İçeriğe geç

the way he loved me

Bölüm 1 · 9 dk okuma

the way he loved me

Bölüm 1

The Way He Loved Me

Seni ilk gördüğümde, hayat bir anda zevk alabileceğim bir zaman dilimine dönmüştü.

Tamamen siyahtan ibaretti görünüşün; siyah kıyafetlerin, siyah botların, siyah ipeksi saçların ve gözlerimin içine baktığında dünyamı döndüren simsiyah gözlerin. Ben renklere taparcasına yağmurlu bir kış ayında bile rengarenk giyinirken sen, bir yaz gecesi partime simsiyah gelmiş ve siyahı en sevdiğim renk haline getirmiştin.

Partilerin adamı değildin pek, arkadaşlarını kırmak istemediğin için onlara hayır diyemeyip, kendi isteğin ile bulunmayacağın bir yere sürüklendiğin çok açıktı o gece. Dönemin ilk partisini düzenleyen benim partime.

Tüm gece sıkılarak etrafa oflayıp kaç bardak bira içtiğini saymayı bırakmışken bir köşeden seni izlediğimin farkına varamamıştın bir süre. Ben ise okula yeni transfer olduğunu ve mimarlık okuduğunu, hatta şimdiden hocaların gözdesi olmayı başardığını beş dakikada öğrenebilmiştim. Seni tanıması çok kolay görünüyordu, görünüşünün tuttuğu güçten habersiz biri nasıl bir tehdit oluşturabilirdi ki zaten? Takıldığı birkaç çocuğun yanında bile gerilen, sessiz bir tipe benziyordun ve ben de sıkılmıştım. Göğüs dekolteme bakmaktan gözlerimin renginden habersiz olan erkeklerden çok sıkılmıştım. Hepsi aynı tadı veriyordu bir noktada, popülerliğimden yararlanmaya çalışanlar ve beni yatağına atmaya çalışanlar.

Hepsi aynıydı, sen farklıydın.

O gece daha fazla dayanamayıp yanına gittim, yakından daha da güzeldin. Flörtöz tavırlarımın yanaklarını pembeleştirdiğini göstermekten çekinmiyordun, belki de onları kontrol edemiyordun, Jungkook. Sebebi her neyse, üzerinde bıraktığım etki çok hoşuma gitmişti. Bana verdiğin tepkilere bakılırsa ben de senin hoşuna gitmiştim ve seni üst kattaki yatak odalarından birine çıkarmam yalnızca on beş dakikamı almıştı.

Ten uyumu ile başlayan seks arkadaşlığımızda kalbimi kırıp ellerime bırakman ve bir gece ansızın beni kapı dışarı ederek hayatından çıkarman ise, yalnızca üç ayımı.

Kurallarımız vardı.

İlki, kesinlikle aşık olmak yok. Komik, değil mi? Bu kuralı koyan da, yıkan da bendim. Senin yüzünden tükürdüğümü yalamayı rutin haine getirdim.

İkincisi ise, sarılmak, birlikte uyumak, geceyi aynı evde geçirmek gibi romantik şeylerin asla dahil olmaması kuralıydı. Bu kuralı koyduğumda bana attığın bakışı hala hatırlıyorum, bana zaten sarılmazdın ki. Senin gibi yabancılara bile nazik, gördüğü en ufak hayvanla iletişim kuran, herkesin güvenilir arkadaşı olan bir adam bile bana sarılıp aynı yatakta uyumazdı. O geceyi benimle birlikte ne kadar yoğun geçirsen de, işin bittiğinde kapıyı çekip gideceğini en başta ben belirlemiştim ne de olsa. Zaman geçtikçe sana sarılmak için uzanan ellerim, kıyafetlerini hızlıca giyip arkandan kovalayan varmışçasına evimden çıkacağını bildiğinden havada kalmaya başladığında pişman olsa bile.

Sahi, Jungkook; seni aptal sıkıcı dünyandan çıkarıp birkaç saatliğine de olsa iyi hissettiren şeyin ben olduğumu bilirken neden beni o yatakta bırakıp gitmeyi bu kadar dört gözle bekliyormuş gibiydin?

Belki de ben, senin bir günahtan uzak durmaya çalışan benliğini ortaya çıkarttığım için anın büyüsü bozulup mantıklı düşünmeye başladığın ilk an kendinden utanmanı sağlıyordum. İyi çocuklar aşka inanırdı, birkaç saatlik zevk için tanımadıkları bir kadının yatağına girmez, sevişmek için aşık olmayı beklerdi, değil mi?

Bir diğer kuralın, kişisel hayatlarımız hakkında birbirimize açılmamak olması da bir noktada buradan geliyor olmalıydı. Bu kural sana aitti, başta oldukça basit sınırlar koyduğumuz bir ten ilişkisi için idealdi. Fakat bir süre sonra seni tanımak için her yerden stalklayıp, senin gittiğin yerlerde belirmeye başladığımda bu kuralı da yıktığımı anlamıştım işte. Fakültelerimiz arasındaki mesafeyi ve orada hiçbir işim olmamasını umursamadan, sırf koridorda sana denk gelebilmek için neleri yok saydığımı biliyor musun? Karşılaştığımız o pencere kenarında göz gö-ze gelip, birbirimizi tanımıyormuşçasına hemen gözlerimizi kaçırdığımız o anlar için sarf ettiğim zaman her şeye değiyordu bir şekilde.

Birbirimizi aslında tanımadığımız gerçeği ise, en çok o zaman bu kadar yoğun batıyordu kalbime. Senin en savunmasız haline tanık olmuş ve beni parçalara ayırmana izin vermişken, aptal bir koridorda sana gülümseyememenin ne kadar ağır olduğu hakkında bir fikrin var mı?

En başında koyduğumuz bu kurallara o kadar lanet okuyorum ki şimdi.

Dedikoduları bahane etmiştim, değil mi? Popüler sosyal medya hesaplarında yüzlerce takipçisi olan, kampüsün prensesi diye sınıflandırılan Roseanne'in attığı her adım, yediği her yemek, satın aldığı her pahalı marka olay olurken, senin gibi utangaç ve sessiz olarak bilinen biriyle yatak arkadaşlığı yaşadığım ortaya çıkarsa aylarca dedikodu malzemesi olacağını elbette ki biliyorduk. Fakat sana bunun hakkında endişelendiğimi söylerken, asıl endişelendiğim şey benim hakkımda ne söyleyecekleri değildi. Çünkü insanlar hep konuşurdu, ben de onların arkasından konuşurdum nasıl olsa. Korktuğum şey, seni öğrenmeleriydi, Jungkook. Bu okulda ne kadar çekici bir vücuda ve surata da sahip olsan, asosyal birisi oluşunla dikkatleri üzerinden çekmeyi başarmıştın ve ben, yüzüme gülerken aynı anda hakkımda defalarca dedikodu yazmış kızların hedefi olmanı istemedim. Seni isteyeceklerdi, olmayan bağımızı koparıp benden uzaklaşmanı sağlayacaklardı sanki çoktan değilmişsin gibi.

Evet, dışarıdan ne kadar rahat bir imaj çizdiğimin farkındayım fakat seni deli gibi kıskandım, düşüncesi bile korkuttu beni.

Bu yüzden her şeyi bir sır haline getirdim, yasaklı bir ilişki yaşıyormuşuz gibi hissettirdim ve belki de bir noktada seni benden uzaklaştıran en büyük etken de bendim.

3 ay.

Her şey bir rutin içinde ilerlerken ben, sana günbegün aşık oluyordum ve gece yarıları aniden sana gelmen için mesaj attığımda, aslında seni özlüyordum. Bazı günler bana çok geç cevap verdiğin için gelmen için de çok geç oluyordu, bazı günlerse cevap bile vermiyordun. Beni hiç aradın mı? Elbette ki aramadın, hatta seni arama fikrimden bile nefret ediyordun içten içe, biliyorum. Yine de sesini bir saniye bile duymak için senin homurdanmalarına katlanmaya razı oluyordum hep.

