Her ruhun hikayesi farklıydı. İlk olarak hapsoldukları o karanlık mahzenden çıkıyorlardı sırayla, artık bir bedene sığınma vakitleri gelmişti. Küçük ruhlar küçük bedenlerde toplanır, sığındıkları evin onlara artık küçük geldiğini fark ederek ev sahibini umursamadan terk edelerdi. İstisnalar peşlerini bırakmıyordu ve ev sahibi artık kira vermeyen ruhu kovma vaktinin geldiğini anlar ve sessiz sedasız ruhlardan akan intihar kanlarının tadına bakardı. Sonuç olarak her yaşayan beden bir gün mezar toprağının eşsiz tadına bakacaktı.
Ruhlar sıkıldığı için miydi bu kadar göz yaşı?
Şimdi tekrar akıyordu yaşlar annemin mezarlığının üzerine.
Annem öldüğünden beri ben her gün öldüm ama mezar kabul etmedi.
Bu kadar basit miydi gözlerini kapayıp sonsuza dek uyumak, arkada bıraktığın binlerce atan kırık kalbe karşı utanmadan onlara atmayan yüreğini hatırlatmak.
Daha fazla oyalanmadım ve doğruldum. Zaten göz yaşlarımla ıslanmış toprağı hatırı kalmasın diye yanımdaki şişede duran suları boşalttım. Elimde kalan şişeye baktım bir süre. Buraya sadece mezarını sulamak için gelmiştim, ağlamamak üzere kendime ettiğim yeminlere karşı utançla doldu içim. Boş şişeyi rastgele bir yere fırlattığımda çıkan ses beni rahatsız etmedi. Arkama tek bir bakış dahi atmadan mezarlıktan ayrıldım. Çıkamazsam çok daha kötü olacağımı, belki de ilk defa duygularıma bu kadar çok yenik düşeceğimi biliyordum.
Bana sen öğrettin hiçbir şeye yenik düşmemeyi, anne. Şimdi oyunbozan mı oldum?
Arabada çalan şarkı benim için bitmiş, tüm İstanbul trafiği için bir azaba dönüşmüştü. Radyoda ne çalıyordu hiçbir fikrim yoktu. Gürültü diğer insanların aksine bana huzur veriyordu artık; çünkü yalnızdım. Yanımda ses çıkarabilecek onlarca insan yoktu artık. Bu sesi kendim oluşturarak rahatlatabiliyordum kendimi.
Araba son sürat evin yolunu buldu. Kendimi en karanlık okyanusta boğmak nefesim kesilene kadar en dibe batmak istiyordum.
Eve adım adım yaklaşırken gözlerimdeki buğulu bakışları bir kenara atmaya çalıştım. Bu eve bu şekilde girmek, annemi hayal kırıklığına uğratmak demekti. Bu evinde kötü anılarla dolup taşmasını istemiyordum.
Kapının önündeki Hüseyin amca beni gördüğü gibi oturduğu merdivenden yavaşça kalktı. Bakışlarım pencerem ve Hüseyin amca arasında gidip geldi. Bakışlarında makul bir mahcupluk vardı. Nedenini gözlerinden anlayabilmem imkansızdı bu yüzden ona biraz süre tanıdım.
“Hoş geldin kızım.” Şüpheli bakışlar attım Hüseyin amcaya. Her zaman şüpheli tavırlar takınırdım, şüphe her zaman karmaşaya yol açardı ve karmaşanın olmadığı yerde zeka gelişmezdi.
“Hoş buldum Hüseyin amca, bir sıkıntı mı var?” Sert yüzümün aksine sesim bir yastık kadar yumuşak çıkmıştı. Uzun süreli bakışmalarımızın ardından sesinin çıkmayacağını anladığımda içeri girmek için ilk adımımı attım; bu onun için bir mesaj sayılabilirdi. Hüseyin amca çelimsiz yaşlı bir adamdı. Bana söyleyeceği şeylerin ona zarar vereceğinden korktuğunu hissedebiliyordum. Ama bana güvendiğini de biliyordum. Bu yüzden söyleyecekti.
“Sezin kızım, yine o velet geldi. Kapını zorlayarak açtı. Sanırım içeride.”
“Haber verdiğin için teşekkürler Hüseyin amca.” Yalın bir tehlike değildi fakat küçük bir binada oturuyordum ve bu iki güvenlik işlerini doğru düzgün yapamadıkları için binada ki diğer insanlara zarar gelebilirdi. Sessizce verdim nefesimi. Adamı geride bırakarak binaya girdim ve merdivenlere yöneldim. Evimin 4. Katta olmasına olağandışı küfürlerimi sayarken son basamakları çıkıyordum. Evimin kapısı açık bir şekilde bırakılmıştı.
Bu adımın benimle derdi ne!
