Çağan Şengül - Papatya (Lütfen dinleyerek okuyunuz...)
22.01.2021
İçeriye giriyor ve sıcak bizi sararken odamıza çıkıyoruz, merdivenlerde sendeliyorsun ama sanki bu hiç olmamış gibi yoluna devam ediyorsun, ah sevgilim beni deli ediyorsun.
Odamıza girince elimizdeki kayak takımlarını bir köşeye bırakıyor ve üstümüzdeki fazlalıkları çıkarıyoruz.
"Sıcak bir duş al, istersen." diye mırıldanıyorum polar bir pijama takımı çıkarırken, elindeki pijama takımınla banyoya giderken duraksıyorsun ve düşünüyorsun. "Olur." diye mırıldanıyorsun ve eşyalarını alıp banyoya gidiyorsun, ben de üstümü değiştirip seni beklerken uzanıyorum.
Dakikalar saatlere devrilirken duştan çıkıyorsun, duşta fazla uzun kaldığın için seni beklerken mayışıyorum ama çıktığın anda kendime geliyorum lakin fark ettiğim şeyle ses çıkarmıyorum. Burnunu çekerek çıkıyorsun banyodan, karanlık odada yanıma gelirken gözlerini sildiği görüyorum. O an banyoda ağladığını düşünüyorum ama gıkımı çıkarmıyorum.
Yanıma uzandığında sana doğru dönüyorum ve seni göğsüme çekiyorum, bunu gayet uyuşuk hareketlerle yapıyorum ki aslında uyanık olduğumu anlama. Hafif nemli saçlarından öpüyorum sevgilim, mis gibi kokuyorsun Toprak.
Aradan ne kadar zaman geçiyor pek hatırlamıyorum, işe gidiyorum geliyorum, gündelik hayatımıza devam ediyoruz ama aklım o kadar seninle dolu ki çoğu zaman dalgın dalgın geziyorum.
Bir gün, her şey gayet sıradan ilerlerken eve gelmiyorsun, gün geceye devriliyor ve hava katran karası oluyor sevgilim, defalarca seni arıyorum, defalarca. Hiçbir aramamı açmıyorsun.
Dışarıdaki sonbaharın soğuğunu düşünerek üstüme kalın bir hırka alarak dışarıya çıkıyorum, önce kafedeki sahile gidiyorum belki oraya uğramışsındır diye ama hayır, bugün kimse seni görmemiş.
Artık aldığım her soluk ciğerime batarken scooter motoruma biniyorum ve diğer kafeye gidiyorum, saat o kadar geç ki sevgilim diğer kafe gibi sadece bir kaç çalışan karşılıyor beni ve onlar da seni görmediklerini söylüyor.
"Tanrım." diye fısıldarken tekrar seni arıyorum, açmıyorsun, ağlamamak için direniyorum ve atölyene doğru sürüyorum.
Dairenin açık ışığını görünce hızlıca motordan inip binaya yöneliyorum ama ayaklarım birbirine dolanıyor ve yere düşüyorum, dizlerim soyuluyor lakin acısını hissetmeyerek merdivenleri tırmanıyorum. Titreyen ellerimle cebimdeki anahtarı çıkarıyor, hızlıca kapıyı aralıyorum, telaşla içeri girerek kapıyı kapatıyorum ama gördüklerimle donakalıyorum.
Salonun bir köşesinde anılarımıza ev sahipliği yapan tablolar duruyor, bir tek o tablolar düzgünce orada duruyor diğer tüm tablolar etrafa saçılmış, boyalar ve fırçalar hepsi cam kırıkları arasında yerlerde ve sen sevgilim, sen üçlü koltuğa sırtını dayamış duruyorsun, gözlerin kapalı. Nefesim tıkanırken titreyen dizlerimle sana ilerliyorum sevgilim.
"Toprak Kağan," diye fısıldıyorum, yanına, dizlerimin üstünde çökerken, kıpırdamıyorsun. "Sevgilim?"
Elimi uzatıp sağ yanağını kavrıyorum, kafan elime doğru düşüyor, "Aşkım?" diyorum daha yüksek sesle. Bana hala cevap vermiyorsun, ellerim omuzlarını kavrıyor ve seni sarsıyorum kıpırdamıyorsun. Hıçkırırken ellerimi üstünden çekiyor ve telefonumu kavrıyorum, görüşüm buğulanırken 112'yi arıyorum.
Dakikalar sonra bir hastane koridorundayım, koltuklarda oturuyor ve seni bekliyorum, o anlar o kadar silik ki sevgilim; ne zaman ambulans geldi, nasıl hastaneye gittik, hiçbir şeyi hatırlamıyorum. Ama o an ki korkumu hatırlıyorum sevgilim, o ana kadar olan tüm olaylar sanki tek tek gözümün önüne devriliyor. Doktorlar bana hasta yakını olmadığım için bilgi vermiyor, neymiş aramızda kan bağı yokmuş, onlara bazı gönül bağının kan bağından güçlü olduğunu söylemiyorum. Aileni aramalarını istemiyorum, çünkü bir şeyin olduğunun farkındayım ve bunu belki de ailenden bile saklıyorsun.
