İlk mektupta hayal
Bugün bu okulda ilk günüm değildi. Lakin ben her zaman kendimi buraya yabancı hissetmiştim.
Ben Yağmur, Yağmur Heykel. Lakin sizin sandığınız gibi sağanak bir yağmur değil, ben çiseliyorum ve insanlar bu ufak yağmurda bile şemsiye açıyor. Bu üniversitede tanıdığım kimse yok. Normal hayatta da. Kısaca ne bir arkadaşım var nede dostum. Tek iletişimim ailemle.
Bu arada hukuk okuyorum. Lakin sadece okumak için değil, ailemin zoruyla da değil. İnsanların –özellikle kadınların- haklarını korumak istiyorum. Zira mezara gömülen bir diğer kişi olmak istemiyorum.
Neyse, dediğim gibi. Kalabalıklar arasına her ne kadar karışırsa karışsın görünmeyen o kişi benim. Lakin artık görünmek için uğraşmayacağım. Zira artık görünmeyeceğimin farkına vardım. Sadece yersiz bir çabaydı bu.
İçimde bunları düşünürken okula vardım. Bu düşünceler benim her sabah yaptığım günlük bir rutine dönüşmüştü. Merdivenleri çıkarken bile aklımdaydı. Her ne kadar düşünmek istemezsem o kadar aklıma giriyordu.
Sınıfımızın olduğu kata girdiğimde sebebini anlayamadığım bir sessizlik vardı. Neredeyse hiç çıt çıkmıyordu. Zira normalde o kadar ses olurdu ki kulaklarınızı kapatma zorunluluğu hissederdiniz. Derin mi derin bir nefes alıp sınıfa girdim. Boştu. Gelirken saate bakmamıştım. Telefonumu çıkarıp saate baktığımda saatin sabah altı olduğunu fark ettim. Bizim derslerimiz yedide başlıyordu. Tam bir saat erken geldiğim için de kendime kızmayı ihmal etmemiştim. Kafamı sırama çevirdiğimde ise gözüme bir şey ilişti. Sıramda bir çiçek vardı.
Gözlerim şaşkınlıkla büyüdü, nasıl. Birinin benimle konuşma ihtimali bile beni ürkütürken nasıl olurda biri bana çiçek verebilirdi. Yavaş ve ürkek adımlarla sırama ilerledim.
Çiçeği elime aldığımda yanında duran zarf dikkatimi çekti. Zarfı açmadan önce çiçeği kokladım lakin kokladığım an kokladığım yer kahverengi rengine döndü. Bu ise daha çok şaşırmama neden oldu.
Çiçeği bir kenara bırakıp zarfı elime aldım. Zarfta şu yazıyordu,
Selamlar Hanımefendi,
Sana adımı söylemeyeceğim yoksa işin sürprizi kaçar. Ama sana zarf ile beraber verdiğim çiçeğin özelliklerinden bahsedebilirim.
Adı Manolya. Mor, sarı, beyaz ve kırmızı renkte açabilir ama ben sana beyaz olanı vermeyi seçtim. Manolyalar koklayınca kararır. Fakat eğer bu mektubu okumadan önce çiçeği kokladıysan çoktan kararmıştır. Ama merak etme. Tek çiçeğin bu olmayacağı için pek de büyük bir sıkıntı yok.
Eğer bana bir mektup vermek istersen yazdığın mektubu çıkışta kendi masana bırak. Ben gelip alırım. Ve eğer benim hakkımda bilgi edinmek istersen de sorularını bana yazacağın mektuba yazabilirsin. Seve seve cevap veririm.
Bu çiçek senin kadar güzel olmayabilir. Sana senden daha güzel bir hediye veremediğim için affet beni. Bunu yapabilmem imkansız. Tabi eğer sen senden daha güzel bir şey bulursan –ki bulsan da asla inanmayacağım-. Yani inanmayacağım için devam etmeme gerek yok bence.