Hızla eve girdiğimde salondaki L koltuğumda uzanan Yalın'a baktım. Yüzsüzce uzanmış ve sabah açık bıraktığım kanaldaki haberleri izliyordu. O kadar odaklanmıştı ki geldiğimi dahi fark etmemişti. Eve hırsız girse ne olacaktı acaba?
“Ne işin var ya burada?” Yalın sesimle yavaşça arkasını döndü. Fakat her zamanki gibi beni ciddiye almamış ve takmamıştı. “Hop! Babanın ahırımı burası? İstediğin gibi girip çıkamazsın.” Yalın gözünün ucuyla bana baktı ve hiçbir şey demeden önüne döndü. Suratına her zaman takındığı o alaycı ifadesinden yerleştirdi.
“Evet, bu evi babam inşa etti.” Anlamamazlıktan gelerek onu salonda bırakıp mutfağa girdim. Her zaman parasıyla -babasının parası- övünen birisi olmuştu Yalın. Kötü birisi değildi; sadece sorunlu birisiydi. Bana olan takıntıları vardı ve bu takıntıları ‘aşk' adı altına koyması beni çileden çıkartıyordu.
Arkasına döndü ve beni süzdü, “Böyle haşin bir şekilde geldiğine göre o moruk hemen ötmüş olmalı.” Onu umursamadan işime döndüm
Bazen ona yardımcı olmak istiyordum, bir nebze de olsa benim için birer kârdı. Bir zamanlar benim peşimi bıraksın diye yapmadığım şey kalmamıştı. Ona milyonlarca kez Güneş ve Ay'ın bir araya asla gelemeyeceğini anlatmıştım o ise anlamamakta ısrarcıydı.
Beni gerçekten sevmediğini tabii ki biliyordum. Gurur duygusu ve hırstı beni kendine bu kadar bağlayan. O ne kadar kendini birbirimize bir halat ile bağlı olduğumuzu düşünse bile benim için o halat birkaç gündür boğazıma bağlıydı.
“Babam seni çağırıyor Sezin.” Göz ucuyla Amerikan mutfağımdan oturma odasındaki Yalın'a baktım. Nereden getirdiğini bile bilmediğim bir ayvayı yiyordu. Gözlerimi ondan ayırarak buzdolabındaki maden sularından bir tane çıkardım. Maden suyunun kapağını masa köşesi yardımıyla açtıktan sonra yavaş adımlarla Yalın'ın yanına oturdum. Bacaklarımın yönü onu doğru olacak şekildeydim.
“Yine ne bokum oldu?” Küfretmem hoşuna gitmemiş olacak ki yüzünü buruşturarak o da bana doğru döndü. Ben maden suyundan yavaş olmayan yudumlar alırken o da benim kalkıp inen boğazımı izledi bir süre. Daha sonra gözü gözüme çıktı. Ben onun gözlerine bakmamak için direniyordum fakat bende çekinmeden gözlerine bakmaya başladım. Ağzı açıldı ve saniyesinde geri kapandı. Bir şey söylemek istediği belliydi fakat kendini tutuyora benziyordu. “Çıkar ağzındaki baklayı.” Yalın'ın koca eli yüzüme doğru yaklaştı ve beklemediğim bir anda yanağımı ovmaya başladı.
“Ağlamışsın.” Sesi sakindi. Hatta o kadar sakindi ki, bu sakinlik beni fazlasıyla germiş ve rahatsız etmişti. Elini yüzümden uzaklaştırmak adına kendimi geriye doğru çektim.
“Bazen ben bir insan değilmişim gibi davranıyorsun Yalın. Daha birkaç hafta önce annem öldü, her zamanki gibi bar bar gezmeli miyim sence?” Yalın göz devirerek havadaki elini bacağına indirdi. Daha bir şey söylemeye yeltenmediği için omuzlarımı dikleştirdim ve öksürerek konuyu açtım. “Evet dinliyorum. Baban neden beni çağırdı?” Yalın göz ucuyla bana baktı.
“Bilmiyorum, Sezin. Nereden bilebilirim? Git ve öğren!” Atarlı çıkışı beni şaşırtsada sesimi çıkarmadan onu izledim. Ben fazla sakinken karşımdaki insanın çileden çıkışını izlemek hoşuma gidiyordu.
“Peki.” Diyerek ayağı kalkarak dış kapıya doğru yöneldim. Yalın'ın beni takip edeceğini çok iyi biliyordum. Kapı kolunu çevirerek kapıyı kendime doğru çektim ve Yalın'a evden çıkması için yol gösterdim. Yalın sadece yüzüme tip tip bakmakla yetindi. “Görüşürüz. Ve... Eğer benimle olan dertlerini başkasının hayatıyla kapatmaya çalışırsan bozuşuruz." Diyerek kapıyı suratına sertçe.
