UYARI: Bu hikaye bir fanfiction olup The Glory'den ilham alınmıştır.
Ağır içerikler mevcut; zorbalık, travma, intikam. Ayrıca bazı olayları ve sahneleri bir azcık değişmiş veya farklı şekilde göre bilirsiniz, o yüzden diziyi izlemenizi öneririm.
___________________________________
Bir telefon sesi, arabada gişe geçiş ücretinin başarıyla tahsil edildiğini bildirdi.
2022 YILININ YAZI
JAEPYEONG İNŞAAT
EDEN APARTMANI
Eden Apartmanı'nın çatısında dikilen yaşlı kadın, bakışlarını yeni taşınan genç kadına dikerek, meraklı ses tonuyla sordu: "Yeni mi taşındın? Merhaba, nasılsınız?"
Genç kadın ona taraf döndü. Belliki kadının orada olduğunu farketmemişti.
Yaşlı kadın, derin bir nefes alıp iç geçirdi. "Oh. Sonunda gelebildin. Buraya varman bayağı zamanını aldı ama her neyse, hoş geldin. Bak, tam şurada duran bu çiçek, buralarda Şeytanın Borozanı olarak bilinir. Hemen yan tarafta, boynunu bükmüş olan diğeri ise Meleğin Borozanı olarak adlandırılır çünkü onun gövdesi yere bakan bir borozana benziyor. Bu ilk gördüğün ise Şeytanın Borozanıdır, çünkü o diğerinin aksine mağrur bir edayla gökyüzüne doğru çalınan bir borozana benzer. Görünüşe göre Tanrı, onların yukarıya, yani kendi makamına doğru bu şekilde dik bakacak kadar kibirli ve küstah olduklarını düşünmüş. Belki de tam olarak bu cezalandırılma yüzünden, onların o yoğun kokularını sadece gece vakti, karanlık çöktüğünde alabiliyorsun. Bu tür saksıları çöpe atmadan önce böyle paramparça etmen gerekir ki sonradan kimseye bir yük olmasınlar."
Yaşlı kadın, elindeki saksıyı büyük bir hınçla sert zemine fırlatarak tuzla buz etti.
___________________________________
Genç kadının zihninde, yıllardır biriktirdiği, fotoğraflara bakarak 1 hafta önce yazdığı mektubu düşündü: "Sevgili Yeon-jin'im..."
"Yaz mevsiminden ne kadar nefret ettiğimi, o boğucu sıcakların beni nasıl nefessiz bıraktığını hatırlıyor musun? Neyse ki hava daha da çekilmez hale gelip ısınmadan önce eski yerimden tamamen taşındım. Günlerdir buradaki duvarı kaplayan bu fotoğrafları düzenliyorum ama buradaki tüm bu tanıdık, bana o kabus dolu günleri hatırlatan cana yakın yüzler yüzünden bu iş tahmin ettiğimden çok daha uzun sürüyor."
"Ve ne zaman bu fotoğrafları incelemeye başlasam, zihnimde hep aynı sahne dönüyor; senin o kapıyı büyük bir küstahlıkla açtığını hayal ediyorum."
Genç kadın, duvarı kaplayan fotoğraflara bakarak kendi kendine son derece acı ve soğuk bir şekilde kıkırdadı. Tam o esnada odanın kapısı aniden, hiçbir nezaket kuralına uymadan açıldı. İçeriye büyük bir kibirle giren lüks giyimli kadın, şaşkınlık ve öfkeyle etrafa göz gezdirdi. "Ne yapıyorsun sen burada? Bu Jae-jun... Sa-ra... Herkesin fotoğrafları duvarda... Öyleyse, sen de kimsin?"
Duvarın önünde sessizce dikilen kadın, yavaşça arkasına döndü. "Benim, Yeon-jin. Ben."
Dong-eun, karşısındaki kadının yüzüne bakarak alaycı, küçümseyici bir tavırla gülümsedi. "Gerçekten hiç değişmemişsin, ha? Aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ hiç görgün yok, değil mi? Birinin evine girerken ayakkabılarını çıkarman gerektiğini öğrenemedin mi?"
Duvara fotoğrafları sabitleyen zımba tabancası, kadının sıkıca kavrayan elinde sertçe tıkırdadı. "Şimdi, seni bu dünyadan tamamen silmek ve öldürmek için bir nedenim daha var. En azından kim olduğumu, karşında kimin durduğunu tanıman gerekirdi."
Dedi ve Dong-eun arka cebindeki silahı hızla çıkararak Yeon-jin'in üzerine atladı ve zımba tabancasını kafasına dayadı.
Yeon-jin, yere düştü ama hala yıllar öncede olduğu gibi umursamadan gülümseyerek "Beni öldürmek mi? Sen kimsin ki beni öldürebileceğini sanıyorsun?"
Dong-eun, gözünü bile kırpmadan, "Evet, öyle olduğunu çok iyi biliyorum. Seni öldürmeyi denemek, seni yok etmek için elimden gelenin en iyisini yapacağımı ve bundan asla vazgeçmeyeceğimi biliyorum. Ah, sen yoldayken tam olarak buraya nasıl geldiğimi duymak ister misin?"
____________________________________
2004 YILININ YAZI
Emniyet amiri Shin-Yeong-Jun telefonla konuşarak "Resmi bir şikayet raporu karakola sunulduğu ve sisteme işlendiği için, yasal prosedürü takip etmek ve çocukların vasilerini buraya çağırmak zorundayız. Ama siz hiç kendinizi sıkmayın, merak etmeyin, ben onun bu işten en ufak bir zarar görmeden kolayca sıyrılmasını sağlayacağım."
Başkomiser, elindeki telefonu yavaşça cebine koyarken karşısındaki kadına, "Seni sonra ararım," dedi. Ardından masanın önünde suçlu gibi değil, son derece rahat bir şekilde duran genç kıza doğru döndü. "Park Yeon-jin..."
"Efendim?"
"Sıradan bir mesele yüzünden arkadaşına neden bu kadar ağır zorbalık yapıyordun? Seni bir daha ne sebeple olursa olsun bunun için burada görmek istemiyorum. Annene durum zaten haber verildi. Git hadi, buralarda dolanma."
Yeon-jin, umursamaz bir tavırla omuz silkti. "Ama o benim arkadaşım değil ki, neden öyle söylüyorsunuz?" Tam kapıya yönelecekken adımlarını durdurdu ve imalı bir gülümsemeyle komisere doğru geri döndü. "Bu arada efendim, annemle sizin aranızda tam olarak ne geçiyor, ne var?"
"Biz sadece çocukluk arkadaşıyız, başka bir şey değil."
Yeon-jin, duyduğu cevaptan tatmin olmuş gibi alaycı bir şekilde gülümsedi. "Oh, Son Myeong-o ile bizim aramızdaki ilişki gibi mi yani? Demek bu yüzden annemin o sancılı boşanma davasında ona bu kadar yakından yardımcı oldunuz. Babamın başka bir kadınla ilişkisi olduğunu kanıtlayan, davayı çözen kişi sizdiniz. Demek ki ben yanılmışım. Ben de bunca zamandır annemle yattığınızı düşünüyordum."
Yeon-jin, daha adam cevap veremeden büyük bir arsızlıkla kahkaha attıktan sonra odanın kapısını açıp hızla dışarıya çıktı.
