Ferman
Asrın’ın aramıza ördüğü duvarlarının yıkıldığını hissediyordum. Ona karşı elimden geldiğince kendimi tutmaya çalışıyor ve düşünmeden hiçbir şey yapmıyordum. Çünkü onu kaybetmemi sağlayacak olan hiçbir riski göze alamazdım. Bu saatten sonra olmazdı.
Dün onun doğum günüydü. Planım akşamki yemekten önce onunla biraz vakit geçirmekti ama Alaca bütün planımı mahvetmişti.
Öyle çok korkmuştum ki ona zarar gelecek diye, sanki canımdan can gitmişti. Ben hayatımda ilk defa bu kadar korktuğumu biliyordum. Alaca onu alıp götürürken ona yetişemeyeceğimi, onu kurtaramayacağımı sandığımda göğsüm sıkışmıştı. Ama bu korku da bana yetmişti çünkü bundan sonra onu kaybetmemek için ne gerekiyorsa yapmaktan geri durmayacaktım.
“Sen gerçekten her gün böyle saçlarımı tarayacak mısın?”
Ceylan gözlümün sözleriyle gülümsedim. İki gün önce ona hediye almak için çarşıya çıktığımda bu seti görür görmez aklıma Asrın gelmişti. O önümde otururken ben de onun saçlarını tarıyordum. Bu yüzden hiç düşünmeden almıştım.
“Tarayacağım tabii.” Dedim. Bir kez daha ipek saçlarını tarayarak boynuna eğildim. “Sana bir söz verdim.”
“Biliyorum ama ne bileyim. Haftada iki üç kez falan yaparsın diye düşünmüştüm. Gerçekten her gün yapacak mısın?”
Saçlarını çekerek açıkta bıraktığım boynuna öpücük bıraktım. Dokunuşum altında titredi. Başını geriye doğru eğerek bana daha fazla alan tanıdı. Bir kez daha öptüm ve “Yapacağım.” Diye fısıldadım tenine.
Verdiğim sözleri her zaman tutan bir adam olduğumu bilmesini istiyordum. Böylece bana güvenmeye çalışırken kendisine ihanet ediyormuş gibi hissetmeyecek ve zorluk yaşamayacaktı.
O başını omuzuma yaslarken ben de burnuma boynuna gömdüm. “Benim güzel karım.” Dedim, baş döndürücü kokusunu içime çekerek.
“Benim güzel karım mı?” Asrın kıkırdadı. “Utandım bir an.”
Kollarımı karnına dolayarak onu kendime çektim. Sırtı göğsümle bir olmuştu. Başını omuzumdan çekmeden ellerini ellerimin üzerine götürdü. Sabah erken kalkınca birlikte duş almıştık. Giyindikten sonra saçlarını kurulamış ve taramak istemiştim. Bunu yaparken onunla ilgilenmenin bu kadar hoşuma gideceğini fark etmemiştim bile.
Artık o olmadan tek bir anımın bile geçmesine izin vermek istemiyordum. Çünkü onsuz geçen her anım yaşanmamış gibiydi. Yedi yirmi dört onun etrafında olmak, onunla ilgilenmek istiyordum. Beni ona olan sevgim yönetiyordu.
“Niye utandın?”
“Çünkü daha önce kimse bana öyle dememişti.”
“Çünkü daha önce evli değildin.”
“Doğru ama-“ Duraksadı, düşündü. Ardından göğsümden kalkarak bana döndü. Kaşlarını çatmıştı. “Ya sen beni neden utandırıyorsun?” Dudaklarım yukarı kıvrılırken o daha çok kızdı. Yanında duran tokaları uzattı. “Al tak hadi, gideceğim şimdi.”
Tokaları elinden alarak saçlarına taktım. Parmaklarımı saçlarından uzaklaştırmak için çabalamam gerekiyordu.
“Nereye gidiyorsun?”
Şüpheli bir tavırla yataktan kalktı, çantasını koluna takarak “Çiftliğe.” Dedi.
“Asrın.”
“Alaca’ya binmeyeceğim.” Dedi hızla, “Sadece onu veterinere göstereceğim. Belli ki bir sorunu falan var. Çünkü daha önce hiç böyle yapmamıştı, değil mi?”
Başımı sallayarak ayağa kalktım, karşısına geçtim. Daha önce atlardan korkuyordu, şimdi ise kendi atı için endişeleniyordu. Değişiyordu. Ben de o değişiklikten nasibimi almayı umuyordum.
Parmaklarımı çenesine götürüp okşadım. Gülümsemesi göğsümü aydınlatıyordu. Dayanamayıp boynuna bir öpücük bıraktım.
“Alaca’ya binmek yok.”
“Söz.” Dedi cıvıl cıvıl neşeli bir sesle. “Sen ne yapacaksın bugün?”
“Dilan’larla hastaneye gideceğiz. Daha önce de söz vermiştim, Amerika mevzusu çıkınca kaldı.”
“Yeğenini göreceğin için heyecanlı mısın?”
Sesi sevinçliydi ancak altında yatan acı tonu çıkarabilmiştim. Daha önce düşük yaptığı için ne zaman bebek mevzusu ortaya atılsa canının sıkıldığından emindim. Fakat belli etmemek için elinden geleni yapıyordu. Bu da onu benim gözümde en güçlü kadın yapıyordu.
Cevap vereceğim sırada Asrın sessizliğimi yanlış anladı.
“Bir bebeğin olmayacak diye üzülüyor musun hiç?”
Sorusu benden çok onu üzmüş gibiydi. Soyumun devam etmesinden ziyade, her erkek gibi ben de bir evlat hayali kurmuştum elbette. Beni üzen bir evladımın olamayacağı değildi, Asrın’dan bir evladımın olmayacak olmasıydı.
Bir bebek… İkimizden bir parça. Şimdi bir düşündüm de annesinin kopyası bir kız çocuğu avluda neşeyle zıplıyordu.
Hayali bir başkaydı. Fakat ben hayalle değil gerçekle ilgileniyordum. Ve benim geçeğim yanımdaydı zaten.
Bir adım atarak aramızdaki mesafeyi kısalttım. Ellerimi beline yerleştirerek onu kendime çektim. “Bir evladımın olup olmaması önemli değil artık. Sana sahibim.” Bir elimi başının yanına götürerek yanağını okşadım. “Sen geriye kalan her şeyden daha önemlisin.” Dedim.
“Teşekkür ederim.” Dedi minnettar bir bakışla. Geri çekildi. “Ben gidiyorum, dönüşte annemlerin yanına uğrayacağım. Haberin olsun.”
Kurnazca gülümsedim. “Kocana haber mi veriyorsun böyle?”
“Abartma hemen.” Dedi kaşlarını çatarak. “Merak etme diye söyleyeyim dedim. Neyse, gidiyorum artık. Beni özle.”
Ben özle demişti ama o yanımdayken bile onu özlüyordum zaten...
O gittikten sonra ben de hızla bir duş alıp üzerimi değiştirdim. Dedeme yakalanmamak için konaktan kaçar gibi ayrıldım. Son zamanlarda ona karşı mesafeliydim. Asrın’ın doğum gününde ailesini çağıracağımı ona söylediğimde, beni onlara karşı mahcup etmemesi için uyarmıştım. Ertesi sabah onun için koç kesmesi bana bile sürpriz olmuştu.
Kaya Konağı’na uğrayıp Ardil’le Dilan’ımı aldıktan sonra doğrudan hastaneye geçtik. Soğuk koridorlarda yürürken Dilan bana döndü.
“Abi, sağ olasın buraya kadar getirdin bizi ama hiç gerek yoktu. Seni de işinden ettik, kusura bakma.”
“Ne kusuru güzelim, ayıp ediyorsun.” Kolumu omuzuna atarak onu kendime çektim. “Abiminim ben senin, bugünde yanında olmazsam başka ne zaman olacağım?”
“Allah razı olsun abi.”
