Can sıkıntısı. Çok uzun bir süredir Caitlin Snow'un hissettiği neredeyse tek şey buydu. Her sabah gözünü açtığında içini kaplayan bu duygudan nereye gittiyse kaçamamış, ne yaptıysa kurtulamamıştı. Özellikle son zamanlarda bütün gününü harcayan işi yüzünden kendine nefes alacak zaman bile ayıramıyordu. Ki çok nadiren elde ettiği bu kısa molalarda bile kendini derin bir can sıkıntısının içinde buluyordu. Aslında bu yabancı olduğu bir durum değildi, tam aksine artık Caitlin sürekli boğucu düşüncelerle uğraşmaya ve hiçbir şeye karşı ilgi duyamamaya alışmıştı. Neredeyse bütün bir gün boyunca sabit ve soğuk bir yüz ifadesiyle dolaşmak, yaptığı işten keyif alamamak, komik bir şakaya gülememek ve genelde yemek yemeyi unutacak kadar yoğun çalışmak - bu durum etrafındaki insanları endişelendiriyordu - hayatındaki tek rutin haline gelmişti. İçindeki isteksizlik yüzünden eskiden yaptığı ve zevk aldığı hiçbir şeyi artık yapamıyor, ne zaman çalışmaktan başka bir şey düşünecek olsa gölgesi gibi peşini bırakmayan bir amaçsızlık hissi onu bundan alıkoyuyordu. Üstelik Caitlin, onu kendisi yapan her şeyden birer birer nasıl uzaklaştığını bile fark edememişti.
Son birkaç ayını hayatının bir daha asla eskisi gibi olamayacağını kabullenmeye çalışarak geçirmişti. Mutlak doğrular olduklarına inandığı her şey bir anda yerini korkunç yalanlara bırakmış, geleceğe hevesle bakmasını sağlayan umut ışığının yerini sonsuz bir karanlık almıştı. Her güne bir uçurumdan düşerek başlıyordu sanki. Ve her günü bir öncekinden daha sert yere çakılarak bitiyordu. Aynaya baktığında gördüğü yüzden, dönüştüğü kişiden nefret edecek duruma gelmişti. Başına gelenlerin büyük bir kısmı için kendisini suçluyordu. Bundan kimseye bahsedemiyor, insanların "gerçek suçlunun" kim olduğunu bilmelerine izin vermiyordu. Çünkü uzun zamandır omuzlarında taşıdığı bu ağır yük onda, normal davranacak kadar enerji bir kenara dursun; daha fazla konuşacak güç bile bırakmamıştı. Ki birilerine içindekileri anlatacak olsa bile kimsenin kendisini anlamayacağını biliyordu. Psikolojik terapi almayı bırakmasının en büyük nedeni de buydu.
Aylar önce kaybetmek zorunda kaldıklarının haddi hesabı yoktu: Hayalleri, planları, kariyeri, ruhsal sağlığı, hayatı boyunca sevdiği tek adam... Ne zaman gözü dalacak olsa zihninde beliren tonlarca parça parça anı, her seferinde nefesinin kesilmesine neden oluyordu. Bu acıyla başa çıkmaya çalıştığı ilk zamanlarda ağlama krizleri ve panik ataklar baş gösteriyordu. Caitlin hiçbir zaman bunun üstesinden gelemeyeceğini biliyordu, buna rağmen artık ağlamıyordu. Kaybettikleri, yerleri doldurulamayacak kadar büyüktü. Bütün bunlara bakılırsa şu anda Caitlin'in herkese ve her şeye karşı soğuk ve uzak davranıyor olması pek de mantıksız değildi. Araya giren onca zaman sonra bir çeşit savunma mekanizması geliştirmişti. Tüm zamanını işine adayarak kendisine herhangi bir şeye bağlanma fırsatı vermiyor; iyi anlamda hiçbir duygu beslememeye çalışıyordu. Çünkü adı gibi iyi biliyordu ki insan hayatına ne katarsa katsın, bir gün onu kaybedeceği gerçeği de yanında gelecekti; neye ne kadar değer verirse günü gelip de kaybettiğinde o kadar yıkılacak, sarsılacaktı. Ve Caitlin, aynı uçurumdan bir kez daha düşmeyi kaldıramazdı.