“O moruk seni koruyamaz biliyorsun değil mi? Sana zarar vermek istediğim falan da yok zaten. İstersen git birde koruma tut...” Kapalı kapının ardından bağırıyordu. “Hem... Sen benden korkuyor musun?”
“Aynen aşkısı, bay!” Yalın’ı kapının önünde tek başına bıraktım. Ev boşaldığı halde içeriden gelen televizyon spikerinin sesiyle sinirlenerek hızla salona gittim. Adam yılışık yılışık karşısındaki kadını eleştiriyordu. Sinirlerimi daha fazla bozmamak adına televizyonu kapattım ve sahte bir gülümseme ile geri oturdum koltuğuma.
Hikmet Demirbaş... Yalın Demirbaş'ın nam-ı diğer babası. Aramızın soğuk olmasına karşın beni çağırması oldukça şüpheli ve merak uyandırıcıydı. Oğluna yüz vermem onu gerçekten kışkırtmış ve oğlunun birkaç yıl önce geçirdiği depresyonun sebebini bende bulmuştu.
Banyoya adım adım yaklaşırken koridordaki aynalardan kendimi izlemekten kaçınmıyordum. Kilo kontrol manyağı biriyimdir fakat annem gittiğinden beri ne bir kere tartıya çıktım ne de ağzıma bir lokma yiyecek girdi. Üzüntüm bedenime yansırken bundan utanmıyordum. Bu bana gurur veriyor ve annemi anmamı sağlıyordu.
Kaynar su musluğu çevirdiğim an küvete yavaşça dolmaya başladı. Göz yaşı kokan bedenimi iyice arındırmak istiyordum. Gözlerim akan kaynar sudaydı. Hızla küvete düşüyor ve onun yerini doldurmak için tekrar musluğa doluyordu kaynar su. Akan su en dipteki sudan her zaman sıcaktı. Küvete yayılmış olan suyun yerini her ne kadar doldurmak istesede eşit olmaları imkansızdı.
Artık suları yarıştıracak kadar delirmiştim. Bunu sağlayan yalnızca annemin ölümü müydü yoksa önceden de mi böyleydim hiçbir fikrim yoktu. Geçmiş annem öldüğü gün beynimden silinmiş ve annemin ölü görüntüsü arsızca her yeri kaplamıştı.
Üstümdeki kıyafetleri tek hamlede çıkartıp hızlıca küvetteki suyun taşarak ıslattığı zemine fırlattım. Ayaklarımdan biriyle suyu kontrol etmek istedim fakat ayağımı uzattığım an gelen sıcak buhar ayağımı oraya uzatmamam gerektiğini göstermişti. Ağzına kadar dolu küveti boşaltabilmem için altındaki tıpayı çıkartmam gerekiyordu fakat o tıpayı çıkartırken bir kolum kalmayabilirdi.
Banyo yapmaktan vazgeçerek çıplak bir şekilde yatak odama yöneldim. İnce bedenim çıplakken çok daha zayıf gözüküyordum. Bu halim bile fiziğime zarar vermemişti fakat zayıflık beni çok fena rahatsız ediyordu. Eskiden olsaydı belki de diyetisyen diyetisyen gezerdik annemle... Fakat artık ne gücüm vardı ne de zamanım.
Dolabımın içerisinden siyah bir bralet ve altım için de siyah bir külot seçtim. Altıma geçirdiğim siyah deri pantolona uyacak kalın tabanlı siyah postallar, üstümde iste önünde dekoltesi olan yine siyah bir kazak tercih ettim. Giyindiklerim ne kadar günlük kombinim olsa bile dışarıdan biri beni gideceğim yerden çok daha farklı bir yere gittiğimi düşünebilirdi.
Evet, Yalın'ın babasının yanına gidiyordum. Gitmemin sebebi meraktan öte bir şeydi. Bir şeyler hissetmiştim. O adam gerek olmadıkça benimle göz teması bile kurmaz, hatta benimle aynı ortamda durmaktan bile kaçınırdı. Bunun sebebini hiçbir zaman öğrenmemiştim, ki öğrenme zahmetine bile girmemiştim.
Yüzümdeki saçma ifadeyle evden çıktım. Bina merdivenlerinden olabildiğince yavaş iniyordum. Her attığım adımı saymak gibi saçma bir hobim olduğu için attığım en hızlı adımı bile sayardım. Ama bugün hızlanmak istemedim. İçimdeki durgunluk yüzümdeki hırslı ifade ile kapışıyordu resmen.
Sokak kapısının önüne geldiğimde birkaç saniye gidip gitmemek arasında arafta kalsamda o kadar giyinmemin boşuna olduğunu düşünmek gerçekten üzmüştü. 2 saat önce kapıda olan Hüseyin amcayı görememek beni korkutmuştu. Hızla etrafa bakındım ama göremedim.
Gözlerim sokağın başındaki bakkala kaydığında oradan gülerek çıktığını gördüm. Derin bir nefes alarak önüme döndüm.