Karakolun diğer tarafında, döküntülerin ve eski eşyaların yığılı olduğu dükkan benzeri alanda büyük bir bağırış çağırış yükseliyordu. Bir kadın öfkeyle bağırarak, "Kalk ayağa hemen! Bütün teslimatlar senin yüzünden gecikecek ve birikecek. Git işinin başına!" dedi.
Genç bir çocuk, üzerindeki kıyafetleri düzelterek homurdandı. "Hadi ama, ne diye bağırıyorsun? Sana buraya gelmemeni söylemiştim, pislik."
Bir başka kadın ise aradaki gerginliği azaltmak amacıyla araya girmeye çalışıyordu: "Siz ikinizin tek yapması gereken şey, sadece birbirinize sarılmak ve karşılıklı olarak özür dilemek. Hadi, Sa-ra. Gidelim artık buradan."
O sırada içerideki odada orta yaşlı bir kadın, polis memuruna hararetli bir şekilde bir şeyler anlatmaya çalışıyordu: "...bir arabadan mı bahsetti, ne dedi?"
Tam o anda rehber öğretmeni bekleme salonuna girdi
Memur şaşkınlıkla "Nasıl yardımcı ola bilirim?" dedi
Rehber öğretmeni homurdanarak:
"Onun yasal vasisi olarak hareket ediyorum. Ben onun öğretmeniyim." Dedi ve karşısında oturan Dong-eun'a büyük bir öfkeyle baktı. "Hey. Karakolda ne halt ediyorsun sen? Küçük bir şaka, basit bir çocuk oyuncağı yüzünden polisi aramanın iyi bir fikir olduğunu mu düşündün gerçekten? Üstelik müdür yardımcısı bile durumu öğrendi... Seninle okulda sonra çok detaylı konuşacağız. Hadi. Gidelim."
Bekleme salonunun köşesindeki Jae-jun ayaklarını uzatarak seslendi: "Efendim, bana da yardım edin, beni de buradan çıkarın. Bu hafta bir nevi yetim sayılırım çünkü ailem yurt dışında... golf oynuyorlar."
Öğretmen, çocuğun kim olduğunu fark edince yüzündeki öfkeli ifadeyi anında silip gülümsedi. "Gerçekten mi? Böyle bir durumda elinden geldiğince çabuk beni araman gerekirdi. Tamam, onu da yanımıza alıyorum."
Polis memuru, önündeki evrakları imzalarken başını salladı. "Oh, evet. Tabii ki alabilirsiniz."
Öğretmen, Jae-jun'a bakarak "Merak ediyordum, ailen yoksa neden hâlâ buralardasın? Bekle bakayım, evde senin yemeklerini kim hazırlıyor?"
Çocuk, rahat bir tavırla, "Hizmetçimiz hazırlıyor," dedi.
Öğretmen, duyduğu cevaptan fazlasıyla memnun bir şekilde kafasını sallayarak onayladı: "Oh, tabii ki, başka kim olacaktı."
Lüks ve geniş bir malikanenin kapısında Yeon-jin' annesi kızına vurarak "Bugünün bizim için ne kadar önemli ve kritik olduğunu sana defalarca söylememiş miydim? Yaptığın bu aptalca şey yüzünden seninle ilgili büyük bir hayal kırıklığına uğradım."
Yeon-jin, sıkılmış bir halde, "İşin içine polisin gireceğini, başımın bu kadar belaya gireceğini bilmiyordum," dedi.
Annesi, sinirlenip defalarca vurmaya başladı: "İşte tam olarak bu yüzden hayal kırıklığına uğradım ya! Bu kadar zavallı, bu kadar aşağılık ve statüsü düşük birini bile kendi lehine idare etmeyi beceremedin. Sana sadece Jae-jun ile takılabileceğini, onunla görünmen gerektiğini söylemedim mi? Eğer o an yanında yoksa ve canın sıkılıyorsa, Sa-ra ile de vakit geçirebilirsin. Unuttun mu yoksa? Şaman, adında 'O' harfi olan insanlardan hayatına büyük uğursuzluk ve kötü şans geleceğini açıkça söyledi. Son Myeong-o. Choi Hye-jeong. Tam olarak şu seviyesiz çocuklardan bahsediyorum işte! İçeri gir hemen, senin yüzünden zaten yeterince geç kalıyoruz."
Şaman tapınağında geleneksel kıyafetler içindeki bir adam melodik ritimlerle mırıldanarak, tütsülerin dumanı altında ayin yapıyordu. Adam, elindeki ritim aletlerini sallayarak mırıldanmaya ve dualar etmeye devam etti. Tam o sırada sessizliği bölen bir telefonun bildirim sesi duyuldu.
MOON DONG-EUN - SUNGHAN LİSESİ
Spor salonunun ağır demir kapısı aralandığında, içeride bekleyen çocuklardan biri neşeyle haykırdı: "Dong-eun geldi!"
Son Myeong-o, oturduğu yerden pis pis sırıtarak lafa girdi: "Her gün istisnasız görebileceğin o tanıdık kişi."
Genç çocuk, kızın korku dolu yüzüne bakarak kendi kendine kıkırdadı. Diğer çocuk ise onun bu haline yüksek sesle güldü. Yeon-jin, zafer kazanmış bir komutan edasıyla sahte bir neşeyle kollarını iki yana açtı: "Hoş geldin! Sana geçmişte zorbalık ettiğim, canını yaktığım için küçük bir özür dilemek istemiştim aslında. Özür dilerim. Şimdi tamamen ödeştik mi dersin? Üzerimize polisi salmana, işi karakola dökmene hiç gerek yoktu, değil mi? Gerçekten çok korkmuştuk. Hazır lafı açılmışken ve hepimiz buradayken, Dong-eun... Şu andan itibaren, benim bu elindeki maşanın yeterince sıcak olup olmadığını bizzat teninle kontrol edeceksiniz."
Dong-eun, karşısındaki ekibin gözlerindeki vahşeti görünce büyük bir panik içinde inledi. "Lütfen yapmayın! Hayır! Sizi tutuklayacaklar! Bırakın beni! Durun artık!" diye haykırdı Dong-eun, geri kaçmaya çalışarak.
Jae-jun, elindeki sigarayı küllüğe bırakıp alaycı bir tonla araya girdi: "Hey, şuna bak hele, şimdi alt tarafı küçük bir iyilik istemenin neresi büyük bir suç? Bu tepkilerinle bizi gerçekten çok tuhaf hissettiriyorsun."
Yeon-jin, elindeki kızgın saç maşasını Dong-eun'un çaresizce savrulan koluna doğru yavaşça yaklaştırdı. "Hadi ama, naz yapma da sıcak mı yoksa değil mi bir bakıver. Hadi."
Kızgın metalin çıplak tene sertçe değmesiyle birlikte, salonda etin yanma sesi yüksek bir cızırtıyla yankılandı. Dong-eun, hayatında daha önce hiç tatmadığı bu dehşet verici acıyla feryat etti. Yeon-jin, elindeki maşayı çekmeden merakla sordu: "Yeterince sıcak mıymış? Görünüşe göre kıvamı gayet iyi. Şimdi diğer tarafı tekrar dene."
Dong-eun, acının ve çaresizliğin verdiği yıkımla hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. "Biri bana yardım etsin! Biri lütfen gelsin ve beni buradan kurtarsın!" diye bağırdı genç kız acıdan kıvranarak.
Choi Hye-jeong, oturduğu sıradan bacak bacak üstüne atarak alaycı bir tonla, "Sadece boşuna nefesini tüketiyor, zamanını boşa harcıyorsun," dedi. "Bağırabildiğin kadar yüksek sesle bağır, yırtın buralarda. Kimse senin sesini duyup gelmeyecek. Kimse seni kurtarmayacak. Beden eğitimi öğretmeni spor salonunun anahtarını bize kendi elleriyle verdi!"
SPOR SALONU
Dong-eun, gözlerinden akan yaşlar yanaklarındaki kızarıklıklara karışırken Yeon-jin'in gözlerinin içine baktı. "Bunu neden yapıyorsunuz? Bunu bana neden yapıyorsunuz? Lütfen durun!"
Yeon-jin, sanki dünyanın en saçma sorusunu duymuş gibi tiksinir ve sıkılmış bir yüz ifadesi takındı. "Gerçekten bundan çok ama çok sıkıldım artık. Siz okuldaki ezik insanlar neden her zaman büyük bir saflıkla bunu soruyorsunuz? Bunu yapıyorum çünkü bana ne yaparsam yapayım asla hiçbir şey olmayacak ve ne olursa olsun hayatımda hiçbir şey değişmeyecek. Mesela şimdi içinde bulunduğumuz duruma bakalım. Polisle o kadar tantana kopardın, şikayet ettin ama şu an tam olarak neredesin, kimin elindesin? Bir şey değişti mi hayatında? Söylemeye çalıştığım şey, seni bu dünyada kimsenin kurtarmayacağı. Polisler değil, okul müdürü değil, hatta senin o fakir ailen bile değil. Toplumda böyle hiçbir şeyi değiştiremeyen insanlara ne derler bilirsin mi? Onlara sadece zavallı ezikler denir."
Myeong-o, kızın çantasını karıştırırken sırıttı: "Gerçekten bir motel odasında sefil bir halde yaşadığını duydum doğru mu? Senin aslında sığınacak hiçbir evin olmadı, değil mi?"
Sa-ra, elindeki içkiden bir yudum alarak güldü. "Tıpkı bir peri masalından çıkmış gibi bir hayat. Sanırım sen kendi çapında tuhaf bir peri masalında yaşıyorsun, Dong-eun."
Yeon-jin, duyduğu bu benzetmeyle neşeyle yerinden atıldı: "Wow, sanırım bu durum beni onun iyiliksever peri vaftiz annesi yapar. Ne de olsa ütümü kendi teniyle kontrol etmeme büyük bir sadakatle yardım etti. Yapmadı mı?"
Maşayı kızın koluna tutarak Dong-eun, acının şiddetiyle adeta aklını kaçıracak gibi olarak çığlık attı. "Lütfen, hayır! Yapmayın!" Dong-eun, ellerini siper etmeye çalışarak acı içinde kıvrandı. "Bırakın beni! Hayır!"
Yeon-jin, kızın sesinin dışarıya gitmesinden endişelenerek öfkeyle bağırdı: "Şunu hemen susturur musun Myeong-o? Ne diye bakıyorsun?"
"Hayır!"
Myeong-o, yerdeki kızın üzerine doğru eğilerek yüzünü yaklaştırdı. "Hey, buralarda bağırırken içerideki kısık sesini kullanmaya çalış, tamam mı? Yoksa canın daha çok yanar."
Dedi ve gülerek Dong-eun'u öpmeye başladı
____________________________________
Okulun hemşiresi orta yaşlı kadın, tezgahın arkasından şüpheyle sordu: "Hidrojen peroksit mi istiyorsun?"
Dong-eun, acıdan ayakta durmakta zorlanan bitkin bir sesle, "Gömleğime okulda bir şey döküldü," dedi. "Eğer ondan biraz alabilirsem, temizleyeceğim."
Kadın, kızın yakasından sızan ve kumaşı boyayan lekelere dikkatle baktı. "Gömleğine ne bulaştı öyle, bu leke ne? Yani... sen şu an kanıyor musun?"
Dong-eun, kadının daha fazla soru sormasını engellemek için yalvaran gözlerle baktı. "Lütfen sadece biraz hidrojen peroksit almama izin verin, başka bir şey istemiyorum."
Okulun revirindeki hemşire, kızın omuzlarındaki ve kollarındaki derin, morarmış yanıkları görünce dehşetle soluğunu tuttu. "Nasıl oldu bu, ne hale gelmişsin? Bunu sana kim yaptı? Sınıf öğretmenine bu durumu hemen söyledin mi? Daha önce de buna benzer şeyler görmüştüm. Eğer tek başına gidip konuşmaya korkuyorsan, seninle birlikte geleceğim ve öğretmenine her şeyi anlatacağım. Tamam mı? Söyle bana, kim yaptı bunu?"
Tam o sırada sessiz odada perdeyi aralayark,elinde telefonla konuşarak neşeli sesle "Oh, selam anne. Seni birazdan işim bitince geri arayabilir miyim?" dedi Yeon-jin gülerek.
Yetişkin Dong-eun'un dış sesi, anıların kasvetli gölgesi üzerine bindi: "Biliyor muydun Yeon-jin... senin o biricik kızının dünyaya her zaman tersinden bakmayı sevdiğini? Belki insanlar bu tuhaf durumu yine de anlayabilir çünkü bir bakıma, içinde yaşadığımız bütün dünya zaten her zaman tersine dönmüştür."
Park Yeon-jin'in küçük kızı Ha Ye-sol, parktaki bankta oturan kadının ayaklarına baktı. "Bunlar annemin evdeki dolabında giydiği ayakkabıların aynısına benziyor." Başını kaldırıp kadının yüzüne baktı. "Demek o sensin."
"Park Yeon-jin'in kızı. Ha Ye-sol."
"Sen benim annemin kim olduğunu gerçekten biliyor musun?"
Dong-eun, çocuğun boyuna inecek şekilde yavaşça diz çöktü. "Anneni hayatımın her günü, her anı aralıksız düşünüyorum. Dünyada özleme son derece benzer bir nefret türü vardır. Bunu bir kez başlattın mı durdurmak asla imkansızdır."
Ye-sol, duyduğu kelimelerin ağırlığını anlamayarak masumca sordu: "Nefreti hiç bilmiyorum. Ne demek o?"
Dong-eun, çocuğun yüzüne bakarak burukça gülümsedi. "Nefretin ne olduğunu gerçekten bilmek istiyor musun?"
____________________________________
Dong-eun sessiz ve yorgun şekilde eski ve gecekondu evine girince odasına doğru yürüdü ama odasında tekrar onları gördü. Lee Sa-ra kahkahalarla gülüyordu: "Bu çok komik, siktir." Dong-eun korkudan geri kaçmaya çalıştı ama Kapı ardına kadar büyük bir gürültüyle açıldı. "Huh. Hey. Gidiyor musun?" dedi Jae-jun Dong-eun'un üzerine hızla gelirken.
Dong-eun, titreyerek kesik kesik nefes alıyordu. Ama tam bu anda gözleri Yeon-jin'in o sırıtan gülüşüne takıldı. Yetişkin Dong-eun'un dış sesi zihninde akmaya devam etti: "Eğlenirken, birine acı çektirirken gözleri tamamen kararırdı. Buraya gelmen neden bu kadar uzun sürdü? Seni gerçekten çok özledim. Gülümsediğinde dudakları yukarı doğru şeytani bir kıvrımla bükülürdü. Bütün o koyu, omuzlarına dökülen güzel saçları... Eğer tüm bu detayları bir araya getirirsen, nefret işte tam olarak böyle görünür."
Genç Dong-eun, koridorun ortasında titreyerek nefes alıyordu. Zorbalardan biri yüksek sesle güldü. "Hadi oradan, siktir git! Bak hele, ayakkabılarını çıkarıp da girmiş içeriye. Oh, gerçekten çok pislik insanlarız, yazıklar olsun bize. Çekil kenara, önümü kapatma."
Myeong-o, elindeki büyük nesneyi sallayarak bağırdı: "Hey! Bu senin o gizli kumbaran mı? Bunu mutfaktaki pirinç pişiricinin içinde saklanmış buldum. Gözlerime gerçekten inanamadım."
Dong-eun, elini çaresizce uzatarak paraya uzanmaya çalıştı. "Onu bana geri ver."
"Oh, hayır, öyle yağma yok. Ne o, bana çok mu kızgın mısın?" Myeong-o, elindeki kumbarayı havaya fırlatıp tekrar tuttu ve gürültüyle homundandı. "Güzel yakaladım ama değil mi? Wow. Burada senin gibi biri için bir ton para var."
Hye-jeong, oturduğu köşeden sahte bir üzüntüyle sızlandı: "Ooh, hepsi bu kadar mıymış gerçekten? Çok acıklı bir durum. Dong-eun, senin gerçekten çok berbat, iğrenç bir hayatın var."
Myeong-o, paraları cebine koyarken yüksek sesle güldü. "Bu çatlak fahişe şimdi burada ne kafası yaşıyor, ne içmiş? Pan Cold mu yoksa bali mi çekmiş?"
Domuz şeklindeki kumbara büyük bir hışımla ve gürültüyle yırtıldı. "Hayır!" diye bağırdı Dong-eun, kendini öne doğru atarak. "Durun! Yapmayın! Hayır! Hayır!"
İçerideki herkes aynı anda bağırıp çağırarak tam bir kargaşa ortamı yarattı. Myeong-o, yerdeki paraları tek tek sayıyordu: "Kızda ne para varmış be! Bu birikenler neredeyse 200.000 won eder. Sanırım bu geceki tüm içkilerin hesabını o ödüyor?"
Dong-eun, paraların ellerinden kayıp gitmesiyle çaresizce haykırdı: "Hepinizin zaten çok parası var! Hiçbirinizin benim bu küçük parama ihtiyacı yok! Lütfen, yalvarıyorum size, bana acıyın. Geri verin onu."
Yeon-jin, elindeki bardağı sallayarak biraz düşündü. "Hmm. Görünüşe göre en azından büyüklerine karşı uslu durmayı, nasıl davranacağını öğrenmişsin, Dong-eun. Güzel, sevindim. Onu sana geri vereceğim. Ama küçük bir şartım var; biz burada içki içip eğlenirken sen de bizim için salonun ortasında dans etmek zorundasın. Eğer bunu yaparsan paralardan hiçbirine dokunmam, hepsini alırsın. Kulağa gayet hoş geliyor mu?"
"Ne?" dedi Dong-eun afalladı.
"Sana git ve bizim için dans et dedim. İçeride kimse dans edip oynamazsa biz nasıl eğleneceğiz? İstemiyor musun yoksa? Pekala, eğer bunu yapmak işine gelmiyorsa, o parayı benden geri almanın başka bir yolu daha var elbet. Bunu senin o döküntü evinde buldum." Yeon-jin, kızın yırtık pırtık kıyafetlerini süzdü. "Şu an dışarıdan bakınca biraz paspal, zavallı görünüyorsun. Ve eğer burada bizden daha iyiymişsin gibi davranmaya, diklenmeye kalkarsan, gerçekten, ama gerçekten çok büyük bir belaya bulaşacaksın. Huh? O yüzden fazla uzatıp da canını sıktırma, benim için dans et. Biraz eğlenelim."
Yeon-jin, kızın çaresizliği karşısında sinsice kıkırdadı. "Eğer yine de istemiyorsan zorlayan yok, sorun değil." diyerek yerdeki ütüyü gösterdi
Jae-jun, elindeki kadehi masaya bırakıp araya girdi. "Hey, daha önce dikkatli bakmadığım için hiç fark etmemiştim ama Dong-eun... senin bacakların aslında bayağı güzelmiş."
Yeon-jin, bu iltifat üzerine kıs kıs güldü. Hye-jeong biri listeyi karıştırarak bağırdı: "İlk şarkıyı bizzat ben seçeceğim! Elimde siktirici derecede iyi olan, tam dans etmelik bir ton harika şarkı var." dedi tuşlu telefonunu çıkararak.Yüzünde şeytani bir gülümseme belirdi.
Dong-eun, tenine değen yeni bir acıyla salonda çığlık attı. Gecenin karanlığında çatıya çıkmış ve tüm acılarını kalıcı olarak dindirmek için kendini bırakmaya çalıştı ama yapamıyordu. Bunu uzun zamandır düşünüyordu ama her seferinde başarısız olmuştu. Ardından acıdan yere yığıldı ve ağlayarak üzerindekileri çıkararak karlara uzandı ve yakan yaralarını soğutmak için yerdeki karları yaralarına bastırdı, ama bir işe yaramıyordu, çünkü asıl acıları dahada derin ve ağırdı.
SAĞLIK ODASI - OKUL HEMŞİRESİNİN İSTİFASI NEDENİYLE GEÇİCİ OLARAK KAPALIDIR
Choi Hye-jeong, kayak yapan Jae-jun ve Yeonjin'e den gözünü kaçırarak telefonu kulağına dayamış hararetli bir şekilde konuşuyordu: "Gerçekten mi söylüyorsun? Ama bu ne zaman oldu? Tamam, ayrıntıları öğrenip seni sonra geri ararım." Telefonu kapattıktan sonra yüzündeki şaşkınlıkla kayaktan yeni dönmüş olan Myeng-oh ve Sa-ra'ya doğru döndü. "Hey, sıkı durun... Dong-eun okulu tamamen bırakmış. Üstelik dilekçede nakil ve ayrılma sebebi olarak doğrudan bizi, bizim isimlerimizi göstermiş. Dilekçeyi müdür yardımcısına bizzat vermiş, şimdi de müdür yardımcısı odada sınıf öğretmenimizi fena azarlıyor."
Sa-ra, duydukları karşısında sırıttı: "Beden eğitimi öğretmenini değil yani, öyle mi?"
Myeong-oh, kahkaha atarak lafa girdi: "Bizi dilekçeye sırayla mı yazmış yoksa karışık mı? Adımın o listenin tam olarak neresinde olduğunu çok merak ediyorum."
Hye-jeong Myeng-oh'u süzerek'"Aptal mısın sen Myeng-oh? Hey! Jae-jun! Yeon-jin! Çabuk buraya, benimle gelin!"
Öğretmen Kim öfkeden deliye dönmüş bir halde arayıp Dong-eun'a bağırıyordu: "Seni aptal fahişe! Madem gideceksin, sadece sessizce okulu bırakıp defolup gitmeliydin. Demek sen tamamen masumsun, öyle mi? Burada yanlış hiçbir şey yapmadın, öyle mi? Sadece senin gibi kafayı tamamen sıyırmış, psikolojisi bozuk biri işi bu kadar ileri götürmeye cesaret edebilirdi! Çabuk şu kağıdı geri al ve yazmış olduğun o uydurma sebebi hemen şimdi düzelt!"
