Kalenin taş duvarları geceyle birlikte daha da soğuk, daha da tehditkâr görünüyordu. Lea, odasında yalnız başına duruyordu ama yalnızlık artık ona alışılmadık bir his değildi. Gölgeler, mum ışığında hareket ediyor; tıpkı zihnindeki düşünceler gibi, netlikten uzak ve huzursuzdu.
Victor’un sözleri kulağında yankılanıyordu:
“Beni değil, kendini korumaktan vazgeçtiğin gün... belki o zaman gerçekten yaşayabilirsin, Lea.”
Elini kalbinin üzerine koydu. Orada hâlâ bir şey atıyor muydu, yoksa her şey çoktan babasının ellerinde donup kalmış mıydı?
Kapı çaldı. Sert, net, kararlı bir tıklama.
“Girin.”
İçeri giren kişi, çocukluk arkadaşı ve aynı zamanda saray muhafızlarından biri olan Elric’ti. Gözleriyle odayı taradı, ardından kapıyı kapatıp sessizce yaklaştı.
“Elric, gece bu vakitte...?”
“Elçilikten haber geldi. Kuzey krallığı... ittifakı reddetti.” Gözlerinde endişe vardı. “Kral, seni yine... kullanmak istiyor. Bu kez daha tehlikeli bir planı var.”
Lea, başını hafifçe eğdi. "Ne istiyor?"
Elric gözlerini kaçırdı. “Victor’u tuzağa düşürmeni.”
Bir anlık sessizlik oldu. Sonra Lea güldü. Ama bu kahkaha kırık bir cam parçası gibiydi; acıtıcı, keskin ve umutsuz.
“Yani beni bir yem olarak kullanmak istiyor. Her zamanki gibi.”
Elric’in sesi titrekti: “İstersen kaçmana yardım ederim. Bunu yapmak zorunda değilsin.”
Lea, yavaşça başını iki yana salladı. “Hayır Elric. Bu kez sonuna kadar gideceğim. Ama bu kez, kendi oyunum olacak.”
Gecenin ilerleyen saatlerinde, Lea pencereden dışarı bakarken parmaklarının arasında tuttuğu küçük bir hançer vardı. Babasının ona düğün hediyesi olarak verdiği ama aslında bir zincirden farksız olan o hançer.
Aşağıda Victor karanlık bahçede yürüyordu. Başını hafifçe kaldırdı ve sanki hisseder gibi yukarı baktı. Göz göze geldiler. Ne bir tebessüm, ne bir selam.
Sadece saf, çıplak bir gerçeklik: Birbirlerini yaralayacaklardı. Ya da birlikte kurtulacaklardı.Lea parmaklarını hançerin kabzasına daha sıkı geçirdi.
Demirin soğukluğu, kalbinin buz tutmuş köşesiyle yarışıyordu. Victor’un bakışları gözlerini hâlâ yakarken, içinde taşıdığı öfke her geçen dakika biraz daha şekil kazanıyordu.
Ona zarar vermek istemiyordu.
Ama babasının oyununu sürdürmek zorunda da değildi.
Alt kata indiğinde salon neredeyse boştu. Hizmetkârlar uykudaydı ya da uykuda olmaları gerekiyordu. Lea, sarayda artık hiçbir gölgenin masum olmadığını öğrenmişti.
Victor’un kaldığı odaya gitmedi. Henüz değil.
Onun yerine kralın özel toplantı salonuna yöneldi. Kapıyı açmadan önce bir an durdu. Elini göğsüne koydu. Kalp hâlâ oradaydı. Hâlâ atıyordu. Ama her vuruşta biraz daha acıyordu.
Kapıyı itti.
Kral masasında oturuyordu. Önündeki haritalar ve mektuplar arasında boğulmuş gibiydi. Başını kaldırdığında kızının gözlerindeki kararlılığı fark etti.
"Lea."
Sadece adını söyledi. Sadece bu. Ne bir hoş geldin, ne de bir açıklama. Bu sessizlik, Lea'nın içinde bir bıçak gibi saplandı.
“Victor’u bana veriyorsun,” dedi Lea. “Ama bu kez kendi yöntemimle oynayacağım.”
Kral başını yana eğdi. “Kendi yöntemlerin mi?”
Lea yavaşça hançeri masaya bıraktı. "Ona yaklaşacağım, sana bilgi getireceğim. Ama onun güvenini kazanmak için ne gerekiyorsa yapacağım. Onu yalnızca alt etmek için değil, anlamak için de... onunla olacağım."
Kralın gözleri kısıldı. “Duygularına kapılırsan, bu krallık düşer.”
Lea'nın sesi soğuktu: “Bu krallık çoktan düşmüş olabilir. Sen sadece duymuyorsun.”
Kral ayağa kalktı. Masanın üzerinden ona doğru eğildi. “Beni tehdit mi ediyorsun?”
Lea gözlerini kaçırmadı. “Hayır baba. Sana bir seçim hakkı sunuyorum. Ya bana güvenirsin... ya da karşıma çıkarsın. Ama artık bana hükmedemezsin.”
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra kral gülümsedi. Fakat bu, sıcak bir gülümseme değildi. Tehlikenin habercisiydi. “Güzel. Göster bana ne kadar ileri gidebileceğini.”