Aynı hızdaki adımlarımla az önce park ettiğim arabamın önüne geldim ama bu sefer araba kullanmak istemiyordum. Arabamın hemen yanında duran pencere demirlerine bağlı motorum bana göz kırparak kendisine çekiyordu. Aşırı cazip görünen kırmızı motorum beni gülümsetmişti. Adımlarım motorumun olduğu tarafa doğru yöneldi. Motorumu kilidinden kurtardıktan sonra arka kısmındaki kaskımı çıkarıp başıma geçirdim. Sadece yeşil gözlerimi gösteren kaskın ölüden farksız yüzümü kapatması beni mutlu etmişti.
Motoruma atladığım gibi Demirbaş malikanesinin yolunu tuttum. Boş bir otobandan geçerken daha çok hızlandım, hızlandıkça saçlarım benden bağımsız bir parça gibi dalgalanmaya ve rüzgara esir düşerek ona ayak uydurmaya başladı. Rüzgar bedenime çarptıkça göğsümdeki acı biraz olsa hafifler sanmıştım fakat kalbimdeki minik alev topu rüzgarı da kendisiyle birlikte yakmaya başlamıştı.
Artık dağılmaya ihtiyacım olduğunun farkındaydım. Acılarımı bir saatliğine bile olsa beynimden, kalbimden silmem gerektiğinin hatta eskisi gibi olmanın bana hiçbir zararı dokunmayacağını biliyordum. Ama zorla güzellikte olmuyordu.
Evleri şehir dışına çok yakındı ve bu çok sinir bozucuydu. Neden Allah'ın unuttuğu bir yerde yaşamayı seçersin ki? Yalın da buna dayanamayıp bir kaç ay önce şehir merkezinde bir ev satın almıştı kendine. Satın almamış da olabilir. Genel olarak şehrin yarısına sahip oldukları için pek emin konuşamıyordum.
Motorumu bahçenin herhangi bir köşesine yaslayıp kaskımı da koltuğun üstüne bıraktım. Çok kalacağımı düşünmediğim için başka bir önlem alma gereği duymamıştım.
Girmek için adım saydığım koca evin kapısının üzerindeki tokmak ile yumrukladım.
Birkaç dakikadır kapının önünde dikilmiş bekliyordum. Tabii ev büyük olunca merdiven inmek çıkmak zahmet alıyordur. Evin önündeki tırabzanlara dayadığım sırtımı kapının önünde ayak sesleri işittiğimde dikleştirdim ve tırabzandan ayrıldım. Birkaç adımda kapının önüne geldim ve sonunda kapı açılmıştı.
“Merhabalar efendim, beklettiğim için kusuruma bakmayınız. Hikmet bey sizi salonda bekliyor.” Cevap vermek yerine sadece başımı salladım kadına. Çok fazla bilmediğim evin içerisinde fıngır fıngır dönen gözlerimi durdurmakta zorlanıyordum.
Evin siyasi görüşü vardı.
Hatırladığım kadarıyla salonun yolunu bulduğumda rahatlamış bir tebessüm yerleştirdim yüzüme. Göz ucuyla içeri baktığımda yemyeşil ormana karşı kahvesini yudumlayan bir adamla karşılaştım.
Odaya girdiğim an Hikmet bey ile gözlerimiz kesişti. Bu ferah ortam bozulup birden bire negatif enerjiler yaymaya başlamıştı. Hikmet bey baştan aşağı süzdü beni. O kadar çok baktı ki bunu boyumun uzunluğuna verdim. Saçma bakışmamız bittikten sonra burnunu kıvırıp tekrar kahvesinden bir yudum aldı. Bu davranışı beni gerçekten çok şaşırtsada belli etmeden bir koltuğa oturdum.
“Sizi dinliyorum.” Olabildiğince resmi çıkan sesim ve ben gerçekten olgun gözüküyorduk. Hikmet bey konuya hemen girmemekte ısrarcı gözüküyordu ki, evden bir çalışan çağırıp kahvesini yeniletti ve benim için bir bardak soğuk su rica etti. Bu davranışı merakımı çok daha arttırmayı başarmıştı. “Ağzınızı bıçak açmıyor Hikmet bey?” Kurduğum alaylı cümle ile Hikmet beyin bakışları bana döndü ve o da alayla sırıttı.
“Denemeden anlayamayız, Sezin.” Dediği cümle kafamı karıştırırken cevap veremedim. Tepsiyle içeri giren hizmetli, onun önüne filtre bir kahve bırakırken bana ise içinde buz parçacıkları olan büyük bir bardakta su.
“Kaç yaşındaydınız?” Ani sorum Hikmet beyi şaşırtmıştı.
“53.” Başımı salladım usulca.
“Yaşınıza göre çok çocuksu esprileriniz var.” Dedim önümdeki suyu kastederek. Cüretkâr bir yapım yapım olduğunu her yerde belli etmezdim. Genelde tatlı, saf kız rolünü oynamak daha etkili oluyordu.