____________________________________
OKULDAN AYRILMA FORMU
Müdür yardımcısı, öğretmenle telefonla konuşarak: "Eğer bu durum müdürün kulağına gider ve üst makamlar öğrenirse, yıl sonundaki performans değerlendirmenizi son derece olumsuz etkileyebilir, Bay Kim. Koltuğunuzdan olabilirsiniz."
"Biliyorum, her şeyin farkındayım. Tanrım. Tamam mı, halledeceğim!" dedi öğretmen öfkeyle soluyarak.
Dong-eun, kapıyı aralayarak sessizce içeri girdi. Öğretmen, masadaki kağıdı kıza doğru fırlatarak sordu: "Bu neyle ilgili, ne demek oluyor bu? Oraya resmi evraka ne biçim bir gerekçe yazıyorsun öyle kafana göre?"
Kız, karşısındaki otoriteye rağmen dik ve sarsılmaz bir duruşla cevap verdi: "Okul içi şiddet ve ağır zorbalık. Park Yeon-jin, Lee Sa-ra, Choi Hye-jeong ve Son Myeong-o tarafından sistematik olarak yapıldı. Ve siz de bir öğretmen olarak sadece orada durup, her şeyin olmasına göz yumdunuz, izlediniz."
Öğretmen Kim, duyduğu bu ağır itham karşısında öfkeden deliye dönerek ayağa kalktı. "Kapa o yalan söyleyen pis ağzını hemen! Onlar senin bir yerlerini mi kırdılar, kollarını bacaklarını mı sakatladılar? Karşımda hiçbir yerin kırılmadan sapasağlam, ayakta ortalıkta yürüyorsun işte. Bu ne biçim bir zorbalık, ne şiddeti? Ben bir öğretmen olarak neyi yanlış yaptım, ha? Sen bu noktada artık tamamen hayal görüyorsun, delirmek üzeresin. Arada sırada arkadaşlar okulda şakadan birbirine vu eder, değil mi? Bunda büyütecek ne var?"
Dong-eun, karşısındaki adamın vicdansızlığı karşısında sordu: "Neden... tüm bu olanlarla, bu vahşetle ilgili hiçbir sorununuz yok, neden susuyorsunuz?"
"Ne dedin sen?"
"Daha geçen hafta oğlunuz şehirdeki en iyi üniversiteyi kazandığında herkesin önünde çok gururlanmış, hava atmıştınız. Eğer oğlunuzun okuldaki en yakın arkadaşları ona vurabildikleri kadar sert vursalardı, canını yaksalardı bu durum sizin için sorun olmaz mıydı, buna da şaka mı derdiniz?"
Bay Kim, odadaki diğer öğretmenlerin bakışları altında derin bir iç geçirdi. "Sana karşı başından beri olabildiğince yumuşak davranmaya, işi büyütmemeye çalışıyordum. Ama sen kaşınıyorsun, haddini fazlasıyla aşıyorsun. Sana gerçekten inanamıyorum. Sen az önce benim oğlum hakkında... tam olarak ne dedin? Bir daha söyle bakayım! Ne dedin?"
Dedi ve koltuğundan fırlayarak Dong-eun'a defalarca sertçe tokat atmaya başladı.
Diğer öğretmenler, durumun kontrolden çıktığını görerek araya girmeye çalıştı: "Durun Bay Kim! Bu kadarı yeter, sakin olun lütfen."
Öğretmen Kim, vurmaya devam ederek "Söyle bunu hadi! Ne dedin sen benim oğlum hakkında? Kalk ayağa çabuk! Bir daha söyle o kelimeleri!"
"Bay Kim! Lütfen yapmayın, Bay Kim!"
"Hadi, bir daha söylemeyi dene bakalım, ne olacak."
Diğerleri öğretmeni tutarak yatıştırmaya çalıştı: "Buna değmez Bay Kim, lütfen kendinize gelin, değmez."
"Bırak beni! Kalk ayağa diyorum sana! O lafları bir daha söylemeni feryat ediyorum senden. Söyle hadi! Hadi ama, ne sustun?"
"Bay Kim, durun artık!"
YENİ DÜNYA KUAFÖR SALONU - PARK ETMEK YASAKTIR
Dükkanın içindeki eski telefon yüksek ve gürültülü bir sesle çaldı. Tezgâhtaki kız seslendi: "Bayan Jeong, içerideki telefon çalıyor, baksana."
"Evet, geliyorum, duydum!" Kadın aceleyle yürürken kapıdan giren bir müşteriye sertçe çarptı. "Oh, hey! Dikkat etsene önüne, nereye bakıyorsun?"
"Ne var, ne oluyor?"
"Sadece bir saniye bekle burada."
Bayan Jeong, homundanarak telefonu eline aldı ve kulağına dayadı. "Merhaba, kimsiniz, ne istiyorsunuz? Evet. Ben onun öz annesiyim, buyurun. Evet, doğru. Siz kimsiniz?"
Yeonjin'in annesi, küçük bir kafede kadının önüne kalın ve içi dolu bir zarf uzattı. "Hadi buyurun, açın bakın şuna. Her şey tamamen sorunsuz ve gizli halledildi."
Annesi, elindeki zarfı aceleyle açtı ve içindeki tomarlarca parayı görünce açgözlülükle gözleri parladı. "Aman Tanrım, aman Tanrım, aman Tanrım, bu gerçek mi?"
BANKA ÇEKİ
Yeonjin'in amnesi bayan Hong Young-ae, kadının parayı görünce yumuşadığını fark edip sinsice gülümsedi: "Ve bu işin tamamen kapanması için tek ihtiyacım olan şey, babasının resmi imzası."
Bayan Mi hee'nin sevgilisi, elindeki dosyayı düzelterek araya girdi: "Ah, teknik olarak ben onun babası değilim elbet. Ama ben... okulda bir bakıma onun babası gibiyim, vasisi sayılırım..."
Kadın, elindeki banka çekini büyük bir hızla Mi-hee'nin önüne uzatarak, "O zaman... onun yerine sadece annesi imzalayabilir" dedi.
"Ah, öyle mi dersiniz?"
Durumu onaylayarak başını salladı: "Evet, tabii ki imzalayabilir, hiçbir sorun çıkmaz."
"Bildiğiniz gibi, gelecekte bir sorun çıkmaması adına bazı resmi evrakların dosyada eksiksiz bulunması gerekiyor." dedi Young-ae.
Kadın, masadaki kalemi eline aldı ama kararsızca durdu. "Benim... resmi bir imzam yok ki. Sadece buraya adımı soyadımı yazabilir miyim, olur mu?"
"Tabii ki yazabilirsiniz, fazlasıyla yeterli olur."
Bayan Young-ae, kadının adını yazmasını izledikten sonra parmağıyla alt satırı işaret ederek ekledi: "Sadece adınızı oraya yazın ve sonra bizim için küçük bir kelime daha ekleyin şuraya."
"Ne yazacağım tam olarak?"
"Uyumsuzluk."
____________________________________
Moteldeki yaşlı kadın, elindeki çarşafları düzeltirken şaskınlıkla tamamen boşaltılmıs evine bakan Dong-Eun'a bakarak "Tatlım, odada bir şey mi unuttun, neye bakıyorsun? Yoksa sen bilmiyor muydun? Annen bu sabah erkenden eşyalarını toplayıp buradan tamamen çıkış yaptı. Oh, İsa Mesih aşkına, şu haline bak. Okul üniforman bile burada kalmış. Ama merak etme, o senin öz annen, eminim seni en kısa zamanda arayacaktır."
Dedi ve okul formasını Dong-euna'a uzattı.