Her şeyin başladığı ve bittiği koca binaya girerken başı dik, yüzü ifadesizdi Caitlin'in. Topuklu ayakkabılarının ritmik adım sesleri boş koridorlar boyunca yankı yapıyordu. Aylardır her gün yaptığı gibi aynı asansöre bindi, aynı kapılardan geçti, aynı köşeleri döndü. Karakteri gereği geç kalmayı sevmeyen bir yapısı vardı, buna rağmen son zamanlarda bu durum bir çeşit takıntıya dönüşmüştü. Her gün sabahın altısını bir dakika geçmeden laboratuvara geliyordu. Kış ayına girdiklerinden beri genelde bu saatlerde hava bile aydınlanmamış olurdu. Aslında var olan en güvenilir hayatın sabit rutinlere sahip olarak ya da bir düzene göre yaşayarak mümkün olabileceğini gördüğünden beri böyleydi bu durum. Düzen; değişiklik vaat etmez, tehlike arz etmezdi. Her şey sırası geldiğinde - olması gerektiği gibi - yaşanırdı ve biterdi.
Kortekse vardığında bilinçsizce içini çekti. İçeride henüz hiçbir ışık yanmıyordu, görünen o ki yine herkesten önce gelmişti. Elinde taşıdığı çantasını ana bilgisayar masalarından birinin üzerine bıraktı. Sırtından çıkardığı paltosunu sandalyelerden birine gelişigüzel fırlattı. Doktor önlüğünü hep yalnızca kendisinin kullandığı askıya asardı; uzanıp aldı ve üstüne geçirdi. Bir an duraklayıp anlamsızca etrafına bakındı. Henüz yeterince ayılamadığını fark edince kendine bir bardak kahve yapmayı aklına yazarak doğruldu. Her sabah olduğu gibi bugün de yapması gerekenleri yerine getirmek üzere merkezden çıkıp sağlık bölümünün yolunu tuttu.
Sağlık bölümü, Caitlin Snow gibi dört doktorası ve bir profesör adaylığı olan genç, dinamik bir doktor için son derece ideal bir yerdi. Her ne kadar kuruluş amacı tıp laboratuvarı olmak değilse bile bir buçuk yıl içinde burası adeta küçük ve cazibeli bir hastaneye dönüşmüştü. Yepyeni ve son teknoloji tıbbi ekipmanlarla donatıldığı için genelde gününün çoğunu buradan geçiriyordu Caitlin. Ama sürekli burada olmasının tek sebebi ekipmanlar değildi...
S.T.A.R. Laboratuvarları devlet tarafından zorunlu olarak kapatıldığı on sekiz ay boyunca baştan sonra yenilenmiş, aylar önceki dehşet verici kazanın izlerinden olabildiğince arınmıştı. O günden sonra devlet bu ihtişamlı binaya "Sakıncalı Bölge" mührü bastığından dolayı buraya çalışanlar ve yarı zamanlı hastanenin özel misafirleri haricinde kimsenin girmesine izin verilmiyordu. Zaten şirketin ülke genelinde katil eden bir deney ile anıldığına bakılırsa fazla çalışanı da kalmamıştı. Yine de zaman zaman bu tuhaf binanın içinde olup bitenler basının dikkatini çekiyor, belli dönemlerde gündeme getiriliyordu. Son birkaç aydır ise içeride fazlasıyla gizli ve parçacık hızlandırıcı kazasını aratmayacak türden bir projenin yürütüldüğüne dair söylentiler yayılmıştı. Bu yüzden kazanın etkilerinden sıyrılıp tekrardan insan içine çıkabilecek hale geldiği ilk an Harford Wells, bu "asılsız" iddialara ve söylentilere bir basın açıklamasıyla son vermişti. Bu binanın içinde gerçekten ne olup bittiği, sadece öğrenmesi gerekenlerin bildiği bir sırdan ibaretti.
Tek kişilik yoğun bakım ünitesinin kapısından geçerken Caitlin'in üzerinde kendisini neyin karşılayacağını bilmenin farkındalığı vardı. Loş ışıklı ve az eşyalı geniş bir hasta odası, içeri güneş girmesi için perdeleri hiç kapatmadıkları koca pencereler, yaşam ünitesi cihazlarının düzenli aralıklarla çıkardığı bip sesleri ve odanın tam ortasında, yerini aylardır bir kez olsun değiştirmedikleri hasta yatağı... Bir duvarın tamamen tıbbi malzeme ve ilaç dolu dolaplarla kaplı olmasının dışında tıpkı bir ev ortamı havasında dekore etmeye özen göstermişlerdi. Böylesi bir çabanın tek nedeni, yoğun bakım ünitesinin yegane misafiri Barry Allen'dan başkası değildi. O henüz farkında olmasa bile etrafında dönüp dolanan, komforlu bir uyku çekmesini sağlayan insanların sayısı hiç de az değildi. Buna rağmen çoğu zaman bu güzel ve sıcak hasta odası, Caitlin'den başka refakatçi ağırlamazdı.
Laboratuvarın bu kısmında da ışıkların kapalı olduğunu görünce kendisinden başka kimsenin gelmediğine ikna olmuştu. Fakat giriş duvarındaki ampul düğmesine dokunup da içeriyi aydınlattığında yanıldığını fark etti. Gözleri önce yataktaki genç hastasını buldu, sonra da onun hemen yanı başındaki patronunu. Yatağın sağ tarafına çektiği bir sandalyede oturmuş, derin bir uykudaki Barry'nin bileğini iki elinin arasına almıştı Harford Wells. Yanından ayırmadığı beyaz bastonunu, düşmesinden korkarcasına kucağına koymuştu. Caitlin onu orada görmeyi beklemediği için bir süre şaşkınlıkla ayakta dikilse de ne yapmaya çalıştığını anlaması uzun sürmedi: Barry'nin nabzını ölçüyordu.
Her gün aksatmadan laboratuvara geliyor olsa da Dr. Wells, genelde sabahları erken kalkmayı sevmeyen biriydi. Bu durum aslında gençlik zamanlarından kalma zararlı bir alışkanlık olsa bile parçacık hızlandırıcı kazasından sonra tamamen istemsiz bir hâl almıştı. Başına gelenlerin ardından uzun süreli bir iyileşme sürecine girmiş, bu esnada da hayatındaki her bir düzen temelden sarsılarak alt üst olmuştu. Şimdiyse elinden geldiğince eskiye dönmek için çabalıyor, kazadan sonra içine girdiği karanlıktan olabildiğince kurtulmaya çalışıyordu Dr. Wells. Düzeltmeye, iyileştirmeye çalıştığı şeylerin başında ise, kalp atışlarını dikkatle takip ettiği bu genç geliyordu.
"Sana da günaydın, Caitlin." derken bir elini refleks olarak Barry'nin bileğinden çekti Dr. Wells, gözlüğüne götürüp yüzündeki yerini sabitledi. Caitlin, geldiğini göremediği bu tepkiyle boğazını temizleyerek doğrulacak oldu. Patronunun habersiz yapılan hareketlerden ne derece hazzetmediğini çok iyi biliyordu. Koyu camlı gözlüklerinin ardındaki gözlerini göremiyor olsa da, tam şu anda nasıl bozuk bir bakış attığını tahmin edebiliyordu.
"Günaydın, Dr. Wells." dedi sesine normal bir ton vermeye çalışarak. İçeriye doğru birkaç adım aldı. "Sizi burada görmeyi beklemiyordum."
Bilmiş bir edayla dudakları yukarı kıvrıldı Dr. Wells'in. "Ah, evet... Erkenci olmak benim için de tuhaf."
Zaten bir hayli ciddi duran yüzüne belli belirsiz, endişeli bir ifade yerleşirken Caitlin, patronunun dün gece yeterince uyumadığını kestirmekte zorlanmadı. Sebebini az çok tahmin edebiliyordu, bu yüzden aklına gelen soruları şimdilik göz ardı etmeye karar verdi. Bir şey söylemeden yatağın başucuna doğru ilerledi. Gözleriyle EKG cihazının monitöründe yazan değerleri takip etti. Normal bir hasta için her saniye değişen hayati değerler ciddi sağlık problemlerine işaret edebilirdi. Fakat tam tersine bu durum komadaki Barry Allen için bir sorun değil, her şeyin yolunda olduğunun göstergesiydi.
Her ne kadar bilinci kapalı dahi olsa nabzının atış hızında - zaten takip edilemeyecek kadar hızlı atmasının dışında - ritmik bir bozukluk olduğunu fark etti Caitlin. En makul olasılık bir çeşit kabus görüyor olmasından ibaretti; yani kalp değil de beyinsel kaynaklı bir değişimdi. Çünkü burada geçirdiği bir buçuk yıl boyunca takip etmelerine rağmen kalbinde herhangi bir hastalığa rastlamamışlardı.
Dr. Wells'in "Ritim bozukluğu var, öyle değil mi?" diyen tekdüze sesi duyuldu.
"Öyle görünüyor." dedi Caitlin, kaşları istemsizce çatılırken. Durum tespiti yapmadan önce bütün verileri baştan sona kontrol etmesi gerekiyordu. Gözlerini elektrokardiyografi değerlerinden alıp EEG cihazının ekranına çevirdi. Beyin aktivitelerinde ortalamanın üstünde seyreden bir hareketlilik fark etmesiyle tahmininde haklı olduğunu anladı. Barry'nin alnına yerleştirdikleri iki adet elektrot kablosu sayesinde beynindeki her bir nörolojik değişimi kayıt altına alabiliyorlardı. Şimdiyse Caitlin'in ihtimal verdiği tek şey, Barry'nin, vücudunda patolojik etki bırakabilecek kadar sağlam bir kabus görüyor olmasıydı.
Teşhisini anlatıp "Sık sık karşılaştığımız bir durum değil. Yine de endişe etmemize gerek yok." diye açıkladığında Dr. Wells'in yüzündeki kasların rahatladığını görmüştü.
Caitlin, her sabah yaptığı gibi tıbbi ilaç dolabına doğru yönelip komadaki hastasının günlük alması gereken serumu çıkardı. Bu, henüz Barry'yi ilk muayene ettiği gün vücudunun durumunu stabil tutabilmek için hazırladığı, besin ve enzim değeri yüksek bir ilaç karışımıydı. Başlarda bir insanın vücuduna bu kadar fazla ilaç yüklemeyi doğru bulmamıştı. Fakat Barry'nin bünyesinin bu kimyasalları ne kadar hızlı sindirdiğini görünce durumun ciddiyetini anlamıştı.
Barry Allen, daha önce hiç karşılaşmadığı tıbbi bir vaka olmanın ötesinde, Caitlin gibi bir genetik mühendisini bile korkutacak türden bir hastaydı. Alışılmışın dışında çalışan metabolizması, komadayken bile organlarında işlev bozukluğu yaşamasını engelliyor, sıradan insanlar gibi dayanıklı kalmasını sağlıyordu. Bu haliyle onun komada olduğunu değil de yalnızca normalden uzun bir uyku çektiğini söylemek bile mümkündü. Buna rağmen sağlığının yerinde olup olmadığından hiçbir zaman emin olamamıştı Caitlin. Alanında dört doktora yapmış bir genetik mühendisi olmasına rağmen Barry'nin genetiğindeki değişiklikler hakkında hiçbir açıklaması yoktu.
