İçeriğe geç

Touchdown | Yarı texting

Bölüm 2 · 6 dk okuma

Touchdown | Yarı texting

Bölüm 2

Bölüm 2

Elimdeki Ember'in yaptığı sandviçi yerken, Cameron'ın ona aldığım hediyesini açmasını bekliyordum.

Amerika'ya öğrenci değişikliği ile gelmiştim ve host ailede yaşıyordum.

Yani gönüllü olarak beni evlerine almışlardı ve bir odasını bana vermişti. O oda için devletten kira alıyorlardı.

Ben de teşekkür niyetine Türkiye'den küçük hediyeler almıştım onlara.

Ember için evin hanımı demek uygun olurdu.

Cameron 12 yaşında evin en küçüğüydü. Ona aldığım legoyu görmesi ile gülümseyerek yanıma gelip boynuma sarıldı.

"Teşekkür ederim Selen."

Adımı doğru telafuz edemeselerde bu bir haftada alışmıştım.

"Rica ederim."

Ember'e aldığım hediyeyi bu sefer yerden alıp ona uzattım.

"Bu da senin için."

Dedim tebessüm ederek.

Ember mahcup olmuş şekilde gülümseyerek bana baktı.

"Hiç gerek yoktu."

"İçimden geldi."

Ona uzattığım kutuyu aldı ve açtı.

Ona fincan takımı hediye almıştım. Üstünde bizim yöremize göre süslenmişti.

"Çok şık. Teşekkürler."

"Ne demek."

"Jacob hâlâ uyanmadı mı? Okul saati geldi."

"Üstünü değiştiriyordu."

Dedi Cameron ve peşinden merdivenlerden bir ses duyuldu.

"Geldim."

Jacob, kumral ve uzun boyluydu. Amerikan Futbolu oynaması yüzünden hafifte yapılıydı.

Buraya geleli bir hafta olmuştu ama bugün okulun ilk günüydü. Yaz bitmiş ve okullar açılmıştı.

Buraya yerleşip bu aile ile tanıştıktan sonra tekrar Türkiye'ye dönüp dün tekrar gelmiştim.

"Yakup sana da hediye aldım."

"Kamuran daha güzeldi."

Dedi Cameron övünerek.

Evet, Jacob'a Yakup

Cameron'a da Kamuran diyordum.

Çünkü aynı şeylerdi.

Hediye paketini ona uzattım.

Kaşlarını çatarak hediyeye baktı ve pakete baktı.

"Gerek yoktu."

"Evinizi bana açtınız benim de içimden geldi. Hevesimi kırma"

"Tamam, heves falan kırmıyorum. Teşekkür ederim."

Diyerek paketi açtı.

Ona ok takımı almıştım ama oyuncak olanından.

"Okçuluk konusunda gelişeceğine inanıyorum."

Jacob'ın gözleri bir süre hediyeme baktı ve ardından bana döndü.

"Güzel, sevdim. Akşam ok atma yarışı yapalım. Eminim milli sporunda seni yenerim."

Ortaya attığı meydan okuması ile heyecanla kafa salladım.

"İddialısın."

"Öyleyim."

Dediğine omuz silktim.

"Peki, görelim."

"Jacob, sandvicini al yolda yersin. Geç kalıyorsunuz."

Ember'in sesi ile birlikte yerde olan okul çantamı sırtıma takıp Jacob ile evden çıktık.

Aynı okula gidiyorduk ve o benden bir sınıf üsteydi.

Yakup, umarım okulda havalı bir tipsindir ve seninle okula girmemle tüm gözler bizi bulur.

"Arabanla mı gideceğiz?"

En büyük hayalim okula araba ile gitmekti fakat Türkiye'de ehliyet 18'den sonra alınıyordu.

Bu durum Amerika'da 16'ydı.

"Yürümek tercihinse bilemem."

Dedi dalga geçtiğini belli eden ses tonuyla.

Onun beyaz arabasına binerken o da sürücü koltuğuna oturmuş ve çantasını arkaya atmıştı.

Ben de onun aksine çantamı önüme koymuştum.

Yakup sessizce arabayı sürerken ben ise konuşmayı tercih ettim. Çünkü konuşmayı çok seviyordum.

"Okul nasıl? Arkadaş edinir miyim? Öğle yemeğin de tek oturduğumu düşünsene net ağlarım."

En büyük korkum yalnızlıktı.

Tek kalmaktan nefret ediyordum.

"Selen, nereden geliyor bu enerji sabah sabah."

Dedi gözlerini yoldan ayırmadan.

"Ben hep enerjiğim."

Dediğim cümleyle dudağında hafif tebessüm oldu.

"Gece yatmadan önce de enerjik olduğunu anladım."

Şarkı söyleyerek bağırmalarımı kastediyordu.

"Hayatın tadı böyle çıkıyor."

Okul binası gözükmesi ile yol boyu ilk defa bana baktı.

"Çıkışta arabanın önünde beni bekle. Beraber geçeriz."

Olumlu anlamda kafa salladım dediğine ve arabayı park etmesiyle heyecanla indim arabadan.

Daha önceden kayıt için geldiğimden dersimi ve okul ile ilgili pek çok şeye hakimdim.

Yakup da arabadan inince yanıma geldi ve okula doğru ilerledik.

"Stres yapma ve takıl."

Diyerek kendi arkadaşlarının yanına geçti.

Pislik

İnsan ayıp olmasın diye gel arkadaşlarım ile tanıştırayım derdi.

Ne kadar kaba bir davranıştı.

Neyse kimsenin beni biri ile tanıştırma sorumluluğu yok.

Bu sefer tek kalınca hızlıca dersim olan sınıfa gittim.

İlk dersim İngilizce Edebiyatıydı.

Sınıfa geçmemle hocanın zaten sınıfta olduğunu ve dersin başlamasını beklediğini gördüm.

Göz göze gelmemizle kendimi tanıtmamı isteyeceğini düşündüm ama hiç öyle bir şey olmamıştı. Geç anlamında başını sallamıştı.

Ders boyu sıramda durup İngilizce dinliyordum.

Hani nerede Yakup Kadri, hani nerede Mehmet Rauf. Böyle edebiyat dersi mi olur?

Zilin çalmasıyla hızlıca ayağa kalkıp bana verilen dolaba gittim.

Küçüklüğümden beri Disney izleyen biri için çok büyük bir hayaldi bu.

Dolabı açtım ve için benim için bomboş olduğunu gördüm. Burayı ben düzenleyecektim. İçimdeki kelebekler ve heyecanla zıplamamak için zor dayandım.

"Dolaba gülerek bakmanın sebebi var mı?"

Dedi yabancı ses.

Benim dolabımın yanındaki dolabı açıp bana bakıyordu.

Sarışın sanırım mavi gözlü, ya da yeşil çözemedim, gözleriyle bana bakan bir erkek.

Cevap vermeyince kendini düzeltme ihtiyacı duydu.

"Yani boş bir dolaba gülerek bakıyorsun. Garip geldi."

"Önemli bir sebebi yok. İlk defa kendime ait dolabım oldu."

Dedim omuz silkerek. Kaşlarını çatması ile ben de kendimi yeniledim.

"Ülkemde okullarda çok nadir dolap olur."

Anladım anlamında kafa salladı.

"Harvey bu arada ben."

Elini uzatmasıyla ben de gülerek sıktım.

"Selen."

"Bir dakika tekrar eder misin?"

"Se-len."

Dedim yavaşça.

"Selen."

Diyerek beni taklit etti.

"Evet."

"Hangi ülkeden geliyorsun. Aksanın çok değişik."

Çok normal hayatımda kaç defa yurt dışına çıkıyordum.

"Türkiye."

Anladım anlamında kafa sallayıp karşı masayı gösterdi.

"Hangi kulüplere adını yazdın?"

Kulüp mü? Bizim ülkede olduğu gibi bir şey mi?

"Daha yazmadım."

"Gel adını bir yere yaz. Buralardan ek puan alırsın."

Heyecanla kafa salladım ve dolabımı kapatıp kulüp kağıtlarına baktım.

Bir sürü kulübün kağıdı karşımdaydı.

Tiyatro, fotoğrafçılık, müzik...

Spora bakmamla tanıdık bir isim gördüm.

Jacob Alexander...

Spora yazılmış... Niye şaşırmadım acaba.

"Spor mu düşünüyorsun?"

Dedi elimdeki kağıda bakarak.

"Yok hayır, spor ilgi alanım değil."

Diyerek elimdeki kağıdı koydum ve masada duran fotoğrafçılığı elime aldım.

"Buna adımı yazacağım."

Masada duran kız kalemi bana uzatarak ismimi yazmamı istedi.

Selen Koçyiğit

"Ben de geleneği bozmayarak hep olduğum kulübe adımı yazacağım."

Diyerek eline aldığı satranç kulübüne adını yazdı.

"İyi oynar mısın?"

"Son iki senenin şampiyonuyum."

"Vay be"

Dedim hayret ederek.

"Hiç satranç şampiyonu arkadaşım olmamıştı."

Dedim dalgasına vurarak.

"Hiç Türk bir arkadaşım olmamıştı."

Dedi bana eşlik ederken.

"Tarih dersine gireceğim."

Dedim onunda dersinin tarih olmasını umuyordum.

"Benim dersim Fen."

Diyince ister istemez yüzüm düştü. Tanıdık biri fena olmazdı.

"Öğlen arası yanımıza gel ama. Seni diğerleri ile de tanıştırırım."

İşte bu beni keyiflendirmişti.

Aferin kız Selen.

Arkadaş edindin ilk günden.

Gurur duyuyorum seninle.

Öğlen arasına kadar derslere girmiş ve zilin çalmasıyla yemekhaneye inmiştim.

Harvey ve yanında birkaç arkadaşı sohbet ediyorlardı.

Yeni insanlar...

Çoğu kişinin yeni insanlarla tanışma fobisine karşılık ben aksi bir şekilde bu durumu çok seviyordum.

Harvey beni görmesiyle yanıma gel anlamında elini salladı.

"Selen bunlar arkadaşım. Carson, Aaron ve Ellie."

Carson, Harvey aksine simsiyah saçlı. Bembeyaz tenliydi. Ellie turuncu saçlı, çilli bir kızken Aaron, Harvey gibi sarışın ve şeffaf çerçeveli onu daha çok çekici yapan bir gözlüğe sahipti.

"Bu da gençler. Okulumuzun yeni kızı. Selen."

Hafifçe gülümseyerek onlara karşılık verirken Ellie yanını bana verdi.

"Senin de ismin fotoğraf kulübünde vardı. Ben de o kulüpteyim."

Karşımda benim kadar sıcakkanlı birisinin olması içimi ısıtmıştı.

"Gerçekten mi? Buna çok sevindim."

Ellie bana gülümserken elinde olan havucu yedi.

"Jacob orada yine."

"Amerikan futbolu ayağına dövdü resmen seni."

"Egolu piç."

Carson, Harvey ve Aaron kendi aralarında olan sohbeti kaşlarımı çatmama sebep oldu.

"Hangi Jacob?

Soruma karşılık hepsi birden bana döndü.

"Şu köşedeki masada oturuyor."

Gösterdikleri yere baktığımda gerçekten bizim Yakup olduğunu gördüm.

O da çatık kaşlarıyla bana bakıyordu.

"Sorunu ne? Niye sevmiyorsunuz?"

"Carson geçen sene yanlışlıkla araba sürerken arkadaşına vurmuştu."

Harvey'in sözünü Carson kesti.

"Ama gerçekten isteyerek olan bir şey değil. O benim bir an da önüme atladı. Ben durdurmaya çalıştım."

"Ama işte sonra arkadaşı bir daha yürüyemedi. Üstüne koç takıma arkadaşının gitmesiyle Carson'u alınca. Ortam alevlendi."

Dediklerine kaşlarımı kaldırdım.

"O da seni suçluyor ve sana bulaşıyor."

Diyerek de ben tamamlamıştım.

"Merak etme, bu hayatta tek bir üst sınıflardan zorbası olan ben değilimdir."

"Jacob ile konuşmayı denedin mi?"

"Öyle bir şans tanıtmadı kendisi."

Dedi Carson omuz silkerek.

Aklıma gelen fikir ile hafifçe güldüm.

Belki ben yaratabilirim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.