İçeriğe geç

The Fallen Frequency

Bölüm 1 · 9 dk okuma

The Fallen Frequency

Bölüm 1

A Place to Land

Ormandaki patika, Alastor'ın ciğerlerine dolan toprak ve çam kokusuyla birlikte her zamanki gibi sessizdi. Akşamın alacakaranlığı, ağaçların arasından süzülen son güneş ışıklarıyla altın sarısına boyanmıştı. Radyo istasyonundaki uzun günün yorgunluğunu üzerinden atmak için kulübesine çekiliyordu.

Tam patikanın döndüğü noktaya geldiğinde, gökyüzü aniden beyaz bir ışıkla parladı. Alastor kaşlarını çattı, başını kaldırdı. Işık hızla büyüyordu, sanki bir yıldız düşüyordu ama çok daha yakından. Ne olduğunu anlayamadan, bir ağırlık omuzlarına çarptı ve onu yere serdi. Sırtının sert toprağa çarpmasıyla ciğerlerindeki nefes bir an kesildi.

Gözlerini araladığında, karşısında gördüğü manzara karşısında sırıtışı bir an dondu.

Ona bakan şey, insan değildi.

Beyaz mavi, uzun kıyafetler içinde, neredeyse ışık saçan bir varlık. Sapsarı, ipeksi saçları vardı. Masmavi gözleri saf bir merakla onu süzüyordu. En dikkat çekici olansa, başının üzerinde altın ışıltılı bir halka, ve sırtından uzanan altı beyaz kanattı.

Alastor şok içinde ona bakıyordu. Meleğin ifadesininde pek bir farkı yoktu. Hâlâ Alastor'ın üzerinde, mavi gözleri kocaman açılmış, şapkası biraz daha kafasını eğse düşecekti.

Alastor birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra, yavaşça sırıtışı yeniden yerine oturdu.

"Pekâlâ," dedi sesi, radyodaki gibi pürüzsüz ve melodik, "Bu akşam programımda böyle bir misafir olduğunu hatırlamıyorum. Sanırım yanlış kanala mı düştünüz, sevgili... melek?"

Melek hafifçe başını eğdi, sanki söylenenleri anlamaya çalışıyordu. Dudaklarında ürkek, neredeyse masum bir gülümseme belirdi. Yavaşça kalktı, kanatları kıpraştı. Alastor'a elini uzattı, kalkması için.

"Affedersin," dedi meleğin sesi, tıpkı çan sesi gibi berrak ve yumuşak, "Düşüşümü kontrol edemedim. Seni incittim mi?"

Alastor'ın kehribar gözleri, gözlüklerinin ardında kısıldı. Bu yaratık, gerçekten melek miydi? Yalan olabilir miydi? Ama o kanatlar, o ışık... sahte değildi. Ve Alastor, sahteyi gerçekten ayırt etme konusunda bir uzmandı. Yine de bu, hayatındaki en sıra dışı akşamdı. Yavaşça, neredeyse tereddüt ile (ki Alastor hiç tereddüt etmezdi) onun elini tuttu, ayağa kalktı, gömleğini düzeltti.

"Seni incittim mi?" diye tekrarladı melek, sanki cevabı gerçekten önemsiyormuş gibi.

Alastor ceketinin tozunu silkelerken, sırıtışı biraz daha genişledi.

"Ah, canım, ben çok daha beter şeylere dayandım. Ama senin gibi bir meleğin, böyle bir ormanda, kim bilir hangi neden ile düşmesi..." Başını eğip ona baktı, sesinde ince bir alay vardı. "Şüphesiz çok ilginç bir hikayen vardır. Radyomda konuk olmak ister misin? İzleyiciler bayılır."

Melek başını iki yana salladı, o masum ifadesiyle.

"Ben... cennetten düştüm."

Alastor'ın sırıtışı yeniden döndü, ama bozulmadı. Söylenen kelimeler havada asılı kaldı, ormanın sessizliğinde yankılandı. Cennetten atılmış bir melek. Bu, radyo programlarına çıkacak türden sıradan bir hikaye değildi.

Alastor düşünceli bir tavır ile "Cennetten atıldın," diye tekrarladı, sesinde alaycı bir neşe vardı. "Pekâlâ, sevgili melek, seni bu kadar günahkar yapan neydi?"

Melek kanatlarını biraz toparladı, sanki kendini küçültmek istiyormuş gibi. Masmavi gözleri yere kaydı, altın halkası loş ışıkta hâlâ parıldıyordu.

"İtaat etmedim," dedi fısıltıyla. "Soru sordum. İnsanlara neden bu kadar acı çektirildiğini. Neden duaların bazıları duyulurken bazıları asla cevap bulunamadığını. Ve..." Bir an duraksadı, dudakları titredi. "...İyi kalplilere neden kötü şeyler olduğunu."

Alastor'ın sırıtışı biraz incelir gibi oldu. Gözlüklerinin ardındaki bakışları, meleğin yüzünü dikkatle süzdü. Saf, masum, sorgulayan bir yüz. İnanılmazdı. Bu kadar saflık, bu dünyada yaşayamazdı. Ve anladı ki, cennette de yaşayamamıştı.

"Ah, anlıyorum," dedi Alastor, sesi aniden daha yumuşak, daha içten. "Yasak sorular sordun. O büyük, parlak, kusursuz cennette, sorgulamanın bir yeri yok, değil mi? Oysa benim radyomda..." Bir adım attı, meleğe biraz daha yaklaşarak. "...her türlü soruya yer var. Ve inan bana, sevgili melek, burası dünya. Burada cevaplar, sorulardan çok daha acımasızdır."

Melek başını kaldırdı, gözlerini Alastor'un gözlerine dikti. O bakışta bir kırılma vardı, ama aynı zamanda bir kararlılık.

"O zaman bana yardım eder misin?" dedi. "Kayboldum. Sadece yeryüzünde değil, her yerde. Ne yapacağımı bilmiyorum."

Alastor bir an sessiz kaldı. Sonra, o meşhur kahkahası, radyo yayınındaki gibi, biraz boğuk, biraz keskin, ama büyüleyici, ormanda yankılandı.

"Yardım mı? Ben mi?" Ceketinin yakasını düzeltti, sırıtışı yeniden yüzünü kapladı. "Sevgili melek, ben en son yardım edecek adamlardan biriyim. Ben bir radyo sunucusuyum, bir..." Sözünü kesti, gözlerinde garip bir parıltı. "...hikâye anlatıcısıyım. Ama yardım mı? Bunu daha önce kimse benden istememişti."

Melek kanatlarını usulca katladı, dimdik durdu. "Peki," dedi basitçe, "O zaman bana bir hikâye anlat. Belki içinde bir cevap bulurum."

Alastor kaşlarını kaldırdı. Bu, beklemediği bir cevaptı. Sırıtışı, gerçek bir merakla karışık bir hal aldı. Ormanın sessizliğinde, iki yabancı, biri insan, biri melek, karşı karşıya duruyordu. Alastor başını salladı, sırıtışı ile yürümeye başladı. Melek onu takip etti.

Alastor'ın arkasında, ormanın loş ışığında parlayan altın halka ve beyaz kanatlar, karanlık ağaçların arasında bir hayalet gibi süzülüyordu. Her adımında, meleğin ayakları yere zar zor değiyor, sanki dünyanın ağırlığını taşımak istemiyordu.

Kulübeye vardıklarında, Alastor kapının önünde durdu ve arkasına döndü. Sırıtışı hâlâ yerindeydi ama gözlerinde hafif bir şaşkınlık vardı.

"Sevgili melek," dedi sesi radyodaki gibi pürüzsüz, "Beni takip ettin. Sanırım hikâyemi dinlemeye kararlısın. Ama bilmelisin ki, kulübem... pek misafirperver değildir. Ve ben, pek misafir sever değilimdir."

Melek başını eğdi, o masum ve kırılgan ifadesiyle. Kanatlarını biraz daha toparladı, sanki Alastor'un sözlerinden rahatsız olmuş gibi.

"Affet beni," dedi sesi çan sesi gibi berrak, "Ama gidecek hiçbir yerim yok. Ve sen... sen farklısın. Gözlerinde bir şey var."

Alastor'ın sırıtışı bir an dondu. Bu sözler, bilmediği bir yere dokunmuştu. Annesinin gözleri aklına geldi, o küçük çocukken gördüğü o bakışlar. İçindeki bir şey kıpırdadı, ama hemen bastırdı.

"Ah, canım," dedi sesi yeniden neşeli ama biraz daha keskin, "Herkesin bir hikâyesi vardır. Benimki de diğerlerinden farksız."

"...Gerçekten içeri girmek istediğine emin misin? Çünkü bu kulübe, bir sığınak değil. Burası benim... çalışma odam."

Lucifer başını eğdi, kanatları hafifçe titredi. "Saklayacak bir şeyin mi var?"

Alastor'ın kahkahası keskin ve soğuk yankılandı. "Her zaman. Ama merak etme, bunları seninle paylaşmaya niyetim yok."

Kapıyı biraz daha araladı. İçeriden gelen koku daha da belirginleşti. Lucifer burun kıvırdı istemsizce.

Alastor bunu gördü. Sırıtışı biraz daha genişledi.

"Gördün mü?" dedi, sesinde ince bir alay vardı. "Bu dünya, cennet gibi kokmuyor, değil mi? Burası kan, ter ve gözyaşı kokuyor. Bazen de başka şeyler..." Kapıyı aralık tuttu, bir adım içeri girdi, ama yüzünü meleğe dönük tuttu. "Hâlâ girmek istiyor musun? Yoksa cennetin adaleti bu kadar kirle temas etmene izin verir mi?"

Lucifer bir an sessiz kaldı. Gözleri, Alastor'ın gözlüklerinin ardındaki keskin bakışlarla buluştu. Sonra, beklenmedik bir şey yