İçeriğe geç

Together, Forever and Ever (GxG)

Bölüm 1 · 7 dk okuma

Together, Forever and Ever (GxG)

Bölüm 1

0.0

Prologue - The downfall of the arrogant prince

Gecenin koyu örtüsü, şafak vaktinin yaklaşmasıyla kendisini yavaşça geriye doğru çekerken bir gül misali solmaya başlamıştı. Ufuk çizgisiyse Kara Orman'a doğru gittikçe yoğunlaşan sisle beraber neredeyse belirsizleşmişti. Yağmur birkaç saat evvel dinmişti, yine de toprağa ince bir şekilde işleyen o ıslaklığı hakimiyetini korumak konusunda ısrarcıydı. Yer yer parlak, tehlikeli bir kayganlıkla; yahut bazı çukurları dolduran ufak su birikintileriyle. Ve en derinlerden gelen benzeri olmayan o narin güzel kokuyla.

Genç prens ve yanında kalan tek şövalyesi için Gaidia Krallığının sınırları artık her zamankinden daha yakındı. Yol uzundu, bitkin düşürecek kadardı hem de. Lakin bunu önemsediği pek söylenemezdi. Her şeyi göze alarak yola çıkmıştı zaten ve sonucunun buna değeceğini oldukça iyi biliyordu. Atlarının her bir adımı yağmurla ağırlaşmış toprağın içine gömülüyor, onların bu hızlı hareketleri sessizliğin içinde yankılanan bir ritme sebep oluyordu.

Ve sonra karanlığın sınırında yükselen ağaçların gölgeleri üzerlerine ağır bir perde misali kapandı. Kara Orman'ın girişine varmışlardı. Burayı geçtiklerinde artık hedeflerine ulaşmış sayılacaktı. Prens kendini beğenmiş bir şekilde sırıttı. Tıpkı atının attığı adımlarında bütün bu toprakları çiğnediği gibi kendisinin de bu Krallığı çiğneyeceği günü hayal ediyor, bunun için sabırsızlanıyordu. O kadar ki ormana girmeden hemen önce Kara Orman Yolunda kaybettikleri bir diğer şövalyesi aklına bile gelmiyordu. Ölü ya da diri, bunun ne önemi vardı ki? Sonuçta o sadece sıradan bir insandı, üzerinde düşünmeye bile değmezdi.

Prens Theadore, atını bir süre daha ilerlettikten sonra dizginleri çekti. Omuzundaki pelerin hafifçe savrulurken gözlerini sisin arasında buğulanmış duran ağaçlara çevirdi. Sonra omzunun üzerinden şövalyesine bir bakış attı.

"Gün doğmadan bu ormana girmek akıl kârı değil." dedi sesindeki soğuk buyurganlıkla. "Zaten yeterince hızlı yol aldık. Birkaç nefeslik bekleyiş bize bir şey kaybettirmez."

Şövalye bu söze sinmiş emir tonunu fazlasıyla iyi tanıyordu. Prens asla sözünün sorgulanmasından hoşlanmazdı ve bunu her yönüyle belli ederdi. Atından inmeden önce onu başıyla onayladı. Omuzları yorgunluktan ve zırhının bıraktığı o baskıdan ağrıyordu. Kendisini sürüklercesine gövdesi yosunlarla sarılmış bir ağaca yasladı. "Kralın evlilik konusundaki bu kadar ısrarını hâlâ anlamıyorum." diye homurdandı. Bakışları aşağı düşmüştü. "Prensesin bunu istemediğini sanıyordum."

"Onun isteği?" diye yineledi prens. Sesinde öylesine aşağılayıcı bir tını vardı ki karşısındakini yıkmaya yeterdi. "Sence bunun bir önemi var mı?"

Başı yana çevrildi. Sarı saçları özenle geriye doğru taranmıştı. Yüzünde tek bir kusur bulmak bile mümkün değildi. Sert bir çene çizgisi vardı, ve hatları da herkesin mükemmel olarak gördüğü o orandaydı. Bronz tenliydi ve parlayan kendinden emin gözlere sahipti. Henüz yirmili yaşlarının başındaydı, oldukça gençti lakin neredeyse kendisinin tanrı olduğuna inanacak kadar da kibirliydi. Çoğu insanın hayran olduğu birisiydi ve bunun da farkındaydı. Bundan büyük bir haz alıyordu.

Kendisi de ağır hareketlerle yakınındaki bir ağaca yaslandı. Parmakları sırtındaki kılıcın kınında sürtündü usulca. "Hizmetçisi olacak o sürtükle yakalandığından beri o küçük aklının yerinde olmadığı ortada. Kendi iyiliği için biriyle evlenmesi şart. Ve sevgili şövalyem... Bunun için benden daha iyi bir eş düşünebiliyor musun?"