"Toprak Kağan Gürsoy'un arkadaşı siz misiniz?" diyor bir hemşire daldığım düşüncelerden beni çekerek, onaylayan bir mırıltı çıkarıyorum yorgunca. "Kendisi uyandı, isterseniz onu görebilirsiniz."
Duyduklarımdan sonra rahatlayarak bir nefes alıyorum ve koridorun başındaki odaya giriyorum sessizce, kısık bakışların beni görünce hafifçe aralanıyor, yutkunarak kapıyı kapatıyor ve yanına yaklaşıyorum. Gözlerim kolundaki serumda kısaca dolaşıp sana geri dönüyor, yorgun toprakların çiçeğine kavuşurken gülümsüyorsun. Dizlerimin üstüne çöküp hıçkırmak, bunun sadece önemsiz bir bayılma olduğunu söulemeni istiyorum ama sevgilim, hissediyorum.
Titrek adımlarım yatağının yanında duruyor, sola kayıyorsun yatakta, dudaklarım titrerken ellerimle elinden tutup o boşluğa oturuyorum.
"Çok korktum." diye fısıldıyorum, elin ellerimi sıkıyor, "İyiyim." diyorsun gülümsemeye çalışarak, kafamı sallıyorum.
"İyi değilsin."
"Ben..." diyecek olduğunda dudaklarımı dudaklarına bastırarak seni susturuyorum, yavaş yavaş, narince öpüyorum seni.
"Zorunda değilsin."diyorum geri çekilip, alnımı alnına yaslarken, gözlerini sımsıkı kapıyorsun. Geriye doğru çekiliyorum, gözlerini hala kapalı tutarker, gözlerim santim santim suratında geziyor. Her ayrıntını zihnime kazımak istiyorum.
Saçların fazlasıyla dağılmış bir şekilde alnında, göz altların hafifçe şişmiş ve gözlerinin çevresi, burnunun ucu ve dudakların kızarmış, dudağının üstünde küçük bir kesik var, üstünde kan kurumuş, sanırım dudaklarını sert ısırmışsın. İşaret parmağımı yavaşça yüzüne yaklaştırıp çillerini üstünde gezdirmeye başlıyorum.
"Anlatacağım." diye fısıldıyorsun parmağım dudağının altından geçerken, sıcak dudakların parmağıma değiyor, gözlerin hala kapalı.
"Dinliyorum." diye fısıldıyorum, sanki yüksek sesle konuşsam bir şeyler bozulacakmış gibi hissediyorum.
"Ben hastayım." diyorsun fısıldayarak, parmağım sağ gözünün altında duraksıyor.
"Çok hastayım." diye devam ediyorsun, sadece dinliyorum, bir müddet susuyorsun.
"Öleceğim." diyorsun, o an parmağım suratından kayıp göğsüne düşüyor, elimin altında atan kalbini hissediyorum.
O kalbim göğsüne çarptığını bir daha hissedemeyeceğimi düşünüyorum, o an sanki tüm ruhum sızlıyor. İnim inim adını iniyor.
Başka bir şey söylemiyorsun, gözlerini açmıyorsun, nefeslerim soluk boruma tıkanırken yutkunmaya çalışıyorum.
Dehşetle, "Ne?" diye fısıldıyorum, çeneni sıkıyorsun, sağ elin göğsündeki elimin üstünü kaplıyor, akı kızarmış gözlerini açıyorsun. Toprakların gözyaşlarıyla parlıyor, kafamı sallıyorum dudaklarım titrerken.
"Öleceğim." diyorsun titreyen sesinle, sol gözünden düşen bir damla çıkık elmacık kemiklerinden çenene akıyor. Hıçkırıyorum.
"Hayır," diye mırıldanıyorum görüşüm buğulanırken. "Yalan söylüyorsun."
"Özür dilerim." diyorsun gözyaşların hızlanırken, ellerini bana uzatıyor ve beni göğsüne çekiyorsun, kafam sol göğsüne yaslanıyor, kalbin kulağımda atıyor. "Ölemezsin." diyorum, bunun gerçekliğimi inkar edersem her şeyin daha kolay geleceğini düşüyorum o anlarda.
Titreyen sol elin saçlarımda gezinmeye başlıyor, narince, yeni doğmuş bir bebekmişim gibi saçlarımı okşuyorsun. Kokun burnuma her doluşunda burnumu daha çok göğsüne bastırıyorum, kokunu bir daha alamamaktan korkuyorum.
Orada saatlerce ağlıyorum, göğsünde, sonsuza kadar evim kalacak yerde sarsıla sarsıla ağlıyorum. O an sadece gözyaşlarımı kaybediyorum ama kalbimin bir köşede son nefeslerini aldığını biliyorum.
Çiçeğin köklerini sardığı toprak, yavaşça kuruyor.
Birkaç gün sonra evimize dönüyoruz, bu süre boyunca hastalığın hakkında hiçbir şey öğrenemiyorum, bunu özellikle istiyorsun çünkü öğrenirsem daha çok üzüleceğimden korkuyorsun.
Salonumuzdayız, üçlü koltukta yan yana oturuyoruz, televizyonda güzel bir film açık. Bakışlarım ekranda lakin aklım tamamen birbirine girmiş şekilde göğsünde yatıyorum, arada kıkırdıyorsun, göğsün titriyor kıkırdadığında. Çenem titremeye başlarken, dişlerimi sıkıyorum, aniden gelen ağlama isteğimi bastırmıyorum.
"Toprak." diye fısıldıyorum kırık sesinle, duraksıyorsun. "Evlenelim."
Kumandayı alarak televizyonu kapatıyor ve saçlarımı okşamaya başlıyorsun, sevgi kokan avuçlarının izi saçıma işliyor.
"Zaten evleneceğiz." diyorsun, göğsünden kalkıyorum ve kafamı sallıyorum. "Hayır," diyorum usulca. "Yarın evlenelim."
Afallıyorsun, suratıma küçük bir gülümseme yerleştiriyorum, sağ elinle saçlarını karıştırıyorsun. "Ama," diye mırıldanıyorsun, "Yirmi beşinde evlenmek istiyordun."
"Önemli değil," diyorum hızlıca. "Yirmi dört yaşında evlenmek beni..." öldürmez...
Cümlemi tamamlayamadan son anda kendimi firenliyorum, ne diyeceğimi anlıyorsun ama bozuntuya vermiyorsun, "Bozmaz" diye saçma bir şekilde tamamlıyorum cümlemi. Gülümsüyorsun.
"Pekala," diyorsun derin bir nefes alarak. "Nasıl bir şey istiyorsun?"
Ayaklarımı koltuğa doğru çekerek sana doğru dönüyor ve bağdaş kurarak oturuyorum, sol elini kavrayıp kucağıma çekerken kocaman gülümsüyorum.
"Yıldırım nikahıyla evleniriz, kına istemiyorum, sonra... Küçük bir kutlama yaparız sahilde. Pek bir şey istemiyorum sadece resmi olarak karın olmak istiyorum."
Beni onaylıyorsun ve hazırlıklara başlıyoruz, malesef o günden sonra hemen evlenmiyoruz çünkü annen tek bir oğlu olduğunu söylüyor ve bunun böyle olmayacağını iddia ediyor... Haklı olduğunu elbette biliyorum ama biran önce karın olmak istiyorum.
Aradan iki gün geçiyor, üstümde siyah uzun kollu bir elbiseyle annenin evinin mutfağında kahve hazırlıyorum, yanımda kız kuzenlerin Tibet, Tuna ve Tuba var. Tuna ve Tuba sürekli atışıp duruyor sevgilim, Tuba sürekli Tuna'ya abi diyerek dalga geçiyor, Tuna ise onun saçlarını çekiştirip duruyor. Tibet yanımda dururken eğlenerek onları izliyor, sanırım ikizlerin bu haline alışık.
Kahveyi bardaklara döküyor, titreyen ellerimle tepsiyi tutarak içeriye geçip servis ediyorum, ellerim titriyor. Orta şekerli kahveni alırken bana tedirgin bir gülümseme sunuyorsun, kahvenin içine koymuş olabileceğim şeyler için böyle olduğunu bildiğimden gülümsememi bastırmaya çalışarak dayının yanına oturuyorum. Senin baban, benim de ailem olmadığı için annen beni dayından istiyor, sırıtmadan duramezken birkaç dakika sonra alyansımdan sarkan kurdeleyle beraber balkonda gökyüzünü izliyorum, yanımda, tam solumda duruyorsun.
Kaşların çatık bir şekilde göğe bakıyorsun, az önce annenle ettiğin kısık sesli kavgaya şahit olduğum için bunu garipsemiyorum. Sırtımı balkonun korkuluğuna yaslayarak tamamen sana doğru dönüyorum, iç çekerek bakışlarıma karşılık veriyor ve benim gibi sırtını korkuluğu yaslıyorsun.
"Ne oldu?" diye soruyorum anlayışlı bir ifadeyle yüzüne bakarken.
"Annem," diyorsun yavaşça. "Kına gecesini yapmak istiyor."
Kollarımı yavaşça göğsümde bağlarken kafamı sallıyorum, bakışlarım yere düşüyor. "İstemiyorum."
"İstemezsen olmaz." hızlıca çenemden tutuyorsun ama tutuşun gayet narin, kafamı kaldırarak sana bakmamı sağlıyorsun. "Sadece gönlü kalmasın diye bugüne izin verdim, geri kalan her şey istediğin gibi olacak."
"İyi ki varsın." diyerek yanağını öpüyorum, "İyi ki varsın." diyerek alnımı öpüyorsun sen de. Göğsüne yaslanarak İstanbul'un güzel manzarasını izliyoruz."
"Bugün neden beyaz giymedin?" diye soruyorsun birkaç dakikalık sessizlikten sonra, omuz silkiyorum, "Farklı bir renk giymek istedim, yakışmamış mı?"
Saçlarımı öpüyorsun.
"Sana siyah yakışmaz ki, beyazın kızı." diye fısıldıyorsun, beyaz gömleğinin açıkta bıraktığı tenini izliyorum.
Bana evlenme teklifi ettiğinden sonra çoğu kez bu anı hayal etmiştim aslında, nasıl olacak? Ne zaman olacak? Diye bazenleri düşünmüştüm ama böyle hayal etmemiştim.
Mesela o anlarda aslında göğsünde günlerce ağlamak isteyeceğimi düşünmemiştim, bir tarafımın sürekli elindeki iğneyi kalbime batırarak "O hasta." diye sayıklayacağını da düşünmemiştim.
Sözümüzden bir hafta sonra yıldırım nihakıyla evleniyoruz, benim şahidim Merih, senin şahidin ise Tuna.
Kulaklarım çınlıyor o anlarda, nikah memuru konuşuyor, bir şeyler diyor, ben de bir şeyler diyorum ama ne dediğimin farkında değilim. Heyecandan sağır olmuş hissediyorum.
İmzaları attıktan sonra alnımdan öpüyorsun, o anlar çok hızlı geçiyor, üstümde bana aldığın ince askılı, beyaz elbiseyle insanların tebriklerini kabul ediyoruz.
"Bir gelsene." diye kulağıma eğilerek fısıldıyor ve kolunu bana doğru uzatıyorsun, koluna giriyorum. Çıplak ayaklarım her adımımda soğuk kuma batıyor, sahildeki kafenin biraz ilerisindeyiz, etraf ışıklarla aydınlatılmış ve her detayın güzelliğine oturup ağlamak istiyorum.
Kafeye giriyoruz, içeri bomboş ve sadece dışarıdan vuran ışık içeriyi aydınlatıyor. Beklememi söyleyerek kasanın oraya gidiyor ve ellerin arkanda geri dönüyorsun.
"Benim güzel gelinim," diye fısıldıyorsun gülümseyerek. "Beyazın en çok yakıştığı kadın, bunu unutmuşsun." diyerek arkandaki elini çıkarıyorsun. Elinde bir papatya buketi var, beyaz tüller buketten sarkıyor, ağlamaklı bir ifadeyle gülümserken çiçeği elinden alıyorum. "Unutmuşum." diye fısıldıyorum çocuksu bir şekilde.
Ensemde topuz yaptığım saçlarımdan yüzüme düşen bir bukleyi kulağıma sıkıştırarak yanağımı kavrıyorsun, kafamı sol eline doğru yatırırken baş parmağınla yanağımı okşuyorsun. Diğer elini boynuma doğru uzatıyorsun, işaret parmağını köprücük kemiğime sürtükten sonra bana hediye ettiğin kolyeyi düzeltiyorsun.
Dışarı geri çıkıyoruz ve deliler gibi eğleniyoruz, sonra bir şey oluyor. Çok kötü bir şey.
Çoğunluk gidiyor sadece birkaç kişi beraber kalıyoruz, kumların üzerinde oturuyoruz ve ben o huzurlu anın içinde dizlerimin üstünde duran başının ağırlığını hissediyorum. Saçlarını okşayabilmek için kafanı düzelttiğimde baldırımda hissettiğim ıslaklıkla seni sarsıyorum.
Gözlerin açılmıyor.
Kalkmıyorsun.
Bana cevap vermiyorsun.
Çığlığım etrafta yankılanıyor ve Merih seni hızlıca dizlerimden kaldırarak sırtına alıyor ve arabaya bindiriyor. Olduğum yerde durup eteğimdeki kana bakıyorum.
"Papatya!" diye bağırıyor Merih, yavaşça başımı kaldırarak ona bakıyorum. "Burnu çok kanıyor tampon yap! Papatya, haydi!"
İrkilerek onlara doğru koşuyorum ve arka koltuğa geçerek kafasını dizime koyuyor ve bir şey bulamadığımdan dolayı eteğimin diğer tarafıyla burnuna bastırıyorum, ağlayamıyorum o an. Kulaklarım çınlıyor, kalbim kaburgalarımı tekmeliyor ama ağlayamıyorum ki o an.
Hastaneye geliyoruz. Merih, içeriye girerek bağırıyor, burada olduğunu yeni fark ettiğim Tuna ise dağılmış makyajıyla ön koltukta ağlıyor.
Onu yanımdan alıyorlar, sedyeyle içeriye götürüyorlar. Topraktan çiçeğini koparıyorlar sanki o an. Ben de o sırada arabadan inerek onun gidişini izliyorum, bizimle birlikte gelen birkaç kişi yanıma geliyor.
Bana bir şeyler diyorlar, Tibet, kendime gelmem için beni sarsıyor. "Toprak abinin sana ihtiyacı var!" diye bağırıyor.
Ellerimdeki kanına düşüyor bakışlarım aniden, irkiliyor ve hastaneye doğru koşuyorum, Tibet de elimden tutarak benimle koşuyor. Üstündeki uzun, kırmızı elbisenin eteklerini tutuyor bir eliyle, kırmızıdan nefret ediyorum.
Etrafta bir şeyler oluyor, boş koridordaki koltuklarda otururken etrafımda bir şeyler oluyor ama benim bakışlarım karşımdaki boş duvara bakıyor sadece.
Göğsümdeki ağırlıkla orada ne kadar bekliyorum bilmiyorum ama ellerimdeki kanın kuruyor ve bu daha da çok canımı yakıyor.
"O iyi," diyen sesiy duyduğumda hızla ayağa kalkarak doktora yöneliyorum. "Küçük bir kriz atlattı," diyor o küçük krizin bizi kahrettiğini bilmeden. "Tam zamanında getirmişsiniz ama bu onun son zamanları olabilir." diye devam ediyor.
O andan sonra ne dediğini duymuyorum, dizlerimi üstüne çöküyor ve ellerimle yüzümü kapatırken sarsıla sarsıla ağlıyorum.
Toprak, iyi, şu an iyi, belki biraz sonra tekrar kötü olacak ama şu an iyi, yaşıyor, kalbi hâlâ atıyor.
Düşüncelerim başımı ağrıtırken hâlâ ağlıyorum ve hatırladığım en son şey, göğsümdeki ağrının binde biri etmeyen kolundaki sızı oluyor.
Saatler sonra kolumdaki serumla uyanıyorum, yanımdaki tekli koltukta sen oturuyorsun. Üstünü değiştirmişsin, kolların göğsünde bağlı ve gözlerin kapalı. Bakışlarım sakince inip kalkan göğsünü izlemeye başlıyor.
Nefes alıyorsun, bu beni çok mutlu ediyor. Diğer insanlara aldıkları her nefes için şükretmelerini haykırmak istiyorum gözlerimi tavana çevirirken, hıçkırmamak için kendimi sıkarken ağlıyorum.
"Çiçeğim," diye fısıldıyorsun uyanarak, sana bakmıyorum, kulaklarıma doğru kayan göz yaşlarımla huylanıyorum o anlarda. "Ağlama." diye mırıldanıryorsun sol elimi ellerinle tutarak, parmak uçlarımdan öpüyorsun. Soğuk parmak uçlarım sıcacık oluyor. "Lütfen." diye fısıldıyorsun alnını elime yaslayarak. "Lütfen ağlama."
Ellerini sıkarak doğrulmaya çalılıyorum, bana yardım ediyorsun, yüzüne bakıyorum dikkatlice, ağlamam kara zorla iç çekişlere dönüşüyor.
"Neden bu kadar güzelsin?" diye soruyorum çocuk gibi, kızarmış gözlerin hafifçe doluyor o an, yutkunuyorsun. "Neden ölümün isteyeceği kadar güzelsin?"
Koltuktan kalkarak yatağın boşta kalan yerine oturuyorsun, alnımı göğsüne yaslıyorum yavaşça, kafam nefes alış verişlerinle beraber hareket ediyor.
"Özür dilerim." diye fısıldıyorsun, sesin bin parçaya ayrılmış bir ayna gibi çıkıyor. Kıruklarla dolusun ve ben bukırıklara rağmen sana sımsıkı sarılarak kanıyorum.
Yaralarının emareleri hiç geçmesin istiyorum.
"Özür dileme," diyorum nefesim teklerken, sırf sen ağlama dedin diye ağlamamak için kendimi tutuyorum. "Sadece iyi ol."
"Elbisen kirlenmiş," diyorsun, bakışlarım göğsünden elbiseme düşüyor, senin hediyen olan elbisenin üstünde kurumuş kanın var. "Kızlar sen uyurken sana bir şeyler getirmişler, giyin istersen."
