İçeriğe geç

Treasure Map

Bölüm 1 · 12 dk okuma

Treasure Map

Bölüm 1

1. Bölüm: Harita

Uyarı!

Bu kitapta kan, ölüm, salgın, ceset, cinayet, büyü vb. tetikleyici unsurlar vardır. Hassas olanların okuması önerilmez.

Not 1: Bahsi geçen ana karakterlerimizin TÜMÜ erkek. Yabancı isimlerin sebebini belirteyim: Tabii ki de farklı bir evrende geçmesi.

Küçücük kız çocukları, yerde oluşmuş bir kan göletinde zıplayarak oyun oynuyorlardı, ta ki birinin yüzünde garip ve kırmızı ölümcül noktalar çıkana kadar.

Kızıl gökyüzünde çıkan kasvetli kara bulutlar, sıkı bir yağmurun yağacağının habercisiydi. Yeryüzü gibi gökyüzünün de kan kırmızısı olması pek de iyiyi çağırıştırmıyordu, en azından kâhinlerin inancı böyleydi. Zaten 2030'un Mayıs ayından beri hiçbir şey 'pek de iyi' değildi ve iyi olsa bile eskisine dönemezdi. Daha ne kadar kötüsünü göreceğimizi tartışırken daha da fenasını görüyorduk ve nutkumuz tutuluyordu, bu yüzden bu konu hakkında konuşmaya çok niyetim yoktu.

Kâhinlere göre ayın on üçünün cumaya gelmesi bir tür uğursuzluk ve kıyamet alametiydi. Aynı şekilde, şu an hâlâ bizimle yaşayan, şans eseri hâlâ ölmemiş ve kâhin olan arkadaşımız Noa'ya göre de öyleydi. Sonuçta geçip gitmişti ve haklı çıkmışlardı, tüm bunların da tesadüf olduğunu düşünmek saçmaydı. O zamanlar annem cadı ve falcı olmasına rağmen pek inanmıyordum fakat şimdi Noa ne hissederse hissetsin hepimiz geriliyorduk.

Çığlık çığlığa kaçışan çocukların korkusuna ortak olmadım, koşarak oradaki sağlıklı çocukları alıp kaçmadım veya korkuyla bağırmadım, sadece kayıtsız bir ifadeyle arkamı döndüm ve ağır ağır yürümeye devam ettim. Vicdanım sızlıyordu ama yapacak bir şey yoktu. Arkamda bir felaket bırakmıştım; kız çocuklarının acı çığlıkları, ağlayışları, yalvarışları, yakarışları ve bir o yana bir bu yana kaçarak kurtulmak için yol arayışları tüm sokakta yankılanıyordu. Yardım edileceklik bir şey yoktu, Tanrı şahit, canımı versem bile yardım edemezdim. Tek yapabildiğim şey o acı kıyamet çığlıklarını dinleyerek evime doğru adımlamak, -Huan'a lanetler yağdırarak- gece olmadan veya barbarlara yakalanmadan eve ulaşmaktı.

Sokaklarda yürürken fark etmeden bir kan göletine veya cesede basmamak için çok çalışıyordum. Dışarı çıkmak bile zordu çünkü her yer evden atılmış, az sonra ölecek hastalarla; cesetlerle, kan göletleri ve barbarlar ile doluydu. Sahipsiz ve mezarları bile olmayan zavallı cesetler o kadar fazla artmıştı ki yürüyecek yer kalmamıştı. Hastalar hastanelere alınmıyordu, yalnızca kurtarılabilir olanlar alınıyordu, onlar ise grip, soğuk algınlığı veya artık normal bir hastalık olan korona virüsü olanlardı. Enfeksiyon kapanları dahi almıyorlardı çünkü zaten sınırda bir savaş vardı ve bu yüzden hastaneler tıklım tıklım doluydu. Çokça kurşun yemiş, durumu ağır askerler bile hastanelere alınmıyor, acılı bir şekilde ölüme terk ediliyorlardı. Zaten yakında savaşacak insan kalmayacaktı.

Her neyse, bunları düşünmek, yapmak isteyeceğim en son şey bile değildi.

Yakıcı ve bunaltıcı bir hava vardı etrafta. Kızıl hava yavaş yavaş kararmaya, kırmızı ve pembe karışımı renk yerini siyah ve laciverte bırakmaya başlıyordu. Kara bulutlar, iyice görünmez olmaya başlamak yerine daha da görünür oluyor ve gecenin kudretli karanlığında kaybolmamayı başarıyordu. Gök, korkunç bir şiddetle sarsılmaya ve gürlemeye başlamıştı, bense adımlarım hızlanmasına rağmen eve varamamıştım. Uzaktan kendini kaybetmiş deli sarhoşların sesi geliyordu; belki de hasta ama ölene kadar içmiş olan adamların leş gibi alkol kokan bedenlerinin kokusu beş sokak öteden alınıyordu. Alkol, kan ve barbarların o iğrenç kokusu karışınca daha dayanılmaz bir koku çıktı ortaya. Derin bir nefes alsam kokudan midem bulanırdı, bu yüzden kesik kesik nefesler almayı tercih ettim. (Not: Hâlâ midem bulanıyor, değişen bir şey yok.)

Gök, tüm kudretiyle gürlemeye devam ediyordu. Ses öylesine güçlüydü ki, tiz olsaydı eminim ki sağır olurdum. Gecenin o sonsuz siyahlığında bile kaybolmayan, geceden bile daha siyah "şanssız" bulutlar, yağmurunu belki ölenler için yas tutarmak istercesine ağlamaya, belki de bu pis sokakları temizlemek istercesine yağdırmaya başladı. Derken dalıp gitmiş olmalıyım ki az kalsın bir cesede basıyordum. Hüzünle etrafa baktım, cesetlerin gömülecek bir yeri dahi yoktu. Çünkü ne kefen, ne de tabut kalmıştı. Onları bırak insan gömecek toprak bile yoktu. Artık ölülerin kaderi sokaklarda çürüyüp leş olmak ve ardından doğaya karışmaktı. Acınası, diye geçirdim içimden. Bu duruma düşmek istemiyorum.

Eve yaklaştığımda kendimi biraz olsun güvende hissetmeye başladım. Beş katlı, küçük ve boyaları sökülmüş apartmanda tek yaşayan bizdik, barbarlar ulaşamasın diye beşinci katta oturuyorduk ve çok soğuk olduğunda dördüncü kata geçmek zorunda kalıyorduk çünkü üst katlar her zaman daha soğuk oluyordu. Bazen de alt katı ısıtıyorduk, bu da iyi olabiliyordu.

Elimdeki anahtar ile apartmanın kapısını zorla da olsa açıp içeri girdim ve benden sonra kimse gelmeyeceği için kapıyı on tur kilitledim. Her kat çıktığımda da katların kapısını -evet burada katların birer kapısı var- on tur kilitliyordum. Güvenlik için bu önemliydi, yoksa hastalık değil barbarlar, yağmacılar veya haydutlar bizi öldürecekti. Gerçi, hepsi aynı şey sayılırdı çünkü hepsinin işi aynıydı. Hepsi insanlara ve mallara zarar veriyordu.

Kahverengi kapıyı çaldığımda derin bir nefes aldım. Geç kaldığım için elbette kızacaklardı. Normal bir şeydi, elbette bu felakette sevdiğim biri gitse ve geceye kadar gelmese, ayrıca ondan haber alamasam korkardım. Yine de geç döneceğimi haber etmiştim, hadi ama, bu kadar korkmazlardı herhalde.

"Seunghun, Tanrım, çok korktum! Neden bu kadar geç kaldın?" diyerek sarıldı bana Noa. Derin ve sıkıntılı bir nefes alarak omuz silktim.

"Önemli değil."

"Nasıl önemli değil? Dışarısı aşırı tehlikeli, geç kaldın ve nedeni önemli değil mi? Daha önemli ne var Seunghun?" Noa sinirle çıkışınca daha fazla uğraşmamaya karar verdim. Çünkü onunla kavga etmek, onunla anlaşmak kadar zordu. O sinirli ve stresli bir insandı, hepimizden çok daha gergindi ve herkesten önce paniklerdi. Herkesi koruma içgüdüsü onu bu duruma düşürüyordu.

"Geç geleceğimi söylemiştim, kızma Noa. Özür dilerim, daha erken geleceğim." diye cevap verdim ve konuyu kendimce kapatmaya çalıştım. Raesung da Noa'yı biraz azarladıktan sonra içeri geçti. Bense aldıklarımı hâlâ biraz olsun çalışmayı başarabilen buzdolabına koymaya üşendim, daha sonra düzenlemek üzere tezgâha koydum.

Dışarıda yağmur gümbür gümbür yağıyor, onları kırmak istercesine öfkeyle camlara vuruyordu. Karanlık iyice bastırınca ve buna sis de eklenince korkmaya başladım; çünkü barbarlar böyle zamanlarda ışık neredeyse oraya ateş ederlerdi, bu da tehlike demekti. Tüm perdeleri ve ışıkları kapattık, ardından da sobamızı yaktık. Yoksa bu siyah gecenin sabahında donarak ölebilirdik.

Yerler soğuk değildi çünkü bina boş olmasına rağmen alt katı da ısıtıyorduk. Böylece çok soğuk olmuyordu ev. Sıcak günlerde ise hiç ısıtmıyorduk, ama genelde sıcak gün olmuyordu. Sadece soğuk oluyordu, tarihi bile bilmediğimizden bir şey diyemiyordum. Galiba kış aylarından birindeydik, bu bilinmezlikti ve bilinmezlikler insanı deli ediyordu. Neyse ki çok uzun zaman önce de olsa Kasım ayında olduğumuzu öğrenmiştik. Belki de yılbaşını bile geçmiştik ama haberimiz yoktu, maalesef.

"Byunggon, Seunghun dışarıdan geldi. Neden ona sarılıyorsun?" diye sordu bir anda Midam. Açıkçası haklıydı fakat kaç haftadır dışarı çıkmamıza rağmen birimiz bile hastalanmamıştık. Hasta olsaydım bunu gelene kadar hissetmiş, hatta gelemeden bir yerlerde ölmüştüm ve kim bilir cesedime neler olmuştu. Böylesine hızlı bir hastalığa yakalansaydım eve gelene kadar fark eder ve buraya ulaşamadan acılı bir şekilde can verirdim; sonrasında da kimsesiz, çürümeye yüz tutmuş bir ceset olarak sokak kenarlarında barbarlar tarafından tekmelenir veya patlayarak virüs kaynağı olurdum.

En azından, hâlâ yaşıyordum.

"Yavaş geldim, eğer hastalık bana bulaşsaydı eve ulaşamadan ölüp giderdim." diye cevap verdim karanlığa doğru. Byunggon hiç ses çıkarmadan beni dizine yatırdı. Her zaman böyleydi, biraz temas bağımlısı ve son dostunu kaybetmek istemeyen, üzerine aşırı fazla düşen biriydi.

"Seunghun hasta olsaydı da sarılırdım, değişen bir şey olmazdı Midam." dedi Byunggon saçlarımı karıştırırken. Sesi yorgun çıkıyordu. Babası ve kardeşinin ardından annesinin de gözlerinin önünde hastalıktan ölmesiyle yıkılmıştı. Sınıf arkadaşımdı, yan yana oturuyorduk ve bir dostu dersin ortasında fenalaşarak öldü; o anları sadece izledik, hiçbir şey yapmadık, çünkü yapamadık. Kızcağızın ilk kırmızı lekeli halini görüşüne çığlık atışını, kurtulmak için yalvarışlarını, tiz çığlıklarını, yaşama çabalarını ve can çekişmelerini unutmak mümkün değildi.

