağ masallarından fırlamış gibiydiler.
'H' tipi: "Kaç," diyordu. Nereye kaçacaktım?
Burası benim evimdi. Gitmesi gereken ben değildim. İstesem de gidemezdim. Vücudumdaki bu acı her geçen dakika azalsa da hâlâ hissediliyordu.
Penceremden içeriye sızan ışık az da olsa odayı aydınlatıyordu, ama karanlıklarda boğuluyordu ruhum.
'Z' tipi: "Ruh var mıdır ki?"
'H' tipi: "Zamanı mı şimdi?"
Aşırı düşünmek için doğru zaman değil. Aslında, hiçbir zaman doğru zaman değil. Aşırı düşünmek, meyilli olmamamız gereken şeylere meyilli olmaktan farksız. Zaten az bile olsa düşününce bazı şeylere meyilli oluyorsun; bu dünya başka bir şans vermiyor.
'Z' tipi: "Zaman, mekâna bağlıdır. Benim belli bir mekânım yok ki."
Aklımca felsefe yapıyor. Onu dinlemiyorum. 'Z' tipi yok, 'Z' tipi yok...
Hiçbir 'tip'i dinleyemezdim bu haldeyken. Öncelikle evimdeki insanlara odaklanmalıyım.
Ben bu gürültünün arasında düşünmeye çalışırken:
—"Kimsiniz siz? Ne işiniz var benim evimde? Gidin buradan! Defolun!" diye bağırırken tüm gücümü harcıyordum sanki. Aslında, sesimin duyulmadığına emindim. İçimden çığlık çığlığa bağırıyordum ama bu, dışarıdan ufak hayvan inlemeleri gibi duyuluyordu. Sesimi komşulara, dışarıdakilere duyuramıyordum. Konuşamıyordum. Ben... öleceğim.
Belki de hâlâ uyuyorumdur. Gerçekle rüyayı nasıl ayırt edebilirim ki? Kendimi mi tokatlasam? Belki rüyamda da hissedebiliyorumdur. Sanırım bu ayrımı yapmak imkânsız.
Konuşmalarının bir kısmını anlayabilmiştim:
—"Ben taşımam abi! Geçen hopladığımda incindi belim. Yine mi incinsin? Ha!"
—"İnciteceğim şimdi ben seni!"
—"Kendi yürüsün ya! Kuş sanki, ayakları var işte. Dur, kuşların da ayakları vardı di mi? Balık sanki!"
Yüzünü yüzüme yaklaştırıp bağırmaya başladı. Hareketsizce dinledim ve iç sesimin yardımıyla işitme duyumu kaybetmemeye çalıştım. Kaybetme, ayol!
—"Merhaba, 'BALIKMIŞSINIZ.' Etrafınızdaki suyu görememe şikâyetiyle kurtarma birimimize başvurmuşsunuz. Şimdi görebiliyor musunuz acaba?"
Ne? Ne diyordu? O kadar yakından konuşuyordu ki kıvırcık saçları ağzıma girecekti.
—"Şimdi sen suyu hissedemiyorsundur da... Bak, tam da bastıronomların ilgilenmesi gereken bir konu bu. Çok şanslısınız, uzmanına denk geldiniz. İyi k—"
Yanındaki iri adam dizini kıvırcığın ağzına sokmaya çalışıyordu.
Sonunda bir şekilde susmuştu. Söylediklerinden tek kelime anlamıyordum. Şaka olsa bile komik değildi. Şaka kaldırabilecek bir halde değildim. Halsizsin.
Ben, söylediklerini anlamakta güçlük çekerken, yanındaki—uzun ve iri olan—konuşmaya başladı:
—"Ne diyorsun sen? Korkutmasana kızı, mankafa. Sen ona bakma. İnsansın yani... sanırım. İnsansın işte. Aptal herif, ne dediğini bilmiyor," dedi. Konuşma şekli çok farklıydı. Her kelimeden sonra fark edilebilir bir boşluk bırakıyordu.
'S' tipi: "Bu boşlukları sevdim."
'S' tipi bir şeyi seviyorsa kesin bir planı vardır, diye geçirdim içimden.
—"Ne korkacak? Suratımın şirinliğine bak. Ben korkunç biri miyim? Tatlı insanlardan korkulur mu hiç? Bal olsaymışım," derken yüzünü bana yaklaştırıp kendi yanaklarını sıkıyor, kafasını sallıyor, uzun kıvırcık saçları bir sağa bir sola savruluyordu.
"Şirin değil," demişti 'D' tipi.
"Sen önce kendine bak. En somurtkan ve en olumsuz tip mi diyordu bunu?"
'D' tipi sessizdi. Cevap verememişti. Belki de veriyordu ama duymak istemiyordum. Birinci olasılığı doğru kabul etmiştim.
