Ertesi gün, aralarındaki çekim bir çığ gibi büyümeye başladı. Jack, Rose’a resim defterini gösteriyor, ona dünyayı parası olmadan da nasıl güzelliklerle görebileceğini anlatıyordu. Cal ve annesinin küçümseyen bakışlarına inat, Rose kendisini ilk kez birinin yanında tamamen özgür hissediyordu.
Jack, Rose’u üçüncü mevkinin o çılgın, samimi ve hayat dolu partisine davet etti. Lüks restoranların kasıntı havasından uzak; bira kokan, tulumbaların çalındığı, insanların içinden geldiği gibi döndüğü o dar salonda el ele tutuştular. Jack, Rose’u belinden kavrayıp havaya kaldırdığında, Rose hayatında ilk kez gerçekten güldüğünü fark etti. O gece, zenginliklerin ve unvanların hiçbir önemi kalmamıştı. Sadece Jack’in sıcak elleri, Rose’un parlayan gözleri ve kalplerinin deli gibi çarpışı vardı. Onlar, tüm dünyaya kafa tutan iki aşık gibi dönüyorlardı.