Çünkü bir gün sana Roseanne ismini sevmediğimi, bana Chaeyoung diye seslenmeni istediğimi söylemiş ve hayatımın en büyük sırrını kollarına bırakıvermiştim. Nedenini sorduğunda ilk defa benim hakkımda bir şeyi merak ettiğin için o kadar mutluydum ki, acısı olan bir anıyı bile anlatmakta tereddüt duymadım hiç.

Bir kış sabahı bana Chaeyoung ismini veren babamın, yine bir kış sabahı beni terk eden ilk adam olduğunu anlattım sana, yavaşça başını salladığında üzülmüş gibiydin. Özel olarak benim için duyduğun bir his değildi, değil mi? Yoldan geçen bir kadının üzücü bir anısına tanık olsan da aynısını hissederdin, senin gibi çocuklar empati kurma yeteneğiyle doğar ve en kötü kalpli kadınlar için bile hissederlerdi o duyguyu.

Ben ise kaba biriydim, şımarıktım, her istediğim olmadığında gözüm dönerdi. Kıskançtım, lüks bir markanın yeni çıkarılan koleksiyonundan bir parçayı benden önce okuldan başka bir kızın üzerinde gördüğümde kıskançlıktan gözüm dönerdi. En yakın arkadaşımı iki yıl önce takıldığım bir çocukla bastığımda yine gözüm dönmüştü sonuçta. Alışkındım ne de olsa, bu yüzden ruhsuz yatak arkadaşlığımızın sürdüğü üç ayın sonunda seni, oldukça sıradan giyinmiş bir kızla bahçede sohbet ederken gördüğümde yine gözüm dönmüştü.

Bu seferki aptal, çocukça bir histen de değildi oysa ama sen yine şımarık olduğumu düşünmüştün. Peki göğüs kafesimi parçalarcasına acıtan bu his neden bu denli tanıdıktı? İlk defa mı kırılıyordu sanki kalbim?

Hayır, ilk defa bu kadar derinden kırılıyordu.

Daha önce gerçekten hoşlandığım bir çocuğu, en yakın arkadaşımla gördüğümde bile hissetmediğim kadar derindi yalnızca konuşmanızı izlemenin bıraktığı etki. Çünkü biliyordum, seni daha önce arkadaşların dışında hiç kimseyle görmemişken, benim tam aksim olan o esmer kızla gördüğümde bir şeyler olduğunu anlamıştım. Sorgulamadım, nasıl sorgulayabilirdim ki? Buluşmalarımız nerdeyse yok denecek kadar azaldığında, bana dokunurken aceleci davranan parmakların artık tenimi yakmak yerine buz gibi dondurmaya başladığında parçalar oturuyor ve sen benden uzaklaşıyordun.

Sonra bir gün dayanamadım, fakültene kadar hızlı adımlarla yürürken bir kez de ben seninle sohbet etmenin nasıl hissettireceğini öğrenmek istemiştim sadece. Bu sefer kafeteryadaydınız, yalnızca o vardı yanında. Günler öncesinde onun hakkında her şeyi bilmiyormuş gibi izledim onu, çok zarifti. O kadar zarif görünüyordu ki, yanına o kadar yakışıyordu ki neredeyse birlikte olmanızı istedim. İnce bellere zaafın olduğunu söylemiştin bir keresinde, daha çok ağzından kaçırmıştın çünkü benimle konuşan sesin değil, ellerin olurdu sadece. Benim de belim onunki gibi incecik görünüyordu, Jungkook. Onun boyu kısayken biz bir yapbozu tamamlarcasına eşleşiyorduk seninle, fakat nasıl o daha çok yakışıyordu sana? Konuşurken onu izlediğini fark ettiğinde, utandığı için mi? Senin gibi asosyal ve kedi değil de, köpek insanı olduğu için mi?

Sebebi her neyse, ondan nefret ettim. Bana hiç bakmadığın şekilde ona bakmandan, ona gülümsemenden, koluna dokunmasına izin vermenden nefret ettim.

Seni arayıp hemen gelmeni, yoksa yanınıza gelip ona kendimi tanıtmak zorunda kalacağımı söylediğimde düşünmüyordum. Ancak bir şekilde işe yaradı ve benimle kuytu bir koridorda buluşmaya ikna oldun.