'F' tipi: "Durum analizi: Hiçbir şey yolunda değildi, ama artık hiç değil. Hiçin de hiçi gibi bir haldeyiz. Ve aptal Lucia saçmalamaya başladı."
Haklıydı. 'Kendine gel, kendim...' dedim defalarca kendime. Ne çok kendim diyordum. Bencil miydim?
Sarışın kız ve yanındaki uzun boylu iri adam:
—"İyi misin? Korkma, doğru kararı verdiğin sürece hiçbir sorunla karşılaşmayacaksın," dedi.
—"Hatırlayabildiğin en son şey ne?" diye sordular. Bu sırada diğeri de öylece bakınıyordu.
Doğru karar mı? Ne kararı? Ne doğrusu?
'H' tipi: "Evinde birileri var, alo! Bu ne rahatlık."
En fazla ölürüm herhalde, daha kötü ne olabilir? İç sesimin beni rahatlatmak için söyledikleri tersine dönen paslı bir çark gibiydi.
Bunlar kimdi? Ne arıyorlardı evimde? Vücudum titremeye devam ederken ayağa kalkmaya çalıştım. Olmuyordu. Zihnimdeki kaçış planlarının hiçbirini gerçekleştirebilecek gücüm yoktu. Konuşmaya başladım:
—"Kimsiniz siz? Ne istiyorsunuz benden? İyiyim ben, gidin siz. Ben ceza almamı gerektirecek bir şey yapmadım," dedim, kalan tüm gücümle.
'K' tipi: "Ne salak kızsın! Ne saçma cümleler. Kendini daha iyi ifade edebileceğini hepimiz biliyoruz, niye böylesin sen ya?"
Sesimi komşulara duyuramıyorum, yardım çağıramıyorum, ayağa kalkamıyorum ve onlara karşı koyabilecek gücüm yok... Güçsüzsün, Lucia. En güçsüz.
'D' tipi: "Bu muydu yani? Güçsüz müsün sen, Lucia? Sesin her zamankinden daha aciz çıkıyor. Kendine gel artık. Bir silkin, kendine gel."
Silkin demeseydi iyiydi. Artık ciddi kalamazdım. Ciddiye alamıyordum onu. Kafamdaki sesler kelime hatası da yapabiliyordu. Bir insandan farkları yoktu benim için.
Kendime gelmem lazımmış. Kendimde değil miyim? Nasıl kendime gelebilirdim ki? Kendim benden uzakta değildi bence. Sadece yorgunum, 'D' tipi. Anla beni. Lütfen.
Ya da anlama, vazgeçtim. Anlaşılmaya ihtiyacım yok benim.
Yalan söylüyordum. Yalancıyım ben. Hepiniz gibi.
'H' tipi: "Bu yalancının hikâyesi başlamadan kaçın bence."
Bu sırada sarışın kız tekrar konuştu, sesi daha sakin ve yatıştırıcıydı:
—"Bak, Lucia. Sana zarar vermek istemiyoruz. Ama buradan ayrılman gerek."
Ayrılmam mı gerek? Neden? Ben buradaydım, onlar gitmeliydi.
—"Nereye gideceğim? Burası benim evim!" dedim, sesim titrek ama kararlı çıkmaya çalışıyordu.
Uzun boylu iri adam araya girdi:
—"Evin mi? Gerçekten mi? Peki, evinin adresini söyle bakalım."
Bir an sustum. Ağzımı açıp kapadım ama kelimeler çıkmadı. Adresimi neden hatırlayamıyordum?
'F' tipi: "Durum analizi: Hiçbir şey yolunda değil."
—"Hadi, söyle. Bekliyoruz," dedi iri adam. Sesindeki alaycı tını sinirlerimi zorluyordu.
—"Bu… bu ev benim. Gidin buradan!" diye bağırdım ama daha çok bir çocuğun çaresiz haykırışını andırıyordu.
Sarışın kız yavaşça yaklaştı, sesinde bir anlayış tonu vardı:
—"Lucia, her şeyin bir zamanı var. Bu ev artık senin değil. Bize güvenmek zorundasın. Yoksa..."
Son cümlesini bitirmedi. Yoksa ne?
'Z' tipi: "Yoksa dediği şey... şey olabilir. Her şey olabilir."
Düşüncelerim karmaşık bir girdapta savrulurken, başımın içindeki sesler boğuklaşmaya başladı. Kendi içime çekiliyormuş gibi hissettim. Gözlerim kararıyor, kulaklarım uğulduyordu. Sanki tüm gerçeklik benden uzaklaşıyor, yerini bilinmez bir boşluğa bırakıyordu.
—"Hayır..." diye mırıldandım. Daha fazlasını söyleyemeden