Dilan’ımın yeri bende ayrıydı. Onu ben büyütmüştüm ve şimdi o bir anne olacaktı. Kıymetlimin kıymetlisi olacaktı…
Doktorun odasının önüne geldiğimizde, “İçeriye gelmene gerek yok. Biz hemen çıkarız.” Demişti Dilan.
Kaçırdığı koyu kahve gözleri suçlu gibi davranmasına neden olmuştu. Onu tanıyordum, benden utanıyordu. Gülümseyerek utanılacak bir şey olmadığını onu anlatmaya çalıştım. “Seni büyüttüm Dilan’ım. Abinden utanıyorsun?”
Dilan başını eğerek sessiz kaldığında gülümsedim. Birlikte doktorun odasına geçtik. Doktor Dilan’ın da bebeğin de sağlığının yerinde olduğunu söylediğinde rahatlamıştım. Benden çok, rahatlayan başka biri daha vardı.
“Bu üçüncü aydan sonra çocuğun cinsiyeti belli oluyormuş.” Dedi Ardil, sesi heyecanlı çıkıyordu. Dayanamayıp gülümsedim.
“Bakalım hemen.” Dedi doktor hanım. Ultrason aletini Dilan’ın karnında gezdirdi. Daha sonra mutlu bir ifadeyle Dilan ile Ardil’e baktı. “Tebrik ederim, bir kızınız olacak.”
Bir kız…
İçimdeki buruk tarafımı hızla görmezden geldim. Kızı olacak diye kendi kardeşimi kıskanacak değildim. Onun için sevinmiştim bile. Bana nasip olmayan ona olmuştu. Olsun, evlat değil yeğen severdim ben de.
“Allah’ım sağlıklı bir şekilde kucağınıza almayı nasip etsin.” Dedim, elimi Ardil’in omuzuna atarak.
“Sağ olasın ağam.”
“Allah razı olsun abi.” Demişti Dilan da.
İkisinin yüzlerindeki heyecan ve sevinç çoğu şeye değerdi. Kız evladı olacağı için mutlu olmaları beni de mutlu etmişti. O an o yatakta uzananın Dilan değil de Asrın olduğunu düşündüm. Ben de yanı başındaydım ve kız bebeğimizin olacağı için seviniyorduk.
Aşiret yarın bir gün benden bir varis isteyecekti. Asrın’ın hamile kalamayacağını benden başka kimse bilmeyecekti ancak aşirete müjdeli haberi vermediğim sürece Asrın’ın kısır olduğu dedikodusu etrafa yayılacaktı. O zaman da çocuk doğurabilen bir kadını Asrın’a kuma diye almaya çalışacaklardı.
Buna asla izin vermezdim. Daha önce sevmediğim bir kadınla evlenmemi istediklerinde sessiz kalmış ve Esma’nın ölümüne neden olmuştum. Aynı şeyi bir kez daha yaşayamazdım, yaşatmazdım. Gerekirse ağalıktan vazgeçerdim ama Asrın’dan vazgeçmezdim.
Doktorun odasından çıktıktan sonra Dilan beni konağa, kahve içmeye devam etmişti ancak işim olduğu için başka sefere söz verdim. Onları konağa bıraktıktan sonra Ardil teşekkür etti. İnmeden önce Dilan arkadan kafasını uzattı.
“Allah senden razı olsun abi, bizi götürüp getirdin.”
“Ne demek güzelim, götüreceğim tabii.”
“Allah yengemle sana da bir evlat vermeyi nasip etsin. En yakın zamanda hala olmak istiyom ona göre.”
Başımı salladım, “Sağlığına dikkat, doktorun söylediklerini de unutma.”
“Unutmam, sen de dikkat et.”
Onları bıraktıktan sonra iş yolumdayken Asrın’ı aradım. Onu özlemiştim ve sesini duymak istiyordum. İkinci çalışta açmıştı telefonu.
“Hasretime dayanamadın değil mi?”
Gülümsedim. “Seni özledim.”
