Mr. Carter’ın tutuklanması aslında bir son değil, sadece kâbusun başlangıcıydı. Jacob, Taylor ve Jessica her köşenin ardında bir gözün onları izlediğini hissediyorlardı. Kasabada tuhaf olaylar birbirini izliyordu: geceleri aniden sönen ışıklar, boş evlerden gelen sesler ve insanların iz bırakmadan kaybolması... Üç arkadaş, bunların tesadüf olmadığını; Mr. Carter’ın intikam yemini etmiş karanlık şebekesinin işi olduğunu kısa sürede anladı.
O gün akşam kafeden çıktıklarında hava alışılmadık derecede ağır ve sisliydi. Arabaya binecekleri sırada Jacob duraksadı. Sokağın köşesinde, ağacın gölgesinde bekleyen siyah renkli sedanı ve üzerlerine dikilmiş soğuk bakışları fark etti.
"Kaçın!" diye bağırdı Jacob.
Kovalamaca başlamıştı. Arkalarına bakmadan karanlık ara sokaklara daldılar. Peşlerinden gelen ayak sesleri hızla yaklaşıyordu. Katilin adamları bu sokakları avuçlarının içi gibi biliyordu. Jacob, Taylor ve Jessica, eski bir deponun kapısını kırarak içeri girdiler ve nefeslerini tutarak gizlendiler.
Deponun içindeki ürkütücü sessizliği aniden bir ses bozdu: "Bizi mi bekliyordunuz?"
Bu, Mr. Carter’ın sağ kolu olan maskeli bir adamdı. Elindeki lazeri yavaşça Jacob’ın göğsüne tuttu. Jessica korkudan titriyor olsa da çevredeki eski demir boruları fark etti. Bu, onların tek şansıydı.
"Jacob, şimdi!" diye bağırdı Jessica.
Jacob ve Taylor aynı anda harekete geçerek saldırıya geçtiler. Kovalamaca artık deponun içinde bir "kedi-fare" oyununa dönüşmüştü. Her taraftan kırılan cam sesleri yükseliyor, karanlık dehlizler birbirine karışıyordu. Arka kapıya ulaştıklarında, buranın aslında katillerin gizli üssü olduğunu anladılar. Duvarlarda kasabada kaybolan insanların fotoğrafları ve isim listeleri asılıydı.