Benim ailem de aynı şekilde ölmüştü. Hatta beni sınıfta yakınımdaki bir öğrenci hastalıktan öldü diye bana hasta muamelesi yaparak beni odaya kapatmışlardı ve iki dakika sonra çığlıkları duymuştum, fakat benim kılıma bile zarar gelmemişti. Annem çok titizdi, ne olursa olsun kimsenin hastalık kapmaması için beni odaya kapatmıştı, ben de hasta olduğumu sanarak ağlamış ve dışarıdan gelen çığlıklara rağmen iki saat boyunca kilitli kapının önünde oturmuştum. Tabii zaman kavramı benim için yok olmuştu, kapıyı açınca gördüğüm ilk şey ise annemin ölü bedeniydi.

Ne travma ama...

"Acıkan var mı?" diye ruhsuz bir ses duydum düşüncelerimin arasından sıyrıldığımda, Hyunsuk'un sesiydi bu. Kendinden geçmiş gibiydi, ruhsuzdu; tekli koltukta sıkılmış bir şekilde yan yatarak ayaklarını uzatıyordu, başı geriye düşmüştü.

"Ben acıkmadım." diye ince ve kalın arası -yine- ruhsuz bir ses geldi. Bu Junkyu'nun sesiydi. Onu da her zamanki depresyon hırkasıyla gördüm, kendisine neredeyse on kat bol gelen hırkasına sıkı sıkı sarılmış, çıplak zeminde, eski bir dolabın hemen yanındaki köşeye sinmişti. Zaten yemek yemeyi pek sevmiyordu, bu salgından sonra hiç yememeye başladı ve neredeyse bir hafta boyunca aç durabiliyordu, onun ölmesinden o kadar korkuyorduk ki... Noa bu konuda onu sürekli azarlıyordu, her ne kadar azarlamasını istemesek de en azından onun sayesinde bir tabak yemek yiyordu. Onun için üzülüyordum ve gördüğü onlarca görüntüden sonra zaten olmayan yemek yeme isteğinin kaçtığını biliyordum.

Dışarıdan silah ve çığlık sesleri gelmeye devam etse de ne ilk günlerdeki gibi korkuyor ne de seslerden rahatsız oluyorduk. Gayet rahat, hatta umursamazdık; sesler yokmuş gibi davranıyor, hayatsızcasına yatıp ne olacağını düşünüyorduk. Yavaş yavaş tükeniyorduk, kıyamet yavaş yavaş yaklaşıyordu. Artık Tanrı'ya bile dua etmiyordu kimse, çünkü yardım etmeyeceği düşüncesine, umutsuzluğa kapılmıştık bir kez. Sokakta ölmeden önce dua eden, Tanrı'ya yalvaranlar yoktu artık; kimsenin kurtulmak gibi bir umudu olmadığı için Tanrı'ya da dua falan etmiyordu. Bu virüsün bizi öldürüp bitireceğini de biliyorduk ve bu yüzden işi Tanrı'nın merhametine ve kadere bırakıyorduk. Umut yoktu artık; ömürleri boyu çocuklar umut, sevgi, saygı dolu bir Wreahan istemişken biz iyice hayvani, umutsuz, kötü kalpli, sevgisiz ve saygısız bir Wreahan'a dönüşüyorduk. Günden güne bitiyorduk, günden güne insanlık yitiyor ve çürümeye en büyük hızla devam ediyordu.

"Kimsenin acıktığı yok." dedi Noa ise Hyunsuk'a karşılık. Onun sesi ruhsuz değildi, onun sesi yorgundu, fazlasıyla uykulu çıkıyordu sesi. O da bir kanepede Raesung ile yatıyordu.