Ardından çöpteki evrağı gördü.
KORE SPACE GROUP BİNASI - TOPLUM VE ALAN
OKULDAN AYRILMA NEDENİ: UYUMSUZLUK
VASİ: JEONG MI-HEE - SUNGHAN LİSESİ MÜDÜRLÜĞÜ
___________________________________
KIMBAP CENNETİ
Küçük dükkanın köşesinde tek başına kimbap hazırlayan Dong-eun olanları, annesinin bile para karşılığında onu satmasını daha sindirememişti. Ama Gece-gündüz demeden çalışıyor, bir az da olsa kendini geçindirmeye çalışıyordu.
Yetişkin Dong-eun'un o dış sesi, "Kollarımdaki ve bacaklarımdaki o derin yanık yaralarım dayanılmaz bir şekilde kaşınıyordu ve üstüne üstlük adet sancılarımdan dolayı çok büyük bir acı çekiyordum. O çaresizlik anında oturup şöyle düşündüm: 'Mahalledeki eczane sabah tam saat 9:00'da açılıyor ve nehre giden Han River yolu buradan sadece 20 dakika uzaklıkta.' 'Su buz gibi olacak, tenimi donduracak ama sonra her şey tamamen geçecek.' 'Yaralarım artık ne kaşınacak ne de canımı yakacak.' 'Bu hayatta daha ne isteyebilirim ki?' 'Benim için yapılacak en doğru şey tam olarak bu.'"
Genç kız, nehrin kıyısında dururken nefes nefese kaldı, acıdan ve soğuktan homundandı, hıçkıra hıçkıra inledi. Çaresizce ağlıyordu.
Lüks döşenmiş otel odasında Park Yeon-jin, yatakta uzanan Jae-jun'un onun kollarındayken parmaklarıyla onun göğsünü çizerek sordu: "Şu bizim okuldaki Dong-eun sence güzel mi? Yani, tam olarak ne düşünüyorsun onun hakkında? Bir erkeğin bakış açısından nasıl görünüyor?"
Jae-jun, duyduğu soruyla sıkılmış bir halde dilini şaklattı. "Bilmiyorum, hiç dikkat etmedim."
"Hadi ama, bana karşı aptalı oynama."
Jae-jun, sırıtarak derin bir nefes çekti. "Yani, eğer dürüst olmamı istiyorsan, o kızın bu hayatta güzel olan tek şeyi sadece yüzü değil, bacakları da fena değil."
Yeon-jin, duyduğu bu cevaptan hoşnut olmayarak "Belki de bazı konularda sadece çeneni tamamen kapalı tutmalıydın, Jae-jun.Ugh. Tamam, uzatma da çekil üzerimden."
Yeon-jin aceleyle hareket eden Sa-ra'ya bakıp "Nereye gidiyorsun böyle aceleyle? Aşağıya daha fazla içki mi almaya?"
Hye-jeong halleder o işi, ona söyle."
Sa-ra umursamayarak:
"Bana kalsa o zaten şimdiye kadar çoktan sormuş olurdu."
Çantasını omzuna takıp kıyafetlerini aceleyle düzeltirken lafa girdi: "Benim kilisedeki o erken sabah ayine yetişmem gerekiyor, geç kalıyorum. Ugh, babam eğer bu pazar da ayine katılmazsam şehirdeki resim stüdyomu tamamen yerle bir etmekle tehdit etti beni. Aslında üniversite sınavları için özel bir dua olacağından sizi de getirmemi özellikle istedi ama ben doğrudan hayır dedim."
Yeonjin sanki aklına bir fikir gelmiş gibi aydınlandı: "Hey, bir daha asla o sıkıcı kiliseye davet edilmeyeceğimden tamamen emin olmak ister misin? Dolabında hiç beyaz gömleğin var mı?"
Büyük kilisenin içini dolduran devasa cemaat, hep bir ağızdan büyük bir coşkuyla bağırdı: "Amen!"
Rahip, kürsüdeki büyük kitabın arkasından cemaate doğru sesleniyordu: "İsa Mesih kutsal kitapta bir keresinde şöyle buyurmuştur: 'Eğer biri senin sağ yanağına sert bir tokat atarsa, ona hiç çekinmeden sol yanağını da çevirmelisin.'"
Cemaat hep bir ağızdan onayladı: "Amen!"
"Ve eğer biri senin üzerindeki gömleğini zorla alırsa, ona ceketini de kendi ellerinle vermelisin."
Cemaat daha yüksek bir sesle bağırdı: "Amen!"
"Ve eğer biri seni zorla beş kilometre boyunca yürütürse, o zaman sen gocunmadan git onunla on kilometre yürü."
Yüzlerce siyah giyinmiş insanların arasından Hye-jeong ve Yeonjin ve Sa-ra gülmemek için kendilerini zor tutuyordular. Ve bir yandan da alay edercesine dua etme hareketi yapıyordular.
"Amen! Amen! Biz her şeyimizle İsa Mesih'e sonuna kadar inanıyoruz. Amen! Amen!"
___________________________________
Okulun spor salonunda Choi Hye-jeong yüksek sesle güldü: "Sa-ra'nın babasının sesi çatladı. Yüz ifadesini görmeliydiniz."
Jae-jun, kızlara bakarak arkadan laf attı: "Belki de adamcağız kürsüden senin şu küçücük memelerinizi görünce ne diyeceğini şaşırıp şoke olmuştur, bilirsin ya?"
Hye-jeong ve Yeonjin Jae-jun'a dik-dik bakarak orta parmak çektiler.
Yeonjin ardından Hye-jeong'a ters ters bakarak emretti: "Bana hemen şuradan bir çikolatalı süt al, çabuk."
"Huh, ne dedin? Peki. Başka bir şey isteyen var mı aranızda?" dedi Hye-jeong ayağa kalkarak usanmış şekilde.
Sa-ra sinirli şekilde "Söyledim ya Hye-jeong, bugün dini nedenlerden dolayı oruç tutuyorum, hiçbir şey içemem."
Genç bir kızın hıçkıra hıçkıra ağlama sesi salonda yankılandı. Jae-jun homundandı: "Siktir."
Myeong-oh ise zavallı kızın elinddn sıkıca tutup kaçmasına izin vermiyordu.
Yeon-jin, oturduğu sandalyeden kalkarak: "Hey, Gyeong-ran! Bütün gece boyunca orada böyle mal gibi ağlamaya devam mı edeceksiniz gerçekten? Dur artık. Ağlamayı hemen kes, seni fahişe. Siktir, çok fazla ses yapıyorsun, kafamı şişirdin."
Myeong-o, derin bir iç çekip kıkırdayarak odaya doğru yürüdü. "Şşşt, Gyeong-ran. Eğer bir daha sesini çıkarıp çığlık atarsan, sonun kötü olur..."
Sa-ra masanın üzerindeki maşayı aldı ve Gyeong-ran'ın çenesinden tutarak "Bir daha bağırırsan bunu ağzına tıkarım, tamammı?"
Ama Yeonjin'in fikri başka yerdeydi. Uzaktan spor salonuna giren ve ayakkabılarının ve yürümesinin sesi uzaktan duyulan kıza baktı "Huh? Dong-eun?"
Sa-ra, onlara doğru yürüyen kızı görünce şaşkınlıkla alaycı bir şekilde gülümsedi. "Deli mi ne bu kız? Buraya, bizim yerimize kendi başına gelmeye nasıl cesaret etti?"