Daha önce birçok kez yıldırım çarpma vakasıyla karşılaşmıştı, hastanın yaşayıp yaşamaması genelde vücuduna etki eden enerji miktarıyla ilgiliydi. Bu miktar, yıldırımın gücünü, vücudun hangi kısmının etkilendiğini ve yıldırımın çarpma süresini içeren birçok faktörden oluşuyordu. Böyle vakalarda, yıldırımın vücuda çarpması sonucunda iç organlar zarar görebilir, vücutta kasılmalar, yanıklar ve çeşitli yaralanmalar gerçekleşebilirdi. Bütün bu deneyimlerin ışığında Barry'nin yıldırımdan neredeyse hiç olumsuz etkilenmediği sonucunu çıkarmak şaşırtıcı olmazdı. Vücudunu baştan sona yakmış olması gereken bir enerji akışı söz konusuydu ama Barry'nin bünyesi, tam tersine, bu enerjiyi bir şekilde absorbe etmiş gibi görünüyordu. Üstelik Caitlin'in defalarca yaptığı testlere bakılırsa bu enerji, hâlen Barry'nin vücudundaydı. En azından öyle olmak zorundaydı, çünkü Caitlin, hastasının sinirlerinde ve kaslarında gözlemlediği enerji akışına başka bir sebep bulamıyordu.
Caitlin, serumu bağlayıp torbasındaki damla akışını da kontrol ettikten sonra son bir bakış attı Barry'ye. Uykuda olmasına rağmen yüz hatlarında gördüğü kabusun gerginliği görülebiliyordu sanki. Belli belirsiz çattığı kaşları az sonra dehşet içinde gözlerini açacakmış gibi durmasına sebep oluyordu.
Bu yüzün her bir detayını ezbere biliyordu Caitlin. Onun haberi olmasa bile neredeyse koca bir yılı birlikte geçirmişlerdi. Aylar boyunca sabahları ilk onun yüzünü görüyor, akşamları eve dönmeden önce onu burada yalnız bırakıyor olmanın vicdan azabıyla doluyordu. Ona doktorluk yapmaya başladığı zamanlarda hep içinde kısa bir süre sonra uyanacağına, kendisiyle konuşacağına, hatta belki birbirleriyle arkadaş dahi olabileceklerine dair ümit edip durmuştu. Bu ümidi hâlâ yitirmiş sayılmazdı gerçi ama zaman geçtikçe her sabah aynı şekilde, hareketsiz ve her şeyden habersiz uyumakta olan bir Barry ile karşılaşmaya alışmıştı artık.
Onun nasıl biri olduğunu merak ediyordu. Bazen aylardır uyanması için çaba sarf ettiği adamın ne gibi alışkanlıkları olduğunu, fikirlerini, geçmişini düşünmeden edemiyordu. Acaba hangi dilleri biliyordu? En çok sevdiği yemek neydi? Vücudunun ne kadar yapılı olduğuna bakılırsa kesinlikle bir sporla uğraşıyordu ama hangisiyle? Hangi kitapları okumayı severdi- belki de kitap okumayı sevmezdi? İnternet üzerinde yaptığı bir araştırmayla CSI Barry Allen'a ait bir videoya denk gelmiş, nasıl bir sesi olduğunu daha önce duymuştu. Ki öyle olmasa bile neredeyse bir buçuk yıldır düzenli - ve Caitlin'e göre oldukça kısa aralıklarla - gelip giden "Iris West" adındaki şu kadın sayesinde, onun hayatına dair pek çok şeyi öğrenme fırsatını bulmuştu. Mesela birlikte büyüdüklerini ve arkadaştan öte olduklarını da öğrenmişti. Laboratuvarda Barry'yi ziyaret ettiği ve hafta sonu olduğu için gitmekte hiç acele etmediği günlerden bazılarında rastgele anlattığı anıları birleştirince Caitlin, onların ne kadar yakın olduklarını tahmin etmekte zorlanmıyordu. Iris West, her geldiğinde onun için gözyaşı döküyordu ve bu garip bir şekilde Caitlin'i rahatsız ediyordu. Sonuçta Barry henüz ölmemişti ve uyanması için hâlâ bir umut vardı.
"Ne düşünüyorsun?" diye soran bir ses ile daldığı düşüncelerinden sıyrıldı. İlaç dolabına sırtını yaslamış, göğsünün altında kavuşturduğu kolları ve yere diktiği gözleriyle öylece durduğunu fark etti. Duruşunu dikleştirip hafifçe boğazını temizledi. "Hiç... Dalmışım işte."
Dr. Wells, kendinden emin bir tavırla iç çekti. Caitlin, patronunun oturduğu sandalyede kendisine doğru dönüp kucağındaki bastonu ayaklarının arasına indirmesini dikkatle izledi. Ne zamandır birlikte çalıştıkları için artık dostu gibi gördüğü adamın hareketlerinin ne anlama geldiğini biliyordu. Ne zaman ki ciddi bir konuşmaya girecek olsa şöyle bir doğrulur, karşısındakine babacan bakışlar sunardı Harford Wells. Ki genelde bu tavrı o kadar etkili olurdu ki koyu camlı gözlüklerine rağmen gözlerindeki şefkati hissedebilirdiniz.
"Lütfen, Caitlin." derken sesi yumuşamıştı. "Eğer sana yardım edebileceğim bir durum varsa bunu bilmek isterim."
"Hayır, bir sorun yok, efendim." dedi Caitlin, onu endişeye sokmamak için. "Sadece yakın zamanda bir şeyler değişir mi, diye düşünüyordum... Bilirsiniz, on sekiz ay, komadaki biri için çok uzun bir süre."
"Doğru, sen de bir doktor olarak endişelisin, değil mi?"
Caitlin anlık bir dalgınlıkla başını salladı sadece. Fakat cevabını da geciktirmedi, "Evet, evet endişeliyim."
"Hey." dediğinde gözleri patronunu buldu. Dr. Wells'in yüzünde samimi bir gülümseme vardı şimdi. "Belki buna hakkım yok... Ama senden bir şey rica edeceğim."
"Tabii, ne isterseniz-" diyerek doğrulacak oldu Caitlin ama kendisini neyin beklediğini görememişti.
"Senden bir kere de kendin için endişelenmeni istiyorum. Yalnızca bir dakikalığına. Bunu yapabilir misin?"
Sertçe yutkunmaktan kendini alamadı. Konuşmanın nereye gittiğini şimdi daha iyi anlıyordu. Gözlerini patronundan kaçırırken etrafına bakınıp aklını oyalamasına yardımcı olacak en ufak bir şey aradı. Hasta odasındaki perdeler yeni yıkanmış olmasına rağmen bir hayli kirli duruyordu. Onları bir ara yıkamak iyi olabilirdi. Sonra, yaşam ünitesi cihazlarının kabloları yine birbirine dolanmıştı, onları da çözmeliydi. Kendine bir kahve yapacaktı, nasıl da unuturdu! Oradan oraya gezen gözleri de ne zamandır ağlamıyordu, belki birkaç gözyaşı dökmekten zarar gelmezdi.
"Dr. Wells, ben..." diye lafa başlamak istedi, fakat daha cümleyi kafasında kurmadan boğazında bir yumru hissetti. Kalkanlarını bu kadar çabuk indirmek, duvarlarının bu kadar hızlı yıkılmasına müsaade etmek istemiyordu. Çünkü bu kalkanı kuşanmak hiç kolay olmadığı gibi, bu duvarları örmek de hayatının on sekiz ayını almıştı. Eğer şimdi kendini bırakır ve ağlamaya başlarsa her şeyin tekrar başa dönmesinden korkuyordu. Bu zamana kadar kendisine hiç rahatlama fırsatı vermemişti çünkü kendi düşünceleriyle kaldığı ilk an geçmişi karşısında savunmasız kalacağını biliyordu. Zaten hiçbir zaman aklından çıkmayan onlarca acının üstünü günlük meşguliyetlerle ve işiyle örtmüştü. Her zaman aklında olduklarını bilmek bile onu sebepsiz yere bunaltırken "düşünmemek," Caitlin için inanılmaz bir lükstü. Şimdi kendisine düşünme fırsatı verirse tekrardan aynı karanlığa gömülmek kaçınılmaz olacaktı.