"İki gündür kimsenin yemek yemediğinin farkında mısınız? Ölesiniz varsa aşağı inebilirsiniz!" diye sesini yükseltti Hyunsuk. Normal birine ya da virüs başlangıcında bu sözler, çok kırıcı olabilirdi; fakat şimdi hiç önemli değildi ve kimse Hyunsuk'u tınlamamıştı, hatta Jihoon bile Hyunsuk'a takılmamıştı. Hyunsuk sıkıntılı bir nefes alarak kendi kendine söylenmeye devam etti. Çok sinir olduğunu biliyordum -sadece ben değil, herkes biliyordu- ama kimsenin bir şey yiyesi yoktu. Zaten normal hayatta aşırı yiyen insanlar değildik, hatta bir ara Junkyu korkunç derecede zayıfladığı için ilaç almaya başlamıştı, Jihoon aşırı kilo kaybından bayılıp durmaya başlamıştı... yani pek sağlıklı insanlar değildik, şimdi ise bu kadar mide bulandırıcı olaydan sonra yemek yiyebileceğimizi sanmıyordum.

"İnsanlar açlıktan ölmeye başlayacak," dedi Doyoung. "bizim dayanabilmemiz ne güzel işte. Belki de ilk defa saçma özelliklerimiz bir işe yarar."

Onun sözünün üzerine kimse söz söylemedi; dakikalarca, hatta belki de saatlerce -ki aradan geçen maksimum süre bir saattir- sustuk, konuşmadan ve neredeyse hiç hareket etmeden durduk. Dışarıdaki çığlıkları dinliyorduk, korkunçtu ama zorundaydık. Raesung, Doyoung'un etkilenmemesi için ise -ki çoktan onlarca ölüm gördü, onda da bir psikoloji kaldığını sanmıyorum- ona kulaklık taktırmıştı. Onu gördükçe hafiften bir tebessüm oluşuyordu yüzümde, çok tatlıydı, o en küçüğümüzdü.

Bir anda Midam kalkıp mutfağa ilerlemeye başladığında bakışlarım ona döndü. Bize niçin gittiğini söylemedi, bu yüzden merak ettim ve ben de peşinden gittim.

"Neden peşimden geldin Hun?" diye sordu Midam, arkasında olduğumu hissetmiş olacak ki. Elimi boşver dercesine salladım, "Sadece merak ettim." dedim. Başını olumlu anlamda salladı.

"Şu poşettekileri buzdolabına koyacağım. Pek çalışmasa da idare ediyor, bari besinler orada dursun."

"Tamam, gel yardım edeyim." dedim ve bir poşetteki şeyleri alıp yerlerine koymaya başladım. Teker teker koyup ikinci poşete geçtiğim sırada, Midam'ın kaşları çatık biçimde bir poşete baktığını gördüm.

"Seunghun bu ne?" diye sordu. Poşetin içine baktım, poşette asaya benzer bir şey ve bir mektup vardı, bu nereden gelmişti?

Açıkçası, eve böyle bir poşet bile getirmemiştim.

"Bir dakika, bu poşeti buraya ben getirmedim Midam. Hatta karışmasın diye sağ tarafa koymuştum." dedim bu poşetin benim getirdiğimiz poşet olmadığını anladığımda. Midam gergin bir şekilde bu poşete baktı, ben ise poşeti alarak salona doğru hızla gittim. Sesi duyanlar bana baktı.

"Bu poşeti eve kim getirdi?" diye sordum. Herkes garip garip bakıyordu, hatta Doyoung bakmıyordu bile. Raesung kalktı, poşeti iyice inceledi ve içinden bir şişe su çıkardı, ardından da "Bunu ben getirdim." dedi.

"İçindekiler ne?" diye sordum, garip garip baktı. O da bilmiyordu. Bir anda Hyunsuk yattığı yerden doğruldu.

"Raesung, sen yolda barbarlara rastladığını ve onlardan kaçtığını söylememiş miydin?"

"Evet..." derken sözü kesildi.

"Peki bir poşeti düşürüp, daha sonra sırf içinde su var diye geri dönmemiş miydin?"

"Aaa, lan evet! Acaba onlar mı koydu, bir tuzak falan olmasın?" diye söylendi Raesung endişeli bakışlarla. Midam da kapı eşiğinden bakmayı bıraktı ve yanımıza geldi.

"İçini ben açar bakarım." dedi ve ilk olarak asayı çıkardı Midam. Şimdi herkes merak etmiş olacak ki herkesin dikkati buradaydı. Midam ortak masaya gitti ve mavi, garip asanın içini açtı. Açılan kısmı elmas şeklindeydi, üstünde de mavi bir elmas -tabii ki de gerçek değildi- vardı ve tutma kısmında başkentin, yaşadığımız yerin ismi olan "TREASURE" yazıyordu. İçinden on bir tane kâğıt çıktı fakat Midam açmadı, açma ihtiyacı duymadan asayı geri kapattı ve mektubu açtı. Byunggon, şarjının kaç kaldığını bilmediği telefonunun ışığını açıp mektubu herkesin okuyabilmesini sağladı. Şöyle yazıyordu:

"Selam, beyler.

Belki bu girişe çok gıcık olacaksınız, belki saçma olduğunu düşüneceksiniz, belki de hiç garipsemeden bu gizemli kişinin bıraktığı gizemli mektubu merakla okumaya devam edeceksiniz. Ne yaparsanız yapın, neyi sevmezseniz sevmeyin, fakat bu mektubu okuyun.

Benim ve bizim kim olduğumuzu söylemeyeceğim. Bu şimdilik sır -ki bunu, yola çıkarsanız öğreneceksiniz-, daha sonra bunu konuşuruz. Şimdi sadede gelelim.

Elinizdeki asa, özel, Saraketo'ya ait bir büyü asası. İçindeki kâğıtlar, size yol göstermesi için, kişi sayısınca konuldu. Yani grubunuzdan herkesin birer ipucu hakkı var, en üstteki elmasın içinde ise bonus bir ipucu ve büyü yapmanız için bir alet var, çok küçük. Zamanı gelince kullanabilirsiniz.

Yola çıkmayı da açıklayayım hemen, şimdi, olay şöyle: Biz, size meydan okuyoruz. Bu zamana kadar madem o kadar felakete rağmen yaşayabildiniz, başarılısınız demektir. Biz de, bu başarılı on bir çocuğa meydan okumak istedik. Virüsü üreten bizleriz, biz sizden, bizi bulmanızı istiyoruz. Eğer bizi bulup doğru büyüyü yapar, bizi yenerseniz virüsü üretmeyi durdururuz. Böylece daha fazla kişi ölmez, tabii yetişebilirseniz.

Yazdıklarım, şu an size aşırı saçma geliyor olabilir, normal. Fakat ister inanın, ister inanmayın; biz sizden bunu istiyoruz. Ve buna inanmayıp evde oturmaya, arada sırada dışarı çıkmaya devam ederseniz en büyük zararı siz göreceksiniz, biz ise bu 'müthiş' Wreahan'ın nasıl da kıyamete süreklendiğini keyifle izlemeye devam edeceğiz. Bizden ilaç dilenecekler, bize yalvaracaklar, bize yakaracaklar, bu virüsten kurtulmanın bir yolunu bulmaya çalışırken hepsi bir bir ölecek. Bu durum bizim için gayet güzel, geriye kalan karar ise size ait, ben bir şey diyemem.

Bizi bulun, virüsün kaynağını bulun.

-Bilinmeyen acımasız bir adam.

13 Aralık 2033, Cuma."

Bölüm sonu

4 yorum