“Sende yaşına göre fazla saygısızsın.” Konunun nasıl saygıya geldiğini anlayamadan Hikmet bey konuşmaya başladı. “Annen için üzüldüm, Allah rahmet eylesin.”
Sizin Allah'ınız mı vardı ya?
“Sağ olun. Bu konuyu açmak için mi çağırdınız beni?” Hikmet bey derin bir nefes alarak başını dikleştirdi. Konuşmak istiyor da kararsız kalmış gibiydi. Bu kararsızlıklar beni gerçekten boğuyordu.
“Bak Sezin, seninle gerçekten anlaşamadığımızı biliyorum. Ama bu açacağım konu için bana ihtiyacın var.” Merakla gözlerinin içine baktım fakat dışarıdan nasıl gözüktüğüm hakkımda hiçbir fikrim yoktu. Devam etmesi için başımı salladım hızla. “Annen, öldü. Onunla gençken ne kadar yakın arkadaş olduğumuzu bilirsin. Zaten seni resmen ben büyüttüm, annen daha küçücüktü. Sen yaklaşık 18 yaşındayken annenin hastalığını öğrenmiştik. Fakat ölümcüllüğünden senin haberin yoktu...” Annemi hatırladıkça dolan gözlerim bu sefer duygusuzlukla doluydu. Sadece dinliyordum. Yerinden doğrularak ayağa kalktı ve cama doğru ilerledi. Arkası bana doğru dönük olduğu için yüz ifadesini göremiyordum. “Her neyse bu detaylara gerek yok. Annenden sana kalanın sadece büyük bir miras sanıyorsun değil mi?” Boş boş sırtını izledim.
“Öyle değil mi?” Salon sessizliğe gömüldü. Ne o konuştu ne ben. İkimizde aynı salonun içerisinde farklı şeyler düşünüyorduk. Sessizliği bölen Hikmet beye gelen bir telefon oldu. Hikmet bey ilk olarak telefona daha sonra gözlerimin içine baktı. Benden izin isteyerek salonu terk etti. Zihnimin içindekiler de onun gidişiyle tekrar canlandı.
Annemin öldükten sonra bana bıraktığı şeyi gerçekten merak ediyordum fakat merak ettiğim bir diğer şey ise bunu neden ben değil de Hikmet bey biliyordu?
“Üzgünüm, açmam gerekiyordu.” Yavaşça kalktığı yere geri oturan adama baktım. Birden bire bu kadar değişmesi beni şüpheye sokmuştu. Gözlerim yavaşça kısıldı ve onu daha dar bir açıyla görmeye başladım. Sorgulayıcı bakışlarımı Hikmet beyin üzerinden çekip omuzlarımı dikleştirdim.
“Sorun değil fakat...” Sanki yetişmem gereken bir yer varmış gibi saatimi kontrol ettim. Yüzümde birden beliren sahte ama gayet mahcup görünen ifade ile suratına baktım. “Biraz olayı hızlandırabilir miyiz? Yetişmem gereken bir yer var, zamanım daralıyor.” Hikmet bey derin bir nefes alarak göğsünü şişirdi ve usulca başını salladı.
“Annenden sana kalanlar sadece birkaç arsa, ev veya para yığınından ibaret değil Sezin. Annen ölmeden önce, sana bir video bırakmıştı.” Şaşkınlıkla açıldı gözlerim. Açılan gözlerime karşılık çatılan kaşlarımla yüzümden ne olduğu belirsiz bir ifade vardı. Bu ifade karşımdaki adamı rahatsız etmiş olacak ki beklemeden tekrar konuşmaya başladı. “Daha hastalığını yeni yeni öğrenmişti, senin için bir video hazırladı ve bu videoyu ölene kadar asla izlememem adına bana verdi. Zaten öldükten sonra da sana vermem gerektiğini en başında söylemişti. Annen ölene kadar bu CD'yi bir kasada sakladım.” Derken ceketinin iç cebinden bir CD çıkardı ve iki parmağının ortasıyla bana doğru uzatıyordu. “Senden isteğim bu videoyu şu an benimle birlikte izlemen.”
Gözlerim CD'yi çıkardığı an bir kere bile ona değmedi. Hikmet beyin ise gözlerimin içine bakmak ve o an ki duygularımı öğrenmek için can attığına emindim. Ayağa kalktım ve CD'ye doğru yürümeye başladım. Yanlarına geldiğim gibi CD'yi iç cebine koyan Hikmet beye şaşkınlıkla baktım.
“Hey, siz ne yapıyorsunuz?” Hikmet bey omuz silkti yavaşça. İşaret parmağı ile odayı gösterdi ve yanındaki boş koltuğu.