“Biliyorum ama biraz sabretmen lazım. Ancak akşam yemeğinde görüşebiliriz.” Dedi, telefonu kulağımdan uzaklaştırarak sıkıntıyla iç çektim. “Ne yaptınız, bebek nasılmış?”
“Bebek iyiymiş.” Dedim, nefes alıp verdikten sonra devam ettim. “Kız olacakmış.”
Karşılaştığım şey sessizlikti. Bu mevzunun onu ne kadar yaraladığını iyi biliyordum. Keşke hiç söylemeseydim. Allah beni kahretsin!
“Alaca’yı veterinere gösterdin mi? Ne dedi?” diye sordum konuyu değiştirmek adına.
“Henüz belli değil. Doktor birkaç test yaptı, sonuçları bir hafta sonra çıkacakmış. Mecbur bekleyeceğiz.” Arkadan atların kişneme sesi geliyordu. “Birazdan annemlere geçerim. Şimdi kapatıyorum.”
“Dikkatli ol.”
“Tamam, Ferman ağa.”
Gülümsedim. Telefonu kapattıktan sonra bile gülümsemeye devam ediyordum.
Ofise geçtiğimde ilk işim bir şeyler atıştırmak olmuştu. Daha sonra son zamanlarda görmezden geldiğim işler beni yığınla beklediği için kendimi işe vermiştim. Belim ve boynum ağrıyana kadar çalışmaya devam ettim. Arada tarlalara inip işçilere göründüm. Bazen beni yanlarında gördüklerinde daha çok motive oluyorlardı, ben de memnuniyetlerini artırmak için elimden geleni yapıyordum.
Çalışlarla sohbeti kestiğim sırada köşeye çekilerek Asrın’ı aradım. Saat dörde geliyordu ve iki saate konağa geçecektim. Onu özlemiştim. Eğer hala ailesinin yanındaysa onu almaya gidecektim. Ama o telefonu açmıyordu. Telaşlanmadan önce bir kere daha aradım. Açmıyordu. Çiftliğin bazı noktalarında telefonlar çekmiyordu, muhtemelen çekmeyen bir yerde olmalıydı. Bu yüzden kâhya Yasin’i aradım. İkinci çalışta açmıştı telefonu.
“Buyur ağam?”
“Kolay gelsin kâhya, hanım ağan orada mı?”
“Sağ olasın ağam, hanım ağam bir saat önce at sürmeye gitti. Tarlaların orada.”
“Hangi atı aldı?”
“Yeni getirdiğimiz atlardan birini aldı ağam.” Demişti. İyi, en azından Alaca’yı almamış. Ama bir dakika. Kâhya az önce bir saat önce gitti demişti. Yani Asrın bir saattir dışarıda mıydı?
“Bir saat oldu hala gelmedi mi?”
“İstersen hemen baktırayım ağam?”
“Baktır.” Dedim arabama doğru ilerlerken. “Ben de geliyorum şimdi.”
Telefonu kapatıp cebime koydum. Arabayı çalıştırdığım gibi yola koyuldum. Endişelenmek veya telaş etmek istemiyordum. Ancak dünü düşündükçe kalbim sıkışmaya başlıyordu. Alaca onu kaçırdığında ömrümden ömür gitmişti ve yine aynı şey olursa aklımı oynatırdım. Bu yüzden hiç durmadan bastım. Çiftliğe vardığımda Asrın’ı etrafta göremedim ancak Kâhya Yasin beni fark edince koşarak karşıladı.
“Hanım ağan geldi mi?”
Kâhya mahcup bir tavırla başını eğdi. “Gelmedi ağam, yolladığım çocuklar da görmemiş.”
“Ne demek görmemiş? Kuş olup uçtu mu bu kadın?” Sesimi ayarlayamadığım için kâhya önümde iki büklüm oldu.
“Ağam…” Dedi, aynı tavırla. “Çocuklar hanım ağanın aldığı atı bulmuşlar. Başıboş etrafta dolanıyormuş.”
Düşündüğüm şeyin olmaması için dua ettim. Hızla ahırlara koşarak Çakır’ı yerinden çıkardım ve sırtına atlar atlamaz sürmeye başladım.