Ve sana Manolyaların koklayınca karardığını söyledim. Sırf bu yüzden insanlar Manolya`ları koklamaya kıyılamayan çiçek olarak görür. Sende benim koklamaya kıyamadığım çiçeğimsin Yağmur. Her ne kadar kalabalıklar arasında görünmeyen biri olduğunu düşünsen de geceleri –benim fikrimce- ay sadece senin için parlıyor, çiçekler sadece senin için açıyor ve benim kalbimde sadece senin için atıyor. Bunu unutma.
Sevgilerimle.
Bakışlarım duvarda kilitli kalmıştı. Kim neden bana böyle bir mektup yazardı ki. Daha doğrusu kimin kalbi benim için atardı. Zarfı alıp hızlı bir şekilde çantama koydum. Elimi çiçeğe attığımda nereye koyacağımı bilemiyordum. Çantama koysam solardı. Elimde tutsam çok belli olurdu. Sıramın altına koysam okul bitince eve nasıl götürecektim. Hepsi soruydu, daha önce asla sormadığım sorulardı hepsi.
Bu sırada birinin sınıfa doğru girdiğini duydum. Çiçeği hızlıca sıranın altına koydum ve çantamdan kitaplarımı çıkarmaya başladım. Sınıfa kimin girdiğini bilmiyordum zira sınıftakilerin sadece ismini ve yüzünü biliyordum fakat her kim girdiyse bir grup olduğu belliydi.
Her okulda olduğu gibi bizim okulumuzda da azda olsa serseri tipler vardı. Lakin bu serseriler bile normal insanların efendi biri olarak görebileceği türdendi. Zaten hukuk ve güzel sanatlar fakültesi karışıktı bu yüzden buradan bir bağcılar serserisi çıkması neredeyse imkansızdı.
Bu sırada sınıfa önceden giren grup dışında sınıfın neredeyse yarısından fazlası gelmişti. Hocanın gelmesi ise pek uzun sürmemişti.
Dersimiz Medeni Usul Hukuku`ydu. Bu bölümdeki ben dâhil herkesin en çok zorlandığı ders buydu. Hem hocanın anlatışı ninni gibiydi hem de sınavda yapabilmemiz için dikkatli dinlememiz gerekiyordu…
Bu dersi de birazımız uyuyarak, birazımız ise uyumamak için direnerek iki dersi bitirmiştik. Tüm ders aklımda o mektup olsa bile dersi anlamayı başarmıştım. Mektuba cevap vermeseydim onun hayal kırıklığına uğrayabileceği düşüncesi yazmamanın önüne geçiyordu.
İlk düşünceyi seçip elime bir kağıt alıp masaya koyduktan sonra kalemliğimden bir kalem çıkarıp yazmaya başladım,
Merhabalar Beyefendi,
Sana sormak istediğim birçok soru var ve ben hangisinden başlayacağımı bilmiyorum. Seni tanımıyorum, ama sen beni tanıyorsun ve bu çok saçma. Ayrıca bu mektubu sen sordun diye değil içimde senin kırıldığına dair bir his kalmasın diye yazıyorum. Seni düşündüğümden değil yani.
İlk sorum, madem adını söylemiyorsun o zaman hangi bölümde okuduğunu söyle.
İkinci sorum, adımı nereden biliyorsun ve beni nereden gördün de böyle konuşuyorsun.
Üçüncü sorum ise düşüncelerimi nereden biliyorsun. İnsan sarrafı falan mısın yoksa. Ama insan sarrafı olan birinin benimle iletişim kuracağını düşünmüyorum. Ben zaten normal insanlarında benimle iletişim kuracağını düşünmüyorum.
Ayrıca ben neden daha adını bile bilmediğim bir insana içimi döküyorum ki. Buraya yazmak isteyip de yazamadığım sayfalarca şey var ama biz seninle yüz yüze tanışsak da sen beni dinlemezsin bu yüzden sadece üç soru sordum. Neyse çok yazdım.
Sevgilerimle.
Çok mu boş konuşmuştum, kesinlikle. Benimle bir daha konuşur muydu, asla. Konu burada bitmişti ama içimde bu mektubu gelip okuyacağına dair bir umut vardı. Alıp okurdu ama cevap verip vermeyeceğinden emin değildim. Umuttu işte. Okuyabilirdi de okumayabilirdi de.
Kağıdı katlayıp çıkışta sırama koymak için çantama attım. Önüme döndüm ve kafamı sıraya gömdüm. Normalde yanımda okumak için bir kitap olurdu lakin bugün sadece oturmak istiyordum. Çok uykum vardı lakin uyumamam gerekiyordu zira en son uyuduğumda okulda kimse kalmamıştı. Bu yüzden okul grubuna yazmak zorunda kalmıştım ve rezil olmuştum. Kimse bir şey demese bile ben bunu hissetmiştim. Zira bu olaydan sonra beni her gören ya gülüyordu yada kafasını çeviriyordu.
Bu ders Ceza Hukuku`ydu. Ve bu derste hoca genelde ilginç olaylar anlatırdı bu yüzden herkes pürdikkat hocayı dinlerdi. Hoca sınıfa girdi ve yerine oturdu.
“Defter çıkartın bakalım.” Diyerek eline bir tahta kalemi aldı. “Size anlatacağım olayı dikkatle dinleyin ve ardından tahtaya yazacağım soruları defterinizde cevaplayın. Sonra herkese teker teker soracağım.” Diyerek anlatmaya başladı.
“Bir gece A, kavgalı olduğu komşusu B`yi korkutmak için evine gizlice giriyor. Elinde tabanca var ama amacı öldürmek değil, sadece korkutmak. Ancak B, A`yı görünce panikliyor, üzerine yürüyüp tabancayı almaya çalışıyor. Bu arbede sırasında tabanca patlıyor ve B ağır şekilde yaralanıyor. O sırada bağrışmaları duyan C, olayı ayırmak için içeri giriyor. A yakalanmamak için C`yi itiyor ve C yere düşüp başını çarpıp orada hayatını kaybediyor.” Hoca ayağa kalktı ve tahtaya soruları yazmaya başladı. Sorular şunlardı,
A`nın B`ye karşı hangi suçları söz konusu olur.
C
`nin ölümü bakımından kast mı, taksir mi yoksa başka bir sorumluluk mu gündeme gelir.
A`nın “öldürme kastı yoktu” savunması ne kadar geçerli olur.
Herkes bir yandan soruları yazıyor, bir yandan cevapları düşünüyordu. En son benle beraber altı kişi soruları çözmüştü. Hocanın söz hakkı vermesiyle ilk cevap hakkı Melek`e doğdu. “A yalnızca mala zarar verme suçunu işlemiştir.” Dediğinde hoca dahil birçok kişi kıkırdamıştı. “Espri olarak güze bir cevaptı.” Diyerek ikinci cevap hakkını Hakan`a verdi. “A`nın eylemi sadece konut dokunulmazlığı ihlali olarak değerlendirilir.” Dediğinde hayır anlamında kafasını sallamıştı. Üçüncü cevap Buket`teydi. “A, B` yi yaralamadığı için bir suç işlemiş sayılmaz.” Dediğinde hoca kaşlarını çatarak “Hayır.” Demişti.
Dördüncü cevap hakkı Mert`teydi. “C`nin ölümü tamamen şanssızlık olduğundan A`nın sorumluluğu yoktur.” Dediğinde hocadan çıkan cevap değişmemişti. Beşinci cevap hakkı Merve`deydi. “A`nın kastı olmadığı için ne B nede C bakımından cezai sorumluluğu bulunamaz.” Dediğinde hoca belki anlamında dudaklarını büzmüştü.
Sıra bendeydi ve boğazımı temizleyip cevabımı okumaya başladım. “A, B`ye karşı kasten yaralama suçunu işlemiştir, C`nin ölümü bakımından ise taksirle öldürme sorumluluğu gündeme gelir.” Dedim ve arkama yaslandım. “Aferin Yağmur. Cevap doğru arkadaşlar sizde defterlerinize yazın.” Dediğinde yüzünde gururlu bir ifade vardı. Sonraki dakikalar ise yeni konuya geçiş yapmıştık. Bu iki ders ise sadece bu konuyla geçmişti.
Geri kalan derslerde ise pek yeni bir şey yoktu. Bu yüzden çok sessiz geçmişti.
Çıkış saati geldiğinde içimde acaba vermesem mi diye bir his vardı. Fazla kararsızdım ki bu sırada aklıma bir fikir doğdu. Mektubu masama bıraktıktan sonra en arka sıranın arkasında onun gelmesini bekledim. En az beş dakika sonra kapıdan bir ses duydum.
“Orada olduğunu biliyorum küçük fırtına. Çıksan iyi edersin yoksa o mektup günlerce orada kalır.” Dediğinde neredeyse donup kalıyordum. Sesi, açık konuşmak gerekirse ses tonu biraz çekiciydi. Biraz…
“T-tamam.” Dediğimde hayatım boyunca ilk defa kekelemiş olabilirdim ve kekelemem onu güldürmüştü. Birini tek bir kelimeyle güldürebilmiştim. Kapıya çıktığımda yoktu. Büyük ihtimalle o da saklanıyordu. Hızlı adımlarla merdivenden indim. Okulda neredeyse kimse kalmamıştı.
Eve giderken ise etrafıma bakmadan duramıyordum. Her an bir yerden birinin çıkabileceği konusunda tetikteydim. Anahtarı elime sıkıştırarak eve doğru hızlı adımlarla yürüyordum. Bu rastgele bir kadının normal bir gününde yaptığı bir eylemdi.
Eve vardığımda çantamı bir kenara kendimi bir kenara atmıştım. Zira ailemle yaşamıyordum. Ayrı eve çıkmam gerekmişti, ailem yurtlara güvenmiyordu.
Onlar İstanbul`daydı ben ise Ankara`da. Yalnızdım evet lakin şehrimde yatan mavi gözler beni yalnız bırakmıyordu. Ve ben onun gölgesindeydim. Beni asla yalnız bırakmayacak tek kişi oydu.
Evdeydim ve aklımda sadece o vardı. Daha adını bile bilmediğin birini bu kadar düşünmek akla erer bir şey değildi. Sadece bir mektup ve bir çiçek beni benden alabiliyordu. Çiçek aklıma geldiğinde hızlıca ayaklanıp çiçeği çantamdan çıkardım. Neredeyse solmak üzereydi. Hızlıca uzun bir bardak alıp içine biraz su doldurdum. Ardından çiçeği o bardağın içine koydum, sonra odamdaki komodinin üzerine koydum.
Nedensizce şuan aklımdaki tek şey oydu. Gözlerimi çiçekten ayıramıyordum…
Toprak Ulusoy
Ben Toprak, hayatımda hep beklenmedik hamleler yapan biriyim. Bu mektupta o hamlelerden biri.
Ben Toprak, okulda en çok çevre sahibi olan kişi olabilirim ama kalbimi tek çevresi ailesi olan bir kıza kaptırdım, zira aşkın çevreyle bir alakası olduğunu düşünmüyorum.
Ve ben Toprak, şuan elimde yazdıklarımın cevabını tutuyorum.
Eve geçtiğimde yine aklımdaki tek kişi oydu. Benimle konuşurken kekelemişti ve ben onunla ilk defa bir diyalog kurmuştum. Bu bile çok heyecan vericiydi aslında. Onun sesini ilk defa duymak fazla garip lakin bir o kadar da huzurlu hissettirmişti. Sesi ciddi anlamda büyüleyiciydi. Güzelliğinden bahsetmek bile istemiyorum.
Hızlıca koltuğuma oturup çantamdan mektubu açtım. Okumaya başladığında ise yazma şekli ve cümleleri bile yazdıklarının tam tersini gösteriyordu. Fazla utangaçtı, gerçekten yüz yüze konuşsak yanımdan kaçıp gidebilirdi. Kendinden ödün vermemeye çalışıyordu ve benim insan sarrafı olduğumu düşünüyordu. Özellikle bu kısımda gülmemi durduramayacak duruma gelmiştim. Aslında mektubun her kısmında yüzümde ayrı bir tebessüm oluşmuştu. Belki de ilk defa bu kadar heyecan duymuştum, birine karşı.
Mektubu bir kenara bırakıp tekrardan düşünmeye başladım…
Yağmur Heykel
Ne kadar süredir çiçeğe baktığımı bilmiyordum lakin uyumuştum. Yavaşça gözlerimi araladım ve açamayınca da gözlerimi ovuşturdum. Esneyerek yatakta oturur pozisyona geldim ve sonrasında yavaş adımlarla lavaboya yöneldim. Yüzümü yıkadıktan sonra mutfağa yöneldim ve kendime bir sandviç hazırladım. Yemem ise kısa sürmüştü.
Aklımdan çıkmıyordu, hep oradaydı. Sesi de, cümleleri de…
Evde olmama rağmen kulaklığımı çıkarıp kulağıma taktım ve aklıma gelen ilk şarkıyı açtım.
Vurgun- Batuhan Mutlugil.
Normalde bu tür şarkıları üzerine pek düşünerek dinlemezdim. Ama bu sefer düşünmeden edemeyecektim.
“Aşk için ölmeli mi. Gerçeği bilmeli mi. Halimden belli değil mi.”
Aşk için ölünmeli mi, bu konuda bir fikrim yoktu. Ama gerçeği kesinlikle bilmeliydi. Kesin bir halim yoktu lakin bence belliydi.
“Kör eder gözlerini, döversin dizlerini, ararsın eski günleri.”
Gözlerimi kör eder miydi, bilmiyordum ama aklımı aldığı kesindi. Eski günleri ise hiç aramazdım.
Şarkıyı dinlemeye devam ederken bir yandan da ellerimle ritim tutuyordum. Sonrasında ise mırıldanmaya başladım. Bu şarkı gerçekten hoşuma gidiyordu.
Ve ben her şarkı dinlediğimde olduğu gibi bu şarkıda da uyumuştum. Uyumak benim için bir yaşam tarzıydı. O, belki de sırf sürekli uyuduğum için benimle konuşmayı kesecekti. Açık konuşmak gerekirse pek öyle birine benzemiyordu. Lakin daha fazla tanımadığım biri hakkında kesin bir çıkarımda bulunamazdım. Lakin hiç kötü birine benzemiyordu. Ah, uyumuştum lakin size göre. Şuan asla uyumadım.
Zaten ben düşünmekten fazla uyuyamazdım. Kısacası uyumak yerine düşünürdüm diyelim.
Kulaklığımı çıkarıp koltuğa bıraktım. Koltuktan kalkıp odama doğru ilerledim. Akşam uğraşmamak için çantamı hazırladım. Sonrasında ise yarın giyeceğim kıyafetleri hazırlayıp sandalyemin üzerine yerleştirdim. Geriye doğru esneyerek yatağıma oturdum. Yapacak hiçbir şeyim kalmamıştı. Telefonla uğraşmak ise sıkıcı gelmeye başlamıştı. Konuşacak kimsem de yoktu. Bu yüzden zor bir kararla uyumayı seçtim. Geriye doğru yaslandım ve kendimi uykunun kollarına bıraktım…
06.30
Hızlıca ayağa kalktım ve durmadan çalan alarmı kapattım. Gözlerimi ovuşturdum ve esnedim. Sonrasında yataktan kalktım ve yüzümü yıkadım. Yine hızlı bir şekilde odama geri döndüm ve hazırlandım. Yanıma bir miktar para aldım. Sonrasında çantamı sırtıma takıp okula doğru yol aldım. İçimde nedensizce kötü bir his vardı. Lakin dediğim gibi hiçbir nedeni yoktu. Sadece bir histi.