“Burada. Benimle. Çünkü videonun sonunda sana söylemem gereken bir şey var.” Sinirle çattım kaşlarımı. Ona olan öfkem zaten gün gün artarken bunu yapması içimdeki nefret ateşini körüklemeye yetmişti. Bu adamın ne kadar inatçı bir insan olduğunu bildiğimden sesimi çıkartmadan yanına oturdum. Koltuğa oturmamla bana attığı bakış çok ağır bir küfür ile aynı özelliği taşıyordu. Sinirle birkaç saniyeliğine kapattım gözlerimi.
“Hülya!” Seslenmesiyle birkaç saniyede yanımıza gelen evin yardımcısı olduğunu düşündüğüm kadın geldi. “Bu CD'yi oynatabileceğimiz bir alet bul çabuk.” Hülya hanım olduğu yerde düşündü biraz. Daha sonra kafasını sallayarak çıktı bulunduğumuz ortamdan.
İkimizde o kadar sessizdik ki nefes sesleri geliyordu kulağıma. Merak içimdeki tüm odacıkları doldurmuştu. Merakla birlikte vücudumda yer edinen yeni bir duygu vardı, korku. Annemin ölmeyi bekleyecek kadar duymamamı isteyeceği ne olabilirdi ki? Korkunun verdiği heyecan beni stresin en karanlık sokaklarına sokuyordu ve stresten dökülen her saç telimin beynimin içinde yolu bulabilmem için döküldüğünü var saymaya başladım.
“Buldum Hikmet bey.” Kadın elinde getirdiği tozlu aleti karşımızda duran televizyona bağladı. Stresle zangır zangır titreyen ellerim ve bacağım bu konumda bana hiç yardımcı olmuyordu. Kendimi daha fazla tutamayarak derin bir nefes verdim. İnip kalkan göğsümü dinginleştirmeye çalışarak kendime çeki düzen vermek istedim.
Hülya hanım odayı terk etmek için kapıya yaklaşmıştı ki Hikmet bey onu durdurdu. Cebinden CD'yi çıkartıp Hülya hanıma uzattığında CD düşecek gibi olmuştu. Aniden hızlanan kalbim ve far görmüş tavşan gibi açılan gözlerimle bu CD'nin benim için ne kadar önemli olduğunu gayet de belli etmiştim.
Hülya hanım beni sinir edecek kadar yavaş ve yaylana yaylana yürüyordu. Göz devirerek tekrar bacağımı titretmeye başladım. Sinirle kafamı iki yanıma düşürüp kütlettim ve bu davranışlarım beni gerçekten gerçek kişiliğime büründürüyordu.
Yıllardır saklamaya ve korumaya çalıştığım kişiliğim.
Güçsüzlük benim zaaflarımdı ve annem benim her zaman zaafım olmuştu. Bu odada annemden vurulmuştum ve tüm güç gösterim yavaşça sönüyordu.
“Daha hızlı olamaz mısınız?” Dedim merak kaynayan sesimle. Karşımdaki kadın ise beni duymamış gibi ağır hareket ediyordu. Derin bir nefesle ayağa kalktım ve kadına doğru ilerledim. Ve onu omuzlarından tutup geriye ittim. Elindeki CD'yi tek hamlede kapıp çantama indirdim. Gözlerim Hikmet beye kaydığında öylece koltuğuna oturmuş bizi izlediğini fark ettim. Tepki vermemiş olmasından yararlanarak hiçbir cümle kurmadan oradan ayrıldım.
Evden çıktığım an İstanbul'un kasveti tek bir dumanla içime doldu. Gözlerimi boş bahçede gezdirdim. Motorum bıraktığım gibi sapasağlam duruyordu. Hızla motorun üzerindeki kaskı alıp kafama geçirdim ve koltuğa oturduğum gibi gaza bastım.
Boş olan otoban yine aynıydı fakat öncekine göre daha fazla araba geçiyordu. Umursamazca yola döndü gözlerim. Bu CD'nin içindeki videoyu ölmeden izleyebilmek için hızımı azda olsa düşürdüm.
Demek hastalığının ölümcül olduğunu 2 yıl önce öğrenmişti ha? Ölmeden önce de bırakılan bir çeşit video... O an esas kızın ben olduğumu düşündüm. Herkesin hayatı bir romandan ibaret ve herkes kendi romanının başrolü.
Boş otobandan çıktığım gibi yine İstanbul trafiği beni karşılamıştı. Kafamı iki yanıma doğru sallayıp bu umutsuz vaka olan şehri izledim. Dört bir yandan gelen korna sesleri, yan kaldırımda yürüyen liseli gençlerin yüksek sesli kahkahaları... Yorma be İstanbul.
Kırmızı ışıkta bende durdum ve hemen kaskımı başımdan çekip çıkardım. Az önce çıkardığım kulaklıkla kulağıma taktığım gibi tekrar kaskımı geçirdim başıma. Şarkı kendiliğinden başladı, bende değiştirmedim.