Yeon-jin, gördüğü yüzle aniden ayağa kalktı ve kıza yöneldi. "Wow, Dong-eun... Seni gerçekten, tüm kalbimle çok özledim. Okulda kimseye hoşça kal bile demeden öylece aniden bıraktın gittin."
Dong-eun ise Yeonjin'in üzerine doğru adımlarla yürüdü. "Geçen gün senin şu Cyworld hesabına yazdığın o gelecekteki rüyanı gördüm. Bilge bir anne ve iyi bir eş olmak. Bu gerçekten senin gibi birinin hayal edebileceği o büyük rüya mı?
Sa-ra homurdanarak: "Cidden mi? Oraya bunu gerçekten sen mi yazdın?"
Zorbalar, kızın düştüğü bu durum karşısında derinden gelen alaycı ve küçümseyici şekilde kıkırdadılar. Yeonjin kızarak: "Seni pislik ezik. Neden geçmişteki bu saçma mevzuları durup dururken şimdi açıyorsun?"
Dong-eun ise son derece sakin, sarsılmaz bir ses tonuyla konuştu: "Sa-ra büyüyünce ünlü bir ressam olmak istiyor. Jae-jun babasından kalacak olan o devasa golf sahasını miras alıp işletmek istiyor. Hye-jeong lüks bir havayolunda uçuş görevlisi olmak istiyor. Ve sen de tüm bunların arasında sadece bilge bir anne ve iyi bir eş mi olmak istiyorsun gerçekten?"
Myeong-o, öne doğru bir adım atarak kızın tepesine dikildi. "Hey, ne siktir ayak konuşuyorsun sen orada? Beni tamamen unuttun mu yoksa? Huh? Benim de kendime göre büyük bir rüyam var elbet. Ben gelecekte aşırı zengin ve güçlü bir adam olacağım."
Yeon-jin, Dong-eun'un bu cesur çıkışı karşısında kahkahalarla güldü. "Bir rüya mı? Hayır, benim bu hayatta öyle şeylere hiç ihtiyacım yok. Bir rüyaya veya geleceğe sahip olmak sadece senin... senin gibi zavallı, ya da onun gibi, ya da şunun gibi geleceği olmayan zavallı insanlar içindir. Ben gelecekte sahip olacağım o büyük gücüm ve paramla, rüyamdaki her türlü işi gerçeğe dönüştürmen için doğrudan sana para ödeyebilirim. Benim bir rüyaya ihtiyacım yok. Bu hayatta hiçbir şeye ihtiyacım yok. Belki dışarıdan bakınca çok paspal görünmeyen sıradan bir iş yeterli olur. Um, sadece hala çok genç ve güzelken zengin bir adamla evleneceğim. Evlenmek için etraftaki en iyi, en elit adamı seçeceğim. Belki ondan bir veya iki çocuk yaparım. Kendime ait mükemmel ve mutlu bir son yazarım. Tüm bu muhteşem hayatı tanımlayacak tek bir kelime yok, değil mi?"
Sa-ra, oturduğu yerden elini sallayarak güldü: "Uh, evet, aslında var elbet.
Yeonjin kafasını çevirerek" Kes sesini Sa-ra"
"Korkunç bir durum." dedi Sa-ra gözlerini devirip kinaye yaparak.
Yeon-jin, adımlarını daha da sıklaştırarak Dong-eun'un tam dibine kadar yaklaştı ve gözlerinin içine nefretle baktı. "Söyle bana hadi, madem buralara kadar geldin. O zaman senin bu hayattaki tek rüyan ne?"
"Sensin." Dong-eun, gözlerini bir an bile kırpmadan doğrudan Yeon-jin'in gözbebeklerine dikti. "Benim bu hayatta kurduğum, nefes aldığım tek rüyam tam olarak sensin. Umarım en kısa zamanda yeniden karşılaşırız ve tamamen ödeşiriz, Yeon-jin."
Dong-eun, yüzünde beliren o korkutucu ve acı gülümsemeyle arkasına döndü. Zorbaların şaşkın bakışları altında, Dong-eun koridorda yürürken kendi kendine kıs kıs gülmeye devam etti.
2006 YILININ YAZI
Dong-eun artık tekstil fabrikasında durmadan çalışıyordu, ama artık bir planı vardı: kendinin ve diğerlerinin hayatını değiştirecek o plan.
Müdür elinde kısa süreliğine defterle ilgilenen Dong-eun'un kafasına vuararak, makinelerin sesini bastırmak amacıyla yüksek sesle bağırdı: "Şunu hemen kes artık! O defteri oradan kaldır, yana koy."
Diğer taraftan bir çalışan bağırdı:
"Hey! Ona karşı biraz daha yumuşak ve insani davran! Kızın kollarındaki ve bacaklarındaki tüm o sigara yanıklarını, morlukları görmüyor musun?"
"Sen başkalarının işine karışma da sadece kendi işine bak, hadi." dedi sarkastik müdür.
Dong-eun bilgisayarda yazılanları görünce, keyfi bir az da olsun yerine gelmişti.
GED SINAV SONUÇLARI - MOON DONG-EUN - GED SINAVINI BAŞARIYLA GEÇTİNİZ
Dong-eun durmadan ders çalışıyor, yandaki apartman dairesine girmeye çalışan kadınsa onu rahatsız etmemek için ayak uçlarında yürüyordu.
2006, 2007 aynı şekilde geçiyordu. Dong-eun her seferinde uykusunu yenerek hep ders çalışıyor, kadınsaiçin hiç bir şey söylemeyip rahatsız etmemek için aynı şeyi yapıyordu.
Ama 2008'te kadın yine aynı şeyi yapmayı düşünürken Dong-eun'u bulamamıştı.
____________________________________
Kadın her zaman olduğu gibi çalışırken bir anda fabrikanın çıkışını bildiren bir zil sesi duyuldu. Her kes çıkmaya hazırlaşırken fabrikada çalışan genç kadın, elindeki önlüğü düzelterek çekinerek bilgisayarın önündeki Dong-eun'a yaklaştı: "Afedersiniz, Matmazel... Özür dilerim, sizi böyle yoğun çalışırken rahatsız etmek istemedim asla. Um... Ben henüz yirmi yaşındayım ve adım Kong Seong-hee. Ay sonunda bu fabrikadan tamamen ayrılacağınızı, işi bırakacağınızı duymuştum, matmazel. Bu yüzden sizinle gitmeden önce küçük bir konuşma yapmak istemiştim, belki, en azından buradan tamamen ayrılmadan önce helalleşiriz diye düşündüm."
Dong-eun, kadına dikkatle bakarak "Bende sana çok teşekkür ederim."
"Ne için teşekkür ediyorsunuz ki?"
"İçeri girerken beni rahatsız etmemek için parmak uçlarında yürüdüğün için."
"Oh, demek bunu fark ettiniz..." Kız, duyduğu bu ince düşünce karşısında gülümsedi. "Her neyse, büyük tebrikler size! Şehirdeki o büyük üniversiteye kabul edildiğinizi dün panoda gördüm. Çok ama çok mutlu olmalısınız! Üniversitede yepyeni insanlarla tanışabilir, kendinize harika bir erkek arkadaş edinebilirsiniz..."
"Ben bu hayatta öyle şeyler yapamam, bana göre değil," dedi Dong-eun son derece soğuk ve net bir sesle. "Oradayım ve o okula gidiyorum çünkü gelecekte gerçekten gitmem gereken çok önemli bir yer var."