Kafamı göğsünden kaldırarak gözlerine bakıyorum ve kafamı sallıyorum. "Sadece evimize gitmek istiyorum."
Alnımdan öperek ayaklanıyor ve bitmiş olan serumu kapatarak hemşireyi çağırmaya gidiyorsun, ayaklarımı yataktan sarkıtarak sizi bekliyorum. Ellerim kan izlerinde geziniyor.
Hemşire gelerek serumu çıkarıyor, sense kapının pervazına yorgunca yaslanmış beni izliyorsun, hemşire birkaç şey diyerek gidiyor. Büyük ihtimalle geçmiş olsun diyor ama ben sadece sana bakıyorum.
Yanıma gelerek yataktan kalkmama yardımcı oluyorsun ve elimden tutuyorsun, çıkış işlemlerini yaparak hastanenin dışına çıktığımızda havanın kararmaya yüz tuttuğunu görüyorum.
"Neredeyse bir gün uyudun." diyorsun, bu kötü hissettiriyor.
"Ben kullanıyorum." diyerek arabanın anahtarlarını hızlıca elinden alıyor ve sürücü koltuğuna oturuyorum. Gülerek kafanı sallıyor ve yolcu koltuğuna geçiyorsun.
Arabayı çalıştırıyor ve güzel bir müzik açarak sürmeye başlıyorum, o anlarda beni izliyorsun. Sana yorgunca gülümsüyorum.
"Seni seviyorum." diye fısıldıyorsun. "Karıcığım."
Kıkırdayarak gülüyorum, söylediğin şey çok hoşuma gidiyor ve gözüme çok tatlı geliyorsun. Çok.
"Ben de seni çok seviyorum." dudağımı ısırıyorum. "Kocacığım."
Camını hafifçe aralıyor ve temiz havanın içeriye dolmasını sağlıyorum, bunun iyi geleceğini düşünüyorum.
"Seni üzdüğüm her an," diyorsun birkaç dakika sonra. "Seni üzdüğüm her an, her saniye kendime büyük bir nefret duyuyorum ama Papatya'm, kaburgalarımın koruduğu küçük kalbim, uzak duramıyorum ki senden."
Sulanan gözlerinle gülümsüyorum, keşke ömrümün yarısını sana verebilseydim, keşke...
"Böyle konuşma, lütfen. " diyorum sesimin titrememesi için büyük bir özenle. "Ne olursa olsun, böyle konuşman beni her şeyden daha çok üzülüyor. Solumdasın ve soluğumdasın, benden uzak kalsan bile aslında her an benimle olacaksın, bu yüzden bunu aklından geçirme."
Benden uzak durduğunu düşünmek o an fazlasıyla göğsümü sıkıştırıyor, ellerim direksiyonu sıkarken kara zorla eve varıyoruz.
"Çok yoruldum bugün." diye mırıldanıyorum istemsizce açtığın kapıdan içeriye girecekken ama sen ben içeriye giremeden aniden beni kucağına alıyorsun. Şaşkınlıkla boynuna tutunuyorum sen kapıyı ayağınla kapatırken. "Toprak Kağan," diyorum endişeyle. "İndir beni lütfen, sen de çok yoruldun bugün."
"Olmaz." diyorsun kafanı sallayıp beni odamıza taşırken, o an etrafı aydınlatan mumları fark ediyorum, kırmızı beyaz mumlarla odamıza giden bir yol.
"Sen," diye mırıldanıyorum şaşakınlıkla. "Sen bunu ne zaman yaptın?"
"Daha her şeyi görmedin." diye fısıldıyorsun alnımdan öperek, odamızın açık kapısından giriyoruz.
O an yaptığın şeyi görünce kafamı boynuna gömüp ağlamak istiyorum, mutluluktan.
Etrafta holdeki gibi mumlar var, yatağın üstü ve yerler papatyalarla kaplı, yatak başlığına dolanan ışıklara dolu gözlerle gülümseyip kucağından iniyorum.
"Yüreğinden neden öpemiyorum ki seni?" derken boynuna sarılıyorum, boynuna küçük bir öpücük kondurduğumda odanın içinde kısık sesli bir müzik yankılanmaya başlıyor. Ellerin belime yerleşirken geriye çekiliyor ama ellerimi boynundan çekmiyorum.
"Seninle burada olmak hâlâ hayal gibi geliyor." alnını alnıma yaslıyorsun, hafifçe sallanmaya başlıyoruz. "Seninle uyumak, seninle uyanmak, sana sarılmak ve kokunu solumak... Bunlar sahip olduğum en güzel hayaller ve bu hayallerin ben öl-"
Cümleni tamamlamana izin vermeden dudaklarımı dudaklarının üstüne kapatıyor ve seni öpüyorum. Ciğerlerimin muhtaç olduğu hava, vücudumun ihtiyacı olan susun sen o an bana.