Geç kalmak üzere olduğumu fark ettiğimde adımlarımı hızlandırdım. Tam bu sırada birisi bana çarptı ve neredeyse yere düşüyordum. “Yavaş olsana.” Diyerek sitem ettim. “Pardon hanımefendi.” Dediğinde yüzünde anlayamadığım bir tebessüm vardı. Ve bu ses bana bir yerden tanıdık geliyordu. Onun sesine fazlasıyla benziyordu. Hayır, o olamazdı. Karşındaki kişinin farkında mısın Yağmur. O senin yüzüne bile bakmaz.
Şu acı bir gerçekti ki, benim yüzüme sadece ailem bakardı.
Daha fazla dikkat çekmemek için adımlarımı fakülteye doğru yönlendirdim. Yeterince dikkat çektiğimi düşünüyordum. Acaba benim dikkatimi mi çekmeye çalışmıştı. Saçmalama Yağmur. Biri neden senin dikkatini çekmeye çalışsın. Doğruydu.
Hızlı adımlarla sınıfa çıktığımda sınıf yine dün ki gibi boştu. Lakin bir sıkıntı vardı. Sıramda bomboştu. Bir cevap yoktu.
Hızlı adımlarla sırama doğru ilerledim ve neredeyse her yere baktım. Kandırılmıştım. Biri benimle oyun oynamıştı.
Gözlerim doluyordu. Hayır, bu olmamalıydı. Hayır, ağlamayacaktım. Hayır, zaten bana cevap vermeyeceğini biliyordum. Lakin içimde bir umut vardı. Hayır yoktu. Bu sadece kalbimin bana oynadığı bir çeşit oyundu.
Kafamı sıraya gömdüm ve sessizce ağlamaya başladım. Öyle ki sınıfa birinin girdiğini bile fark etmemiştim. “Hey, iyi misin.” Yavaşça kafamı kaldırdım. Karşımda o vardı. Sabah bana çarpan çocuk. Bu çocuk hakkında bildiğim birkaç şey vardı. Adının Toprak olduğunu biliyordum. Siyah saçları vardı. Boyu uzundu. Görsel sanatlarda okuyordu ve yapılı bir vücudu vardı. Elinde ise bir çiçek ve zarf vardı. Bu ise ondan daha fazla şüphelenmeme neden olmuştu. “İyiyim. Teşekkürler.” Diyerek gözlerimi ovuşturdum. “Rica ederim. Bu arada bir arkadaşım bunları sana vermemi istedi.” Diyerek elindekileri masama bıraktı. “Teşekkür ederim.” Bana bunları vermek için bir arkadaşını mı görevlendirmişti. Bu çok, nasıl söylenir. Bu tür davranışlar benim için değerliydi. Beni etkiliyordu.
Toprak “Rica ederim.” Dedi ve elindekileri bırakıp yanımdan ayrıldı. Bu sefer mektubun yanında yine bir çiçek vardı. Belki buda manolya gibidir diye düşündüğüm için koklamadım. Çiçeği bir kenara bırakıp zarfı açtım. Zarfın içinde ayrıca küçük bir not kağıdı da vardı. Not kağıdında ise şu yazıyordu`, Kusura bakmayın hanımefendi, biraz geç kaldım. Lakin bir daha ağladığınızı görürsem sizi mutlu etmem çok kısa sürer.
Bu cümle yüzümde ufak bir tebessüm oluşmasına neden olmuştu. Sonrasında ise diğer mektubu elime aldım.
Tekrardan Selamlar Hanımefendi,
Bu mektubumda sorduğunuz soruları cevaplamayı planlıyorum. Zira şuan ifade edebileceğim bir duygu yok içimde. Lakin şunu söylemeliyim ki bu mektubu kesinlikle beni düşündüğün için yazmışsındır. Kandırma beni.
Evet, ilk soruyla başlıyorum. Güzel Sanatlar bölümünde okuyorum.
İkinci soru. Adını bilen tek kişi ben değilimdir. Ve ben seni her gün görüyorum zaten. Aslında neredeyse her an görüyorum seni. Yanlış anlama, sapık değilim. Lakin yalan da söyleyemem.