"Oh, öyle mi? O zaman okul bitince nereye gidiyorsunuz, hedefiniz neresi? Samsung mu? Yoksa Hyundai mi?"
____________________________________
Yetişkin Dong-eun'un o kararlı dış sesi SUNGWU TEKSTİL'den ayrılarken yeniden duyuldu: "O gün orada konuşurken kesinlikle şaka yapmıyordum, Yeon-jin. O karanlık günden beri benim bu dünyadaki tek rüyam, tek amacım sadece sendin."
2009 YILININ İLKBAHARI
Kampüsün köşesindeki kalabalık kafede Dong-eun sıra beklerken sipariş veriyordu: "Elinizdeki en sert, en yoğun kahve hangisiyse ondan olsun. Ve bol buzlu olsun, uykum var."
Barista, bardakları hazırlarken öneride bulundu: "Ekstra shot eklenmiş buzlu bir Americano'ya ne dersiniz, işinizi görür mü?"
"Uh, tabii ki, harika olur. Bir tane alabilir miyim?"
"Ödemeyi yaptıktan sonra içeceğinizi bir sonraki tezgahtan alabilirsiniz. Sıradaki müşteri lütfen, öne çıksın."
Genç ve düzgün giyimli bir çocuk sıranın önüne doğru ilerledi. "Bir sade kahve ve bir tane de büyük boy mocha latte istiyorum. Latte için ricam, üzerine bir ton çırpılmış krema ve ekstra çikolata sosu eklemeniz olsun. İçeceklerin ödemesini ayrı ayrı kartlarla yapacağız ama işlem bittikten sonra ikisi için de damgayı benim şu sadakat kartıma vurabilir misiniz?"
Yandaki arkadaşı, bu uyanıklık karşısında çocuğun omzuna vurdu: "Böyle bir çakallık yapacağını zaten başından beri çok iyi biliyordum. Tam olarak bu yüzden cüzdanımı evde bıraktım, bilerek getirmedim."
Barista, fişleri uzattı: "İçeceklerinizi hazırlanınca yan taraftaki tezgahtan teslim alın. Sıradaki kim var? Lütfen öne doğru ilerleyin."
İlk çocuk, kartı cebine koyarken konuştu: "Gelecek için para biriktiriyorum, her küçük kuruşun bana büyük yardımı olur."
"Yani, o zaman bu biriktirdiğin damga kartın günün birinde elmasa mı dönüşecek, ne sanıyorsun?"
"Alt tarafı bir damga kartı beni bu hayatta nasıl zengin edecek, saçmalama."
"Hadi ama, madem öyle kartı doldurdun, serveti biraz benimle de paylaş."
"Bunu her seferinde bana karşı yapıyorsun zaten, hep bana hesap ödetiyorsun."
"Neden bir kez olsun kendi içtiğinin hesabını kendin ödemiyorsun?"
"Üzgünüm, bu seferlik böyle oldu..."
İlk çocuk, kahvesini alırken gülümsedi: "En azından bu sayede gelecekte zengin olmaya bir damga daha yakınsın, öyle düşün."
"Bu damga kartı tek başına benim zengin olmama kesinlikle yardımcı olamaz."
"Bunu yukarıdaki adamlar nasıl yapacaklar ki? Hey, hadi ama, uzatma da yürü."
HOŞ GELDİNİZ, 2009 DÖNEMİ TAZE MEZUNLARI! - EUICHEON EĞİTİM ÜNİVERSİTESİ
Dong-eun' kalabalığın içinde yürürken düşündü: "Bunu her gün, her an aralıksız düşünüyorum, Yeon-jin. Seni bir daha tam olarak nerede ve nasıl göreceğim? Tahmin edebiliyorum ki bu hayatta bir insanın isteyebileceği her şeye fazlasıyla sahipsin. Muhtemelen bu dünyada korktuğun veya çekindiğin hiçbir şey yok. Öyleyse, benden ve geçmişten delicesine korkacağın o mükemmel yerde nerede buluşmalıyız, bir saniyeliğine bile olsa o korkuyu hissetmen için? Benim aklıma gelen, düşünebildiğim tek bir yer var. Geçmişte birlikte olduğumuz, canımı yaktığın o spor salonunda. Paylaşılacak tam altmış metrekarelik bir alan."
HA YE-SOL
Küçük kız, kadının anlattıklarını dinlerken saf bir neşeyle gülümsedi. "Wow, anlattıkların tıpkı okuduğum o peri masallarına benziyor."
Dong-eun küçük kıza bakarak kendi içinden söyledi: "Ve şimdi, geçmişte benim canımı yaktığın o senin değerli saç ütünü bu sefer ben sana karşı kullanacağım. Çok yumuşak, çok beyaz tenli olan sana bunun ne demek olduğunu göstereceğim."
Dong-eun, parktaki küçük çocuğun yüzüne bakarak sordu: "Sence benim bu anlattığım hikayem gerçekten sıradan bir peri masalı gibi mi görünüyor?
"Evet, ama ana karakter annem olmadığı için beğenmedim" dedi küçük kız gülümseyerek.
"Sence neden böyle, neden beğenmiyorsun?"
"Çünkü benim annem dünyadaki her şeyden çok paraya sahip. Oysa okuduğum kitaplardaki o gerçek ana karakterlerin başlangıçta hiçbir şeye sahip olmaması gerekir."
"Hayır, senin o bildiğin şey aslında hiç doğru değil," dedi Dong-eun usulca. "Çünkü bu yaşadığımız gerçek hikayede, ana karakter senin o çok sevdiğin öz annen. Çünkü bu anlattığım şey senin sandığın gibi bir... peri masalı değil. Bu bir fabl."
Televizyondaki hava durumu ekranında lüks kıyafetleri içinde Park Yeon-jin, profesyonel bir tonla konuşuyordu: "Şehir genelinde görüş mesafesi bir kilometrenin altına düştüğünde sis tabakası her zamankinden çok daha yoğundur. Dün akşam saatlerinde yayınlanan o yoğun sis uyarısı bugün de etkisini artırarak geçerliliğini koruyor. Sislerin uçuş rotasındaki uçaklar için büyük bir tayfundan veya ani bir yıldırımdan çok daha büyük bir güvenlik riski oluşturabileceğini biliyor muydunuz?"
Dong-eun'un o intikam dolu dış sesi duanın ritmine karışarak araya girdi: "Eğer bu dünyada komşunu en az kendini sevdiğin kadar büyük bir sadakatle seversen..."
Televizyondaki ekranda Yeon-jin, sunumuna kendinden emin bir şekilde devam etti: "Trafik kazaları genellikle güneşli ve açık günlerde daha olası ve sık görünse de, kazalardaki ölüm ve yaralanma oranı tam aksine sisli günlerde en yüksek seviyeye ulaşır. İşte tam olarak bu ölümcül istatistik yüzünden, dışarıdayken sise karşı her zamankinden çok daha dikkatli olmak hayati önem taşır. Park Yeon-jin sunar, iyi günler."
SİS UYARISI
Dong-eun o yavaş ses tonuyla "Göze göz, dişe diş. Yaraya yara. Geçmişte birine zarar veren, günün birinde aynı zararı bizzat kendi bedeninde görecektir. Pekala, belki de durum hiç öyle olmaz, kim bilir. Çünkü eğer öyle yaparsam, sana karşı bu hayatta çok fazla adil oynamış olurdum, öyle değil mi, Yeon-jin?"
BÖLÜM SONU