Benimle buluşmanın tek nedeninin o olmasından da nefret ettim.

O gün, o karanlık koridorda seninle ilk ve tek kavgamızı ettik. Onun kim olduğunu sordum, beni ilgilendirmediğini söyledin. Onunla konuşmamanı istediğimde bana kızdın, neden mesajlarıma cevap vermediğini sorduğumda sıkıldığını söyledin. Senden hoşlandığımı itiraf ettiğimde, çoktan bildiğini belli ettin. Bu yüzden bitirmek istedin, aramızdaki şeyin ikimize de zarar verdiğini ve hiç yaşanmaması gerektiğini söyledin.

Şımarıktım, her şeye sahip olmak istediğim için senden hoşlanıyordum sana göre. Etrafımda beni isteyen sayısız erkek varken, senin gibi biriyle bir ilişki yaşayamayacağımı çünkü o kızdan hoşlandığını söyledin.

O an kafama dank etti, biliyor musun? Etrafımda ne kadar insan varsa, bir anda yok oluyorlardı sanki ve hayatımın hiçbir noktasında, ilk sıradan sevilmeyi hak etmemiştim. Kimse en çok beni sevmemişti, babam bile kaçıp gittiği kadından yaptığı çocuğunu daha çok seviyordu benden. Annem yurt dışı tatillerini benden daha çok seviyordu, arkadaşlarım dediğim herkes benimle yalnızca popülerliğim için takılıyordu. Uyuyamadığım gecelerde arayacak kimsem yoktu, bu yüzden parmaklarım rehberde senin adına gidiyordu hep, fakat seni de arayamıyordum.

Bir gün hepsini boş verdim, en çok sana sahip olmak istedim. Eğer sen olsaydın, sabahları kocaman evim o kadar soğuk olmayacaktı belki. Herkesin sevgisinin sahte olduğu hayatımda, beni gerçekten seven sen kalsan da yeterliydi.

Fakat bana en büyük darbeyi, o karanlık koridorda sen verdin.

"Seni kırdıysam özür dilerim, Chaeyoung," dedin oyuncağı alınmış bir bebekmişim gibi bakarken bana. "Ama en başında başlarken belli kurallar koymuştuk, o kuralları uymadığını fark ettiğim günden beri bunu bitirmeye çalışıyorum. Üzgünüm, bir hataydı, hiç başlamamalıydı."

Sonra gittin. Ona gittin. Hiçbir şey olmamış gibi, saniyeler önce bir kızın kalbini kırmamışsın gibi.

O dönem başlangıcı partisinde başlayan ilişkimiz, aylar sonra kimse görmesin diye beni sürüklediğin o sessiz koridorda bitti. Ara sıra karşılaşacağımızı biliyordum, seni unutmak adına her yerden engelleyip yolumu senden uzak tutsam da tahmin ettiğim gibi nadir de olsa karşılaşmaya devam ettik. Aylar öncesinden tek farkı, sana bakarken hissettiğim kelebeklerin yerini derin bir hüzün almıştı artık.

Farklıydın, Jungkook. Bana ilk defa karşılıksız bir aşkın da güneş ışıkları yayabileceğini göstermiştin, sonunda sonbaharı getirsen de bir zamanlar hayatımın en önemli parçası olmayı başarmıştın bir şekilde.

Fakat seni de aşmayı başardım, biliyor musun? O zamana kadar yaşadığım en acı ilişki olsan da, geride bırakmayı başardım en sonunda. Bir süre sonra gözlerim seni aramaz olduğunda, arkadaşlarım teker teker hayatımdan çıktığında, sosyal medya hesaplarımı kapattığımda, sen gittikten tam iki yıl sonra onunla tanıştığımda, Roseanne de herkes gibi beni bırakıp gitti ve o, Chaeyoung ile mutlu olmayı öğretti.

Her şey ile mutlu olmayı öğretti bana. Evim artık kocaman değildi ve sabahları üşümüyordum artık, sağlıklı bir uyku düzeni kurmama bile yardım etti. Beni sevdi, beni gerçekten sevdi.

Geride bıraktığım hiçbir şeyi özletmeyecek kadar sevdi.

Bölüm sonu

1 yorum