(...)
Dönemem geri, olmalıyım deli
Girmişse kalbine bambaşka biri
Hatırımda gittiğin gün dün gibi
İnan ki, inan ki
Zor, çok zor
(..)
Motorun durmasıyla boynumu kıtlamam bir oldu. Binanın önüne bıraktığım zinciri alıp motorumu kilitledim. Hızlı adımlarla merdivenlerden çıkıyor ve aynı zamanda çantamın içerisinde anahtarımı arıyordum. Çantamın içerisinden çıkan anahtarla daha da hızlandım. Kapının önüne geldiğim gibi anahtarı deliğine yerleştirip çevirdim. Kapı açıldığı gibi kapıyı kapattım ve kendimi salona attım.
İyi hissetmiyordum ve iyi hissedebilecek kadar gücüm kalmamıştı. Başımdaki ağrıyla kafamı geriye attım. Beynim bile işin içinden çıkmaya çalışıyordu.
“Sakinleş...” Diye başımdaki ağrıyı dindirmeye çalıştım. Isırmaktan kanayan dudaklarımın acısını kan tadını damağımda hissedince fark ettim. Sinirle oturduğum yerden kalkıp bez çantamın içini yere doğru boşalttım. Bir ton düşen eşyayla birlikte CD de yere düşmüştü. Başımın ağrısını unutup zaferle sırıttım.
O an aklıma gelen şey ile duraksadım. Bu saçma şeyi takabileceğim bir şey gerekiyordu. Somurtarak anlıma bir tane geçirdim. Evimde ne CD vardı ne de onu oynatabileceğim bir şey. Umutsuzca etrafıma baktım. Çalmaya başlayan cep telefonumla elim arka cebimdeki telefona gitti.
Yalın'dı.
Telefonla aramızda sinsi bir bakışma geçti. Ve telefonu cevapladım.
“Alo?” Sesimin tınısı aniden değişmişti.
“Gitmişsin babamın yanına. Ne konuştunuz?”
“Ya öyle özlemiş beni...” Telefonun arkasından gözlerimi devirdim. Yalan konusunda kendimi geliştirmeliydim.
“Babam?” Şaşırmıştı çocukcağız.
“Ihım. Her neyse ya, senden bir şey isteyebilir miyim?” Yalın birkaç saniye sessiz durdu.
“İste.”
“Ya bana CD oynatabilmek için-"
“Demek babam seni bunu söylemek için çağırdı.” Sesi düşünceli çıkmıştı. Yalın'ın bunu bilmesi beni şaşkınlığa uğratmıştı. “Tamam getireceğim.” Aniden suratıma kapatılan bir telefon ve ağzıma sıkışan kelimeler bana kusma isteği uyandırdı.
Rahatça yayıldım bu sefer koltuğa. Kalbimdeki ağrı giderek büyüyordu. Karnımdaki sancılarda bir o kadar fazlalaşmıştı.
Aradan kaç saat geçmişti bilmiyorum. Yarı uyanıkken kapım yine çalınmamış ve Yalın bir günde ikinci kez evime habersiz girmişti. Bu gerçekten rahatsız ediciydi.
“Uyan.” Diye dürttü beni.
“Sen buradayken ben uyur muyum sence?” Diye fısıldadım onun duymayacağı bir sesle. Dönüp bana bir bakış atmıştı ama duyduğunu pek sanmıyorum.
Elindeki aleti masaya bıraktığı gibi oraya doğru adımladım. Yalın ise geriye geçmiş beni izliyordu. Hızla televizyona bağlamaya çalıştım oynatıcıyı fakat titreyen ellerim kesinlikle buna izin vermiyordu. Sinirle avuç içimi televizyona vurduğumda arkamda Yalın'ın gölgesini hissettim.
“Bir işi de becer.” Diyerek sessizce güldü. Elimden kabloyu alıp televizyona taktı ve yerde duran CD'yi oynatıcıya yerleştirdi. Videoyu başlatmadan önce kafasını bana çevirdi ve benden onay aldı.
O an kendime sabahtan beridir sormadığım soruyu sordum. Hazır mıydım? Biraz daha düşünürsem duygularıma yenik düşerek oradan uzaklaşacağımı biliyordum. Yavaşça salladım başımı. Yalın derin bir nefes alarak oynattı videoyu.
15.02 2019
Kamerayı yerleştirdi dikkatlice karşısındaki tezgaha. Tedirgince camdan dışarıyı izledi ve mutfak kapısının arkasını. Hastalığının tehlikesi gittikçe artıyordu. İçindeki minnacık kanser bu videoyla birlikte büyüyeceğinin farkındaydı ama kızı için değerdi.
Yutkunarak açtı kamerayı. Genç yüzü hastalığını öğrendiğinden beri kırk yıl yaşlanmıştı. Tanınmayacak hale gelmişti resmen. Kızı, annesinin hastalığından bihaber olmakla beraber onun o dünyalar güzeli suratının bu halde çökük gözükmesine dayanamıyordu.
Telefon kamerasının video özelliğine girdi ve geri sayımı başlattı.
“Merhaba sevgili kızım. On üçüncü yaşım...” Anlamlı bir gülümseme kondu yüzüne güzel kadının. “Bu video eline geçtiğinde artık birlikte hata yapıp düzeltmeye çalışacak, yere düşüp kalkmayı değil de yere düştüğünde ağlamamayı öğretecek bir annen olmayacak. Tabii ki ruhen her zaman yanındayım, saçmalama. Fakat bazen ruh fiziğe sığmaz. Öyle bir şey işte.” Kadın kıkırdadı. Aynı zamanda düşünüyordu. “Benim korkak ve cesaretsiz bir kadın olduğumu bilirsin. Hayat benden çok şey aldı fakat bu özelliklerimi almayı unutmuş olmalı. Benim aksime sen o kadar cesursun ki... Seninle gurur duyuyorum miniğim. Sana anlatacaklarımı dinlediğinde yıkılmaz bir duvar gibi dimdik duracağına söz ver bana...” Biraz bekledi kadın.
Söz verdi genç kız televizyonun karşısından annesine. “Söz veriyorum anne, hiç yıkılmayacağım. Taşlarım dökülse bile yeni tuğlalar dikeceğim.”
“Umarım bu verdiğin sözü tutarsın ve benim ruhumu dayayacağım o renkli ve güvenli duvarım olursun. Kadının aklından bin bir cümle geçiyordu. Videonun uzun olması onu rahatsız etmiyordu fakat sabırsız kızının rahatsız olacağını ve belki dinlemeden en sona gideceğini biliyordu.
Yapmadı. Kızı ne en sona kaydırıp söylemek istediklerini erkenden öğrendi ne de annesini dinlemeyi kesti.
“Daha kucağıma verildiğinde daha lise birinci sınıfa gidiyordum. Ne büyük travma değil mi? Değil. Sen dünyanın en güzel varlığıydın. O an ne 13-14 yaşında anne oluşum umurumdaydı ne de insanların tepkileri. Mavi gözlerinle hayatımın siyah beyaz sayfalarına renk getirmiştin. O zamanlar adını mavi bile koymayı düşünmüştüm! Her neyse. Büyüdük, birlikte. Her gün yeni bir hata yaptık, hatalar bize doğruları öğretti. Unutma güzelim, bizim en büyük öğretmenlerimiz hatalarımızdır. Ders çıkarta çıkarta büyüyeceksin.” Kadın bir an duraksadı. “ Biliyorum öğütlerden, nasihatlerden nefret edersin ve ben ölü halimle bile...” Kadın koca bir kahkaha patlattı kameraya doğru.
Kız bunu özlemişti. Gözleri dolacak gibi oldu ama annesine sözü vardı. Sözünden dönenin dilini bin bir arı sokacaktı.
“Artık her şeyi bilmenin vakti geldi güzelim. Bu yaşına kadar merak ettiğin, sana anlatmaya utandığım her şeyi sıralayacağım ve en sonda sana bıraktığım en büyük şeyi benim için bulacaksın...” Kadın derin bir nefesle gözlerini kamera lensinden ayırmadan konuşmasına başladı. “Sen daha bir yaşındayken kaybolduğu için hüngür hüngür ağladığın bir oyuncağın vardı, ben onlarla oynarken kırmıştım. İki yaşındayken ilk baba dedin diye seni bir haftalığına şehir dışındaki anneanneme yollamak istemiştim ama kıyamamıştım.” Kadının gözlerinden yaşlar durmak bilemeden akıyordu.
Kız yine verdiği sözü tutamamıştı. Dilini bin bir arı sokacaktı.
“ 6 yaşındayken seni okula göndermek için baban orada seni bekliyor demiştim, koşarak okula gitmiştin. Ben de seni bıraktıktan sonra güya ders çalışacaktım... Ağlamaktan bayılmıştım! Bu yüzden deden seni almıştı.”
“Hatırlıyorum.” Genç kız uzaktan izlemeye dayanamamış ve televizyonun gibine girmiş annesini o siyah kutudan çıkartabilmek için ekrana dokunuyor gibiydi.
“Ve sana bıraktığım ve bulmanı istediğim şey-"
Gerisi siyah bir ekran. Video bitmiş, CD oynatıcıdan çıkmış alınmak için bekliyordu.
Geriye kalan yıkılmış bir bedenin içinde hapsolmuş merak ve hırs duygusuydu. Sözde yıkılmayacak renkli kiremitleri olan o duvar bu videodan sonra deprem etkisine uğramış ve yağmurla birlikte boyaları akmıştı.
Ve artık siyahtı.