"Anlıyorum." Dr. Wells, bunu isteyerek bir hata yaptığını anladığında özür dilemek için henüz geç kalmamış olmayı umuyordu. Aradan geçen onca zaman sonra nihayet bu konuyu konuşabileceklerini düşünmüş ama görünen o ki yanılmıştı. Caitlin hâlâ içinde bir yerlerde her şeyin olup bittiği o günü yaşıyor olmalıydı. Onun başına gelenlerin tek sorumlusu kendisinden başka biri değildi. Ve Caitlin'in, kendisi için göze aldığı bütün fedakarlıklardan sonra onun yarasını deşmek, Dr. Wells'in yapmak isteyeceği son şeydi. "Unutmaya çalıştığın şeyleri tekrar hatırlattığım için üzgünüm."
Konu daha fazla uzamayıp açıldığı gibi kapandığı için derin bir nefes aldı Caitlin. Aniden bakışlarına yerleşmiş donuk ifadeye karşın "Önemli değil." derken yüzünde buruk bir gülümseme vardı. Her ortamda katılığı ve kuralcılığıyla dikkat çeken patronunun yerini şimdi mahcup, eski bir dost almıştı sanki. Eğer her şeye karşı kendini bu kadar kapatmamış olsaydı Caitlin, her zaman örnek aldığı bu adamla dertleşme fırsatını kaçırmayacağından emindi.
Bu laboratuvarda konuşulan ve olup biten her şey, birlikte oldukları süre boyunca buranın sınırları içinde kalmış, asla dışarıya sızmamıştı. Bu yüzden dışarıya karşı gösterdikleri maskelerin ardındaki gerçekler, yalnızca kendilerinin bildiği bir sır gibiydi. Yaşananlardan sonra bu durum herkesin kabul ettiği ama kimsenin dile getirmediği bir tabuya dönüşmüştü. Çünkü herkes adı gibi iyi biliyordu ki her şeye baştan başlamak, aynı yolculuğa tekrardan çıkmak için önce yolun sonunu görmek gerekiyordu.
Eğer Dr. Wells, "Bu arada, laboratuvara gelirken bir telefon aldım." diyerek aralarına giren uzun sessizliği bozmasaydı Caitlin, kendini yine derin düşüncelerin içinde bulacaktı. "İlgilini çekebileceğini düşündüm."
"Kimdendi?" diye sordu beklemeden.
"Christina McGee." diye tek nefeste konuştu Dr. Wells. Sesine eski mesafesini tekrardan verdiği duyulabiliyordu. "Tannhauser Endüstrileri moleküler biyoloji alanında yeni bir çalışma ekibi kuruyormuş.* Central City'deki şubesinin de yürütülecek projelerin merkezi olmasına karar verilmiş. Miss. McGee de bana 'eğer aklıma bu alanda başarılı bir isim gelirse' kendilerine söylemem için haber vermek istemiş."
Caitlin, pek de şaşırtıcı olmayan bu haber ile duruşunu dikleştirdi. İçeriği her ne kadar sürekli değişse de bu telefonlar aylardır gelmeyi hiç bırakmamıştı. Bütün bu ısrarlar karşısında genelde telefonu bir an önce kapatıp konuşmayı uzatmamak için hep bir bahanesi olurdu Caitlin'in. Ama bu durum hiçbir zaman patronunu ilgilendirecek kadar büyümemişti. Görünen o ki bir sonraki telefon görüşmesini istediği kadar kısa tutamayacaktı. "Siz ne dediniz?"
Konuşurken oturduğu sandalyede yönünü değiştirip bir kez daha Barry'nin yatağına doğru dönmüştü Dr. Wells. Ellerini yasladığı beyaz bastonunu parmaklarının arasında döndürüyordu. "Senin adını verdim." Genç genetik mühendisinin kaşları çatılırken devam etti. "Bir patron olarak çalışanlarımın kariyerini düşünmem gerekir, değil mi?"
"Dün aynı teklifi doğrudan kendim aldım." derken Caitlin'in gözleri Barry'nin uykudaki yüzünü buldu. "Ama şu an kariyerim için endişe etmiyorum."
Duyduğu şeyle bir an başını kaldırdı Dr Wells. Yüzünden neredeyse hiçbir ifade okunmuyordu ama Caitlin, şaşırdığını anlamakta zorlanmadı.
"Gözlerinizin durumu..." Devamını getirmek istediyse bile ileriye gitmekten çekindiği için cümlesini bitirmedi. "Siz henüz iyileşmemişken S.T.A.R. Laboratuvarları'ndan ayrılamam. Bu büyük bir bencillik. Sizin bana ihtiyacınız var."
"Hayır, Caitlin-" diyerek konuşacak oldu fakat tıpkı genç doktor gibi o da ne diyeceğini bilemeyerek sustu. Tekrardan söze girdiğinde omuzları mahcubiyetle çökmüştü. "Ben düşündüğünden daha sağlamım. Beni düşünmene gerek yok. Burada senin kariyerinden konuşuyoruz."
Caitlin kararında ne kadar ciddi olduğunu göstermek adına sesine kendinden emin bir ton verip, "Benim işim, sabah akşam, henüz bundan haberi bile olmayan bir adamın hayatını kurtarmak." diye konuştu. "Ayrıca, eğer bir kariyer sahibi olmak söylediğiniz kadar önemli olsaydı siz de burada olmazdınız. En başındayken her şeyi bırakıp gidebilirdiniz ama kalmayı tercih ettiniz." Uzun bir zaman sonra patronuyla böylesi bir konuşma yapmayı ne kadar özlediğini fark ederek doğruldu. Gözleri tekrardan derin bir uykudaki hastasını buldu. Eğer konuşulanları duyabilseydi neler söyleyeceğini düşünmeden edemedi. "Emin olun buradan gitmek isteseydim bir dakika bile durmazdım. Ama bunu size yapacak kadar düşüncesiz olsam bile, ona yapamam."
Böyle zamanlarda, aylar önce derin bir karanlığın içine düştüğü için kendini şanslı hissediyordu Harford Wells. Bu belki tam anlamıyla bir vurdumduymazlık örneğiydi fakat insanların yüzünde bizzat sebep olduğu acıları görmesini engellediği için memnun hissetmekten kendini alamıyordu. Sırf insanlara vaat ettiği o "daha iyi bir gelecek" fikri yüzünden sayısız insanın geleceğiyle oynamıştı ve bundan pişman olmayı hiçbir zaman bırakmamıştı. Belki de bu sebeple patlama kazasında tam da başına düşen demir plaka beynindeki görme merkezinde büyük bir hasara sebep olduktan sonra hissettiği acıyı ve siyahı kimseye anlatamamıştı.** Kendisinde acılarından şikayet edecek hakkı göremiyordu.
Hayatını baştan sona alt üst ettiği insanların başında Caitlin Snow geliyordu. Birlikte uzun zamandır çalışıyorlardı ve aralarında tamamen plansızca gelişen samimiyet, ister istemez kendini onu korumak zorundaymış gibi hissetmesine sebep olmuştu. Fakat yaşananlardan sonra bu sorumluluk duygusunun, yerini ne kadar büyük bir suçluluğa bırakacağını tahmin edememişti. Şimdiyse hiçbir şey eskisi gibi değildi ve Harford Wells, genç kadının ne denli değiştiğini, her şeyden ne kadar uzaklaştığını ve soğuduğunu görebilmek için gözlerine ihtiyaç bile duymuyordu. Buna rağmen içindeki bütün doktorluk aşkıyla, üzerinde sorumluluğunu taşıdığı insanlara kendisinden bile daha fazla öncelik vermeye nasıl da istekli olduğunu görmek, onu mutlu ediyordu. Caitlin Snow, doktor olmak için yaratılmıştı.
"Beni etkilemeyi hiçbir zaman bırakmıyorsun…"
* Earth-117'de Christina McGee, Tannhauser Endüstrileri'nde çalışan mevki sahibi bir profesör.
** Earth-117'de Harford Wells, patlamada yaşanan kazada görme yetisini büyük oranda kaybetmiştir.