Kibir; bırakın onun karakterinin parçası olmasını, onun ruhuna işlenmiş bir mühürdü. Hedefine giden her yol mübahtı ve herkes ona boyun eğmeliydi. Karşısındaki bir prenses olsa bile bu durum geçerliydi. Ve hâl böyleyken diğer insanların hislerinin yada düşüncelerinin neden bir önemi olsun ki?

"Şu paramparça ettikleri kızdan mı bahsediyorsunuz?" dedi şövalye hizmetçi kelimesi geçer geçmez kaşlarını çatarak. Her ne kadar bu olay gizli tutulmaya çalışılsa da elbette ki bir takım şeyler kulağına gitmişti. Prensesle ilişkisi olduğu söylendiği için hakkında idam kararı verilen, cadı lakaplı o kızdan bahsediyordu. "Kara kuru olarak tasvir edilen?"

"Evet." dedi prens adeta tükürür gibi. "Cesareti olmayanların yüzüne bakamayacağı kadar çelimsiz, çirkin mahlûk... Güzeller güzeli prensesi baştan çıkardığını söylüyorlar. Elbette ki büyüyle. İdamından beri prensesin onu hatırlamıyor olması da bunun kanıtı."

Tam da bu nedenden Gaidia'ya doğru yol alıyorlardı. Bu evlilikle beraber prensesi kendi zincirlerine vurmuş olacaktı, Krallığın ondan istediği de buydu. Böylece prensesin artık böyle bir şey yaşaması engellenecekti. Dahası, iki krallığın bu evlilikten kazanacağı güç, o önde gelen krallıkların bile gölgede kalacağı kadar devasa bir kudrete dönüşebilirdi. Ve prensin damarlarında dolaşan ateşi asıl tutuşturan da tam olarak buydu. Prenses sadece bunun için bir araçtı. Kalabalıklara gösterebileceği güzel, narin bir süs; kendisine tapacak küçük bir oyuncak. Fazlası değil.

Prensesin bu konudaki düşüncesi olumsuz bile olsa bu umurunda değildi. "Prenses bu evliliği istemese bile kim onu dinler ki? Hastalıklı hâline rağmen onunla evlenecek kadar merhamet gösteriyorum. Sonuçta kim ister böylesine kusurlu bir prensesi?"

Şövalyenin yüzünde rahatsız bir ifade belirdi, ama prens bunu dahi fark etmeyecek kadar kendi egosuna gömülmüştü. İç çekti ve bu sefer söze kendisi girdi. "Haklısınız, efendim." dedi, sesi beklenmedik biçimde soğuktu. "Yine de o cadının ölümünü görmeyi arzu ederdim. Onun son anlarında hissettiği acıyı görmek, çığlıklarını dinlemek anlatamayacağım kadar büyük bir zevk verirdi bana..."

Tam konuşmasına devam edecekti ki, ormanın karanlığını yaran keskin bir hışırtı ikisini de yerinden sıçrattı. Görünmez bir yırtıcının habercisi gibiydi. Aynı anda başlarını çevirdiler. Kara Orman'ın içi, şafaktan önceki o ürkütücü loşlukla kaplıydı. Bu saatte burada başka bir insanın bulunma ihtimaliyse oldukça düşüktü.

"Bir ayı, yahut bir kurt olmalı efendim." dedi şövalye hızla kılıcının kabzasını kavrarken. "Bu kadar erken saatte buralarda avlanan pek kimse olmaz." Etrafa bakarken bakışları keskindi fakat görünürde bir şey yoktu.

Prens de hızla kılıcını kavradı fakat tutuşunda deneyimsiz olduğunu belli eden bir titreme vardı. Dürüst olmak gerekirse, daha önce kılıcını kullandığı bile söylenemezdi. Sertçe yutkundu. Gözleri, sesin geldiği yöne çevrilmişti. "O taraftan..." diye fısıldadı kısık bir sesle.

Şövalye başıyla onayladı onu ve temkinli adımlarını ağaçlara doğru yönlendirdi. Hışırtı sesinin olduğu yönü takip ediyordu ve o ağaçların arasında ilerledikçe hava ağırlaşıyordu. Yaprakların kokusu bile daha boğucu bir hâl alıyor, hatta bambaşka bir şeye dönüşüyordu. Şövalye bunun sebebini anladığında kanının donduğunu hissetti.

Kara Orman Geçidinde kaybettikleri bir diğer genç şövalyenin cesediydi bu. Bedeni sanki bir insanın kolay kolay erişemeyeceği bir öfkeyle parçalara ayrılmıştı. Bütün uzuvları koparılmış, etrafındaki ağaçların köklerine saçılmıştı. Göğsüne saplı duran kılıcı ise kan pıhtılarıyla kaplanmış, metal üzerinde siyaha çalan bir parlaklık bırakmıştı.

Şövalyenin gözleri dehşetle kocaman açıldı. Nefesi kesildi ve midesinin bulandığını hissetti. Daha önce bin bir farklı ceset görmüştü, lakin bu kadarı onun için bile fazlaydı. Kılıcına her zamankinden daha da sıkı sarıldı, ama onun bile titrediğini hissediyordu. Basit bir durum değildi bu. Böylesine bir vahşet için oldukça büyük bir kin beslenilmeliydi, normal bir yaratığın sahip olamayacağı kadar hem de.

Prens, ardında aniden kesilen sessizliği fark edince huzursuzca homurdandı. Ne olduğunu göremese bile havadaki o korkuyu hissetmemesi imkansızdı. "Neye bakıyorsun sen öyle?" diye sordu, sesinin kendinden emin tınısı bu defa çatallanmaya yaklaşmıştı.

Tam oraya yaklaşacakken birkaç adım ötesindeki karanlık kıpırdadı. Gölgelerle bürünmüş gibi duran bir silüetti bu. Uzun bir pelerinle örtülüydü; yüzü tamamen karanlıkta kalıyordu.

Hızla şövalyeye doğru atıldı o yaratık ve kılıcı, onun kılıcına çarptı. Çarpışan metalin sesi ormanda bir çığlık misali yankılanmıştı.

Hızla saldırdı ona. Fakat karşısındaki figür rüzgârın yön değiştirmesi kadar çevikti. Tüm gücüyle mücadele etmesine rağmen pek fayda sağlamıyordu. Ve kılıcıysa kendisininkini parçalayacak kadar sağlamdı.

Şövalye nefesini sıklaştırdı, son bir umutla kılıcını yaratığın gövdesine doğru savurdu. Bu kez amaç, geri püskürtmekten çok onu durdurmaktı. Lakin bu bile pek de etki etmedi. Gölge onu hızla karşılamıştı. Ve son bir hamleyle şövalyenin kılıcı avuçlarından kayıp büyük bir hızla hemen arkasındaki ağaca doğru fırladı. Metal kabza sert bir sesle gövdeye çarptı.

Prensin gördüğü manzarayla nefesi kesildi. Şövalyesine destek olmak şöyle dursun, kendisini savunacak kadar bile teknikten bile yoksundu. Kılıç, kibirli prensimizin ellerinde bir silahtan çok soylu bir süstü. Kaçmayı düşündü hemen. Evet kaçmalıydı.

Fakat o yaratık, şövalyenin canını aldığı an hızla ona atılmıştı. Kan kokusu oldukça keskindi ve bu midesini bulandırıyordu. "B-bir dakika!" diye çaresizce inledi Theodore. Kendisini kurtarmak istiyordu lakin kılıcı öylesine güçsüzce savuruyordu ki bu neredeyse acınasıydı. "Gitmeme izin verirsen... On sandık elmas! On sandık, duyuyor musun?!"

Yaratık durmadı. Elbette ki bunun blöf olduğunu anlayacak kadar zekiydi. Prensi öldürmeye teşebbüs etmiş birisini bırak ödüllendirmeyi, yaşamasına izin vermek bile gülünç olurdu.

Prens geri çekildi, sırtını bir ağaca yasladı. Titreyen parmakları kılıcı zar zor tutuyordu. Değerli kıyafetlerinin kumaşları yırtılmış, güzel yüzünde ince kesikler oluşmuştu. Kan ve ter, birbirine karımıştı. Soluğu korkudan kesilmişti nerdeyse. Ve kibrini bir kenara atıp yalvarsa bile bir faydası olmayacaktı.

Kılıcı yana düştü usulca. Gözlerini kapamış bir şekilde içinden tanrıya dua ederken yanağında deri bir eldiven hissetti. Oldukça ufaktı beklediğinden daha çok hem de. Nazikçe okşadı. Ve fazla uzun sürmeden o eli boğazında hissetti.

Çırpınışı sadece birkaç saniye sürmüştü.

Ve Wyran Prensi Theodore'un cansız bedeni, çalılıkların içine ağır bir gürültüyle yığıldı.

Bölüm sonu

1 yorum