Öpüşmemiz harlanırken belimdeki elin eteğimin altından kalçamı kavrıyor, beni havaya kaldırdığında bacaklarımı beline doluyorum.
Dudakların, dudaklarımdan ayrılıp çeneme oradan da boynuma kayarken beni yatağımıza yatırıyorsun, göğsüm heyecanla yükselip alçalıyor.
Tenin tenime, solukların soluklarıma, sen bana karışıyorsun.
Sen tamamen ben, ben tamamen sen oluyorum.
Sabah pencereden içeriye dolan hava ve çıplak sırtımı okşayan güneşle uyanıyorum, kafam sağa sana doğru dönük ve bu yüzden gözlerimi açar açmaz beni gülümseyerek izleyen seni görüyorum.
"Günaydın, güzelim." diyorsun kısık sesle, yüzümdeki saçları geriye doğru çekiyorsun.
"Günaydın." diyorum, saçlarımı okşamaya başlıyorsun, parmak uçların hafifçe tenimi de okşuyor.
"Canın acımıyor, değil mi?"
Kulaklarımın yandığını hissediyorum ve kafamı yastığa gömüyorum, elbette senden utanmamaı söylüyorsun ama bu birazcık zor geliyor.
"Hafif bir ağrı var." diyorum en sonunda sol tarafıma doğru yatarak sana dönerken, göğsüne yaslanıyorum.
Kollarında huzuru tadıyorum ve ben sevgilim, seni, senin huzurlu göğsünde uyuya kaldıktan sonra kaybediyorum.
İrkilerek uyanıyor ve esneyerek yataktan kalkıyorum, içeriden gelen televizyon sesini duyarken yorganı etrafıma doluyor ve banyoya giderek hızlıca duş alıyorum.
Gülümseyerek suyu kapatıyor kapının arkasındaki bornozu üstüme geçirerek odaya geri dönüyorum, dolaptan omuzları düşük, uzun kollu ve çiçek desenli bir tulum alarak üstüme geçiriyorum. Saçlarımı kurutmakla zaman harcamayarak üstün körü tarıyor ve odadan çıkıyorum, aslında saçlarımı senin kurutmanı istiyorum.
Dudaklarımı dişleyerek oturma odasına giriyorum, gülümsemeden duramazken üçlü koltukta boylu boyunca uzanmış uyuyan bedeninin yanına çöküyorum.
"Sevgilim?" diyorum yanağına sağ işaret parmağımla baskı yaparak, homurdanmıyor ya da gözlerini açmıyorsun.
Oysaki uykun çok hafiftir senin.
"Toprak," diyerek iki kez vuruyorum yanağına bu sefer, kendi tenimin soğukluğundan senin teninin soğukluğunu fatk edemiyorum o an. "Hadi uyan."
Uyanmıyorsun.
"Bak saçlarım ıslak," diyorum oyunbaz bir sesle. "Sen kurutmazsan ben hiç kurutmam saçlarımı."
O günden sonra saçlarım hiç kurumuyor.
Kaşlarım çatılırken yutkunuyorum ve o an karnıma bir ağrı saplanıyor, üşüyorum.
"Toprak," diye fısıldıyorum yerden kalkıp yanına otururken, yüzünü kavrıyorum ve dolan gözlerimle sana bakıyorum. "Neden uyanmıyorsun?"
"Toprak, uyansana!" diyorum seni sarsarken.
"Neden böyle yapıyorsun? Uyansana!"
Uyanmıyorsun, seni göğsüme çekip sarsıla sarsıla ağlarken uyanmıyorsun, uyanamıyorsun.
Soğuk yanaklarını öpüyorum ağlarken, gözlerini, alnını ve dudaklarını öpüyorum.
Dudaklarım buz tutuyor o anlarda, nefes alamadan ağlıyorum ve saçlarını okşuyorum seni tekrar göğsüme çekerek.
"Sadece uyuyorsun." diye fısıldıyorum bakışlarımı karşı duvara sabitlemiş, saçlarını okşarken. "İnsan uyur ve uyanır."
Hıçkırıyorum. "Uyanacaksın ki."
Dudağımı ısıra ısıra kanatıyorum ama canım bu yüzden hiç acımıyor, çünkü o an zaten cayır cayır yanıyorum. "Yalvarırım uyan."
"Tüm canım senin olsun, ne olur uyan."
Uyanmıyorsun.
Birilerini arıyorum ama kimi aradığımın farkında değilim o an, kulaklarıma Tibet'in neşeli sesi doluyor. Hıçkırıyorum, sağ elimi sanki işe yarayacakmış gibi göğsüme bastırıyorum.
"T-tibet, o," yutkunuyorum, bir şeyler diyor, sesi artık neşeli gelmiyor hıçkırıyorum. "U-u-uyanmıyor o, n-neden uyanmıyor?"
Birkaç ses geliyor, birileri bağırıyor, birileri ağlamaya başlıyor ve kırılma sesleri geliyor. Telefon kapanıyor. Bense o an sırtımı duvara yaslamış onun hareketsiz göğsünü izliyorum.
Daha bu sabah göğsünde uyuduğum sen, öylece yatıyorsun orada. Ellerimi yüzüme bastırıyorum ve öylece ağlamaya devam ediyorum.
Sen gidiyorsun benden.
Ansızın, sana doyamamışken gidiyorsun.
Aradan ne kadar zaman geçiyor bilmiyorum ama biri bana sarılarak sırtıma bir şey örtüyor, ellerimi yüzümden çekerek etrafıma bakıyorum.
Etraftaki insanları seçemiyorum ama sırtımdaki battaniyeyi sabitledikten sonra beni kucağına alan Merih'in göğsüne kafamı gömerek ağlamaya devam ediyorum.
Günler geçiyor, hiç kimse gidişinin nedenini öğrenemiyor, bugün bile hâlâ bilmiyorum, bilmiyoruz.
Sessizce insanların arasındayım, bir tarafımda Tibet diğer tarafımda Merih var, kollarımdan tutarak bana destek oluyorlar ama ben onlara desteğe değil de sana ihtiyacım olduğunu söyleyemiyorum bir türlü.
Beyaz kefene sarılı bedenini koyuyorlar kazılmış mezar yerine, annen ağıt yakarak göğsünü yukrukluyor ve ben sessizce izliyorum.
İçimden çığlık çığlığa bağırırken sadece susarak izliyorum seni gömmelerini.
Yapmayın, demek istiyorum. Gömmeyin onu, o sevmez karanlığı. Bana sarılmadan uyuyamaz hem, üşür de, ne olur. Gömmeyin.
Susuyorum ama.
Üşüyerek izliyorum mezarını, dizlerimin üstüne çöküyorum insanlar giderken, dolu gözlerimden yaşlar yavaşça kayarken toprağını seviyorum.
Ben Papatya Gürsoy, Toprak Kağan Gürsoy'un karısıyım ve artık yalnızım.
Tan vaktinde beni koparıyorlar senden, oysa bıraksalar sana sarılarak uyurdum ama bırakmıyorlar.
Tibet'in evine götüyorlar beni, Tuna ve Tuba da orada, Merih de hergün uğruyor yanımıza. Onlarla konuşmuyorum, kimseyle konuşmuyorum aslında çünkü tek kelime etsem yine içim dışıma çıkacak kadar ağlayacakmış gibi hissediyorum.
Gözlerim odanın tavanındayken göz yaşlarım yanaklarımdan kulaklarıma doğru kayıyor, yine sessizce ağlıyorum ama bu midemden yükselen hisle bozguna uğruyor. Odadan çıkarak lavobaya koşarken kızlar beni fark ediyor, midemdeki her şeyi çıkarırken biri saçlarımdan tutuyor, diğerleri de endişeyle konuşuyor.
Kusmam bittiğinde ağzımı çalkalıyorum ve Tuna'nın yardımıyla salona gidiyorum, hepsi etrafıma otururken sessizlik oluşuyor.
"Papatya," diyor Tibet, sessizliği keserek. "Hamile olabilir misin?"
Soluğum tıkanırken bu ihtimal yüreğime çiçekler ekiyor sanki, kızlardan biri gidip hızlıca test alıyor ve birkaç saat sonra hepimiz merakla testi izliyoruz.
"Lütfen," dite fısıldıyorum günler sonra. "Lütfen olsun."
Çift çizgi oluyor sevgilim, senden geriye çocuklarımız kalıyor.
Toprak ve Kağan, ikizlerimiz şu an içeride uyuyorlar sevgilim. Bizim çocuklarımız, canlarımız, senden bana kalanlar.
Rahat bir hamilelik geçiriyorum, onlar karnımda büyüdükçe içimdeki yaşama tutunma isteği büyüyor ve günden güne kendime geliyordum.
Onları kucağıma aldığım ilk an hâlâ dün gibi aklımda, onları ilk koklayışım ve ilk emzirişim bir mucize gibi aklımda.
Toprak Kağan, sevgilim,
Sen bana hayatın kattığı en güzel şeysin, ilklerim ve sonlarımsın. İlkin sonu, kaburgalarımın koruduğu kalbim, çocuklarımın babası ve eşim... Sen benim her şeyimsin.
Seni, göğsümde bir iz olarak taşımaktan asla ve asla vazgeçmeyeceğim.
Çiçeğimin köklerini sardığı güzel toprak, huzur içinde uyu.
Seni seviyorum.
-Papatya GÜRSOY
- SON -