Tarlaya vardığım Asrın’ın adını bağırdım. Ne görünürdeydi ne de bana cevap veriyordu. Bir sorun vardı. Kesin bir sorun vardı çünkü buradan ilerisi çitlerle çevriliydi. Asrın buradan başka bir yere gidemezdi.
Çakırdan inerek telefonumu elime aldım ve bir kez daha Asrın’ı aradım. Çalıyordu ancak cevap yoktu.
“Asrın!” diye bağırdım bu sefer.
Belki izlerden bir şey bulabilirim diye yere baktım. Nal izleri belli bir yere kadar ilerlemiş ardından geldiği yöne doğru yol almıştı. Kaşlarımı çatıp izleri takip ettiğimde gözüme bir şey çarptı. Parlak bir şey. Asrın’ın tokası…
Eğilip o tokayı almaya korktum. Çünkü o tokayı yerden kaldırırsam Asrın’ın kaybolduğunu kabul etmiş olurdum.
O tokayı aldım…
Sabah saçlarına taktığım o tokalardan biri şu anda avucumun arasındaydı, diğer yarısından uzakta.
Kanım öfkeyle kaynıyordu. Ona zarar gelme ihtimali aklımın bir köşesinde alay eder gibi dans ederken bir anda hücum eden bin bir türlü senaryoyla baş etmeye çalıştım. Sakin kalıp aklımı korumalıydım ama o Allah bilir nerede, hangi haldeyken ben nasıl sakin kalabilirdim ki?
Korktuğum başıma gelmişti. Asrın’ı koruyamamıştım. Onu avuçlarımın arasından alıp götürmüşlerdi. Asrın kaybolmamıştı. Belki buraları bilmiyordu ama o kaybolacak bir kadın değildi. Onu kaçırmışlardı.
Ensar…
“Görüşeceğiz Ferman ağa, görüşeceğiz.”
Bu sözlerden sonra sessiz kalacağını düşünmek benim hatamdı. Bulduğu ilk fırsatta harekete geçmiş ve karımı kaçırmıştı. Asrın’ım, ceylan gözlüm…
“Asrın!”
Haykırışımın ona ulaşmasını ve güvence vermesini çok istedim ama olmadı. Şu anda nerede, kimlerleydi bilmiyordum. Ancak bir zarar gelmeden onu kurtaracaktım. Bir kez daha sevdiklerinin onu yarı yolda bırakmasına izin vermeyecektim.
Çakır’ı çiftliğe sürdükten sonra arabama atladığım gibi şirketin yolunu tuttum. Aynı yerde çalışmamıza rağmen onu çok az görürdüm ve bu hafta içerisinde onu hiç görmemiştim. Bu birazdan değişmek üzereydi.
Arabayı gelişigüzel park ettikten sonra binadan içeriye girer girmez tutuşan kibrit misali odasına daldım. Ensar, Salih dedeyle beraber oturuyordu. Beni görünce hızla ayaklandı.
“Destursuz içeriye dalınır, ağam? Kapı çalmak nedir bilmiyorsun?”
“Başlatma kapına desturuna! Asrın nerede?”
Ensar yerine Salih dede başını kaldırarak bana baktı. “Ne oluyor oğul? Bir dur, bir soluklan hele.”
“Bırak dede! Senin bu torunun benim karımı kaçırdı.” Diye parladım. Ayağa kalkarak bana ve torununa baktı. Bense yalnızca Ensar’a bakıyordum.
“Karım nerede Ensar?”
“İftira ediyorsun ama,” dedi alınmış gibi yaparak. “Ben senin karının bekçisiyim? Nereden bileyim karın nerede?”
“Dede, senin bu torunun geçen hafta gelip ileri geri konuştu. Bugün Asrın kayboldu. Sen söyle, kimden bileyim?” Öfkeme hâkim olamadığım gibi sesime de hâkim olamamıştım. Sanki hiçbir suçu yokmuş gibi karşımda duran adamın üzerine doğru yürüdüm. O sırada Salim dede önüme çıktı.
“Bak oğul, karın nerede bilmiyorum ama Ensar sabahtan beri burada benimleydi.”
Ensar’ın sabahtan beri burada olması, bu işi başkasına yaptırmayacağı anlamına gelmiyordu. Ancak Salim dede buradayken daha ileri gidemezdim, özellikle de elimde bir kanıt yokken aramızdaki ipleri daha fazla geremezdim.
“Bu iş burada bitmedi Ensar.” Dedim, biraz daha yaklaşarak işaret parmağımı ona doğru uzattım. “Eğer karımın kılına zarar gelirse seni buraya gömerim. Duydun mu beni?” Gitmeden önce Salim dedeye döndüm. “Allah şahidim olsun seni bile tanımam dede.”
Şirketten çıkarken Dilan’ı aradım. Asrın’ın orada olup olmadığını sorduğumda orada olmadığını söylemişti. Gelirse beni aramasını isteyerek kapattım ve Şeyma’yı aradım. O da aynı cevabı vermişti. Arabama binip jandarmaya ilerlerken telefonu bir kez daha çevirdim, adamlarımı Mardin’in dört bir yanına yolladım. Kalan yol boyunca birkaç defa daha aramıştım Asrın’ı, ancak altıncı arayışımda telefon kapanmıştı.
Az önceye kadar bir umut vardı ama şimdi, şimdi o kalan umudu da yitirmiştim. Şimdi ona nasıl ulaşacaktım? Yoksa… Telefonu kendisi mi kapatmıştı? Her şey o kadar güzel gidiyordu ki, bu ihtimali gözden kaçırmıştım. Belki de kendi gitmek istemişti. Hayır, buna inanmak istemiyordum. Böyle bir ihtimali düşünmek bile istemiyordum.
Bana âşık olmamıştı belki ama bana alışmaya başlamıştı. Her şey bu kadar güzel ilerlerken beni bırakıp gitmezdi.
Düşünecek bir şey yoktu, Asrın kaçırılmıştı. Ensar kaçırmıştı. Jandarma’ya da aynen böyle söylemiştim. Tanıdık olduğumuz için öncelik göstereceklerini söylediklerinde sevinmiştim. Bana Asrın’ın telefonunun en son sinyal verdiği adrese gideceklerini söylediklerinde ben de onlarla gitmek istedim.
Birlikte çiftliğin civarlarında yıkık dökük bir kulübeye gittik. Asrın’ı burada bulmayı o kadar çok istemiştim ki jandarmalar elleri boş döndüklerinde hayal kırıklığıyla bir bütün olmuştum sanki.
Jandarmalar köpeklerle beraber etrafta arama başlattıklarında Asrın’ın kıyafetine ihtiyaç duyduklarını söylediler. Bu yüzden konağa geri döndüm ancak asıl karmaşa beni burada bekliyordu. Asrın’ın ailesi buradaydı. Beni görür görmez önüme çıktılar.
“Kızım nerede?” diye sordu annesi.
Perişan görünüyordu. Ahmet baba, Pınar annenin yanında durdu. “Bugün Asrın bizi görmeye gelecekti, bu saat oldu ortalıkta yok. Dilan’a Asrın gelirse haber ver demişsin, buraya geldik kızınız kaçmış diyorlar. Kızım nerede Ferman ağa?”
Bakışlarım dedemi bulduğunda öfkeli olduğunu fark ettim. Kimsenin ona hesap sormasından haz etmezdi. Üstelik Asrın’ın kaçırıldığını değil kaçtığını düşünüyordu. Aşireti birbirine katması an meselesiydi. Fakat onunla daha sonra ilgilenecektim.
“Sakladınız mı kızımı, kaçırdınız mı ne yaptınız?”
Gözleri dolu dolu olan kadına döndüm. “Anne-“ dedim ama devamını getirmeme izin vermedi.
“Bana anne deme! Ben senin annen değilim.” Dedi saf bir öfkeyle. “Kızım nerede benim? Kızımı getir bana!”
“Jandarmalar arıyor.” Diyebildim yalnızca.
“Ne jandarması, kızıma bir şey mi oldu?”
Ahmet baba öne doğru atıldı ama Pınar anne ondan önce davrandı. Ağlamaya başlamıştı artık. Gömleğimin yakalarını kavradı. “Ne yaptın kızıma?”
“Hanım. Kendine gel!” diye bağırdı dedem. Onun bu meseleye karışması istediğim son şeydi. Ancak dedem beni dinlemeye niyetli değildi. “Torunum kızınıza gül gibi baktı. Kendisi kaçtıysa bizim bir suçumuz yok.”
“Kaçmadı benim kızım! Hepiniz yalan söylüyorsunuz! Daha dün buradaydık. Bir şey yaptınız ona, biliyorum!”
“Kızımın kaçma gibi bir huyu yoktur Mürsel ağa. Öyle olsa bile bize haber vermeden hiçbir şey yapmaz Asrın. Belli ki bir başına bir şey geldi.” Dedi Ahmet baba.
“Jandarmalar telefonunun son sinyal verdiği yerde arama yapıyorlar. Başçavuş Asrın’ın kıyafetlerinden birini istedi.” Diye açıklama yaptım. Pınar annenin gözleri yaşlıydı. Onu böyle görmek hoşuma gitmemişti. Yakama sardığı ellerini tutarak ona baktım. “Beni hiç kabullenmediniz biliyorum ama Asrın benim karım. Sevdiğim kadın. Emin olun benim de sizin kadar canım yanıyor ama güçlü durmak zorundayım. Asrın için buna mecburum.”
Ailemi kaybettiğimde henüz gençtim. Dilan’ın sorumluluğu, ağalık derken ne ara büyüdüğümü anlamamıştım bile. Annemle babamın hatırları bölük pörçüktü. Fakat bir şeyi iyi hatırlıyordum. İkisi de evlatlarını canından çok severdi.
Bu yüzden ikisini de çok iyi anlıyordum. Kızlarının kaybolduğu haberini almak onları parçalamış olmalıydı. Özellikle de annesini. Çünkü sözlerimden sonra gözlerimin içine bakarak şunları söylemişti.
“Kızımı geri getir.”
“Söz veriyorum, geri getireceğim.”
Pınar anne ellerini yakamdan indirdiğinde vakit kaybetmeden odamıza çıktım. Asrın’ın sabah çıkarttığı üst pijamasını alarak avluya indiğimde onları bıraktığım gibi buldum. Dış kapıdan çıkmadan önce dedem arkamdan bağırdı.
“Ferman!” dedi, her zamanki katı tonuyla. “Dilan’ı al gel, berdel bozulmuştur.”
Bunun anlamı Asrın’ımın ölümü demekti.
Dilan’ın, Ardil’in ölümü demekti.
Ağırca arkamı döndüm ve tehditkâr bir tonda konuştum. “Berdel bozulmadı dede. Asrın kaçmadı.” Dedim. Ne kadar kararlı olduğumu anlamaları için gözümü bile kırpmadım. “Karımı bulup bu konağa, evine geri getireceğim.”
Dedem inatçıydı ancak konu sevdiğim kadın olduğunda ben daha inatçıydım.
Beylik sözler etmiştim etmesine ama jandarmalar bir kez daha elleri boş döndüklerinde durumun ciddiyetine yeni varmıştım. Asrın kayıptı. Kimse nerede veya ne halde olduğunu bilmiyordu. İyi mi kötü mü hiçbir şey bilmiyorduk. Bütün o arama çalışmalarından sonra eve dönüp boş yatak odasıyla karşılaştığımda, en çok o zaman kahrolmuştum.
O boşluk hissi göğsümden başlayarak bütün benliğimi ele geçirdiğinde yapacak hiçbir şeyimin olmadığının farkına vardım. Karım belki de tehlikedeydi ama ben hiçbir şey yapamıyordum. Ben nasıl bir kocaydım? Nasıl bir ağaydım?
Bakışlarım duvarda duran saate takıldı. Gecenin ikisini gösteriyordu. Başçavuş aramalara devam ederken beni yapacak bir işimin olmadığını söyleyerek konağa göndermişti.
Karım kayıptı ve benim yapacak hiçbir şeyim yoktu!
Böyle içim sökülüyormuş gibi hissediyordum. Sanki ayaklarımın altında bir karadelik vardı ve beni dibe çekmeye çalışıyordu. Ben o olmadan yapamazdım, Asrın olmadan yaşayamazdım.
Altın yusufçuk tokasını cebimden çıkartarak avucumun içine aldım. Diğer yarısı hala Asrın’daydı ve Asrın sağ salimdi. Buna inanıyordum ve bugün değilse bile yarın onu bulacaktık.
Tokayı elimde sıkarak yatakta uzandım. Beraber olduğumuz geceden sonra birlikte uyumaya başlamıştık. O günden beri geceleri huzurla uyuyordum. Yatakta yan dönerek boş yastıkla bakıştım. Bu gece azapla uyuyacaktım. Tabii gözlerimi kapatmayı başarabilirsem.
*
Dün gece hayatımda geçirdiğim en korkunç geceydi. Gözümü bir anlığına bile olsun kırpmamış ve Asrın’ın tehlikede olduğuna dair kâbuslar kurup durmuştum.
Yataktan kalktığımda duşa girmek veya üzerimi değiştirmek için hareket etmedim. Telefon sinyalinin son görüldüğü yere gitmek için odamdan çıkmıştım ki Dilan önüme çıktı.
“Senin ne işin var burada?”
“Abi.” Dedi, ağlamaklı bir sesle. Gözleri de yaşlıydı, ağlamış olmalıydı. “Yengemi bulabildiniz mi?”
“Jandarmalar hala arıyor, ben de gidiyorum şimdi.” Bakışlarını kaçırdı, bir şey olmuş olmalıydı. “Ne oldu Dilan? Niye ağladın sen?”
“Dedem dün beni buraya getirdi.” Gözleri tekrardan doldu, ağlamaya başladı. “Berdel bozuldu mu abi?”
Dilan karşımda iki göz iki çeşme ağlayarak belirgin olmaya başlayan karnını tutuyordu. Bebeğinin canını düşünüyordu, benim Asrın’ımın canını düşünmem gibi. Berdel bozulursa kimsenin canının bir önemi kalmayacaktı.
Elimi kardeşimin omuzuna attım. Yüzüne eğilerek konuştum. “Berdel bozulmadı.” Dedim.
O sırada aşağıda çalışanlardan biri olan Mahmut geldi. “Ağam, Mürsel ağa seni aşağıya çağırıyor.” Dedi.
Başımı hafiften salladım. O gittikten sonra Dilan’a döndüm ve güvence veren bir tonda konuştum.
“Berdel bozulmayacak.” Dedim, yanaklarındaki yaşı sildim. “Ben dedemle konuşur seni evine gönderirim, merak etme.”
Onu arkamda bırakıp merdivenleri indiğimde hala ağlıyordu. Şeriatın kestiği parmak acımazdı. Bize böyle öğretilmişti. Töre kanundu. Eğer berdel bir kere bozulursa bunun geri dönüşü olmazdı. Dilan da bunu iyi bildiği için ağlamaya devam ediyordu.
Aşağıya indiğimde dedemi, Salim dede ve Ensar da dâhil bütün aşiretle beraber otururken buldum. Başıma ağrı girmişti resmen. Dedem vakit kaybetmiyordu. Ensar’la Salim dedenin dolduruşuna geliyor, istemeden de olsa canıma okuyordu.
Aşiret toplandıysa karar belliydi.
Berdel bozulmuş demekti.
Bölüm Sonu!
Aman aman, nerelere geldik ya...
Berdel bozuldu diyorlar, Ferman pek emin değil ama bakacağız artık.
Yani Asrın kızım sen de hiç uslu durmuyorsun ki! Balıklara dokunma dedik sana. Bak başına neler geldi!!