Ve evet, aslında insan sarrafıyım. Şaka şaka. Düşüncelerin yüzünden okunuyor Yağmur. Kilometrelerce ötedeki bir insan bile senin ne düşündüğünü anlayabilir. Pek de zor değil hanımefendi.
Sormasan bile bu çiçeği de sana anlatmak isterim. Adı Zambak. Yeni başlangıçların simgesidir. Genelde beyaz renklerde açar lakin kırmızı renkleri de var. Ve sen de benim için bir başlangıçsın. Yepyeni bir başlangıç hem de.
Yine sormasan da merak ettiğini düşündüğüm bir soruya açıklık getirmek isterim. Sana yüzümü göstermeyi planlamıyorum lakin beni tanımamana imkan yok. Ve evet benim senin yüzünü tanımama rağmen senin benim adımı bile bilmemen çok saçma lakin şimdilik böylesi daha iyi.
Ve soruları hep sen sormazsın öyle değil mi. Benim de senin hakkında merak ettiklerim var elbet. Ve aynılarını bir diğer mektubumda kendime göre de cevaplayacağım. Başlıyorum.
Hobilerin neler, en sevdiğin tatlı ve bana neden Beyefendi dediğin. Kendimi bu kadar değerli hissetmiyorum çünkü. Ve sen benim için öylesin. Gerçekten değerlisin. Ve şunu unutma, her karanlığın içinde bir ışık vardır.
Sevgilerimle, Beyefendin.
Mektubu okurken yüzümdeki gülümseme asla silinmemişti. Beni her gün nasıl gördüğünü ise deliler gibi merak ediyordum. Lakin sormak istemiyordum.
Biri için değerliydim, bu kısa hayatta birine dokunabilmiştim. Bu o kadar güzel bir histi ki. Nasıl anlatılırdı bunu bile bilmiyordum. Şuan mutluluktan bile ağlayabilirdim. Hatta ağlıyordum. Gözümden düşen bir damla yaş bunu fark etmemi sağlamıştı. Ve ben, hayatım boyunca il defa mutluluk gözyaşları döküyordum. Bu çok garipti zira ben bu zamana kadar gözyaşlarımı sadece hüzün için dökmüştüm. Bu çok garipti zira ben neredeyse ilk defa değer görmeyi iliklerime kadar hissediyordum.
Elimle gözyaşımı silip çantamdan bir kağıt ve kalem çıkardım. Dersin başlamasına on dakika vardı bu yüzden hızlı hareket ediyordum. Çıkardığım kağıttan olabildiğince küçük bir parça kopardım ve şunu yazdım`,
Bir daha geç kalmayın beyefendi, yoksa değil beni mutlu etmek, karşıma bile çıkamazsınız.
Sonuna küçük bir kalp çizip kağıdı katladım. Arda kalan büyük kağıda ise mektubumu yazdım.
Tekrardan Merhabalar Beyefendi,
Galiba bende bu mektubumda sizin sorduğunuz soruları cevaplayacağım. Bir ortak yönümüz var anlaşılan.
Fazla uzatmayacağım, ilk soruyla başlıyorum. Kitap okumayı, müzik dinlemeyi –özellikle Duman- ve yemek yapmayı çok severim.
İkinci olarak en sevdiğim tatlı Kadayıf.
Üçüncü olarak ise “Beyefendi” güzel bir hitap şekli. Bence tabi. Ve sana yakıştığını düşünüyorum. Dediğim gibi fazla uzatmayacağım.
Sevgilerimle, Hanımefendi`n
Okulun sonuna kadar mektubu elimden bırakmadım. Çıkışta ise hızlıca eve gittim. Bu sefer içimde tarifi imkansız bir his vardı. Umuttu ama değildi, değerdi ama değildi. Adını koyamadığım bir duygu ile uyumanın sevincini ise kendi içimde aşamıyordum.
Ben, kendimi ilk defa bu kadar heyecanlı hissetmiştim