Lea, hançeri masadan aldı. Arkasını dönüp yürürken kralın sesi arkasından geldi:
“Unutma Lea... Bir kere ihanet eden, bir daha asla güvenemez.”
Lea yürümeye devam etti. Çünkü o da biliyordu. Bu yolun sonunda ya özgür kalacak, ya da yok olacaktı.
Ama en azından seçimi kendi olacaktı.Lea, sarayın taş koridorlarında ilerlerken gecenin sessizliği sadece ayak sesleriyle değil, içindeki yankılarla da bölünüyordu. Her adımı, Victor’a biraz daha yaklaşmaktı. Her adım, ihanetin kıyısında başka bir parçayı daha düşürüyordu içinden.
Victor’un kaldığı odaya vardığında durdu. Kapı kapalıydı ama arkasındaki ağırlık, sadece bir adamın varlığı değil; bir duygunun, bir geçmişin, bir karanlığın taşıdığı yük gibiydi.
Kapıyı çaldı.
Kısa bir sessizlikten sonra Victor’un sesi duyuldu.
"Gel."
Lea içeri girdiğinde, Victor pencere önündeydi. Dışarıya, geceye bakıyordu. Ay ışığı yüzüne düşüyordu. Sanki ay, sadece onu aydınlatmak için vardı.
“Geç kaldın,” dedi Victor, dönmeden.
Lea usulca yaklaştı. "Nereden bildin geleceğimi?"
Victor hafifçe gülümsedi. Ardından yavaşça döndü ve gözlerini onun gözlerine kilitledi. “Çünkü sen... geciktiğinde bile gelirsin.”
Lea bir an durdu. Bu söz, onu neresinden vurduğunu anlayamayacağı bir acı gibi içinden geçti. “Konuşmamız gerek,” dedi sonunda.
Victor, başıyla pencerenin önündeki iki koltuğu işaret etti. İkisi de oturdu, ama birbirlerine hâlâ mesafeliydiler. Sanki kalplerinin arasında kılıçlar dizilmişti.
“Babam senden korkuyor,” dedi Lea.
“Biliyorum,” dedi Victor. “Senin de korkup korkmadığını merak ediyorum.”
Lea bakışlarını kaçırmadı. “Senden değil... senden ne olabileceğinden korkuyorum. Ve... benden ne yapabileceğinden.”
Victor gözlerini kıstı. “Ben seni değiştirmem, Lea. Ama sen beni değiştirdin.”
Bu cümle Lea’yı sarstı. Bir anlığına her şey durmuş gibiydi. Sadece kalbinin sesi vardı; kırık, ürkek ama hâlâ orada.
Lea yavaşça başını salladı. “Ben artık kim olduğumu bilmiyorum.”
Victor eğildi. Sesi fısıltı gibiydi ama içindeki titremeyi bastıramıyordu. “O zaman izin ver... birlikte öğrenelim.”
Lea'nın eli istemsizce hançere gitti. Belinden çıkarmadı ama varlığı, bir uyarı gibiydi. Tehlike sadece dışarıda değildi. Odanın içinde de vardı. Kalplerinde de.
“Birbirimize güvenemeyiz,” dedi Lea.
Victor gülümsedi, acı bir tebessümle. “Belki de güven değil, seçimdir önemli olan. Ben seni seçtim, Lea. Sen?”
Lea ayağa kalktı. Gözleri dolmuştu ama tek bir damla bile dökülmedi.
“Ben henüz karar vermedim.”
Ve odadan çıktı.
Ama Victor o gece boyunca pencerenin önünde durdu. Ay, hâlâ onunla birlikteydi. Ve içinden sadece tek bir cümle geçiyordu:
"Karar vermediğini söylüyorsun... ama çoktan kalbimi elinde tutuyorsun."
Koridora çıktığında Lea yürümüyordu, sürükleniyordu adeta.
Victor’un sözleri zihninde yankılanıyordu:
"Ben seni seçtim, Lea."
Ama bu bir seçim değil, bir savaş gibiydi. Aklıyla kalbi çarpışıyor, sadakatle özgürlük birbirine hançer çekiyordu.
"Birini seçmek," diye düşündü, "diğerini öldürmek mi demekti?"
Her seçim bir vazgeçişti.
Ve Lea, kendinden vazgeçmeden hiçbirini seçemeyeceğini artık biliyordu.
Pencereye yaklaştı. Gece, üzerinde kara bir örtü gibi duruyordu. Uzakta sarayın taş duvarlarının ötesinde bir fısıltı vardı. Gölgeler kıpırdanıyordu.
O an... bir his.
Geri döndü. Boş koridora baktı. Kimse yoktu.
Ama içgüdüsü bağırıyordu:
“Birileri izliyor.”
Saçlarının ucuna kadar diken diken oldu. Parmakları hançerine gitti. Bu sefer tereddütsüz. Sessizce, geri çekilip karanlığa gömülen bir figür fark etti. Pelerinli, sessiz, koku bile bırakmayan biri. Sarayın duvarları artık Lea’nın evi değil, tuzağıydı.
Sadece babasının değil… başka birinin de planları vardı.
Ve belki de bu planların hedefinde sadece Victor değil, Lea da vardı.
O gece, ilk defa kendi canı için korktu.
Ama daha önemlisi...
İlk defa gerçekten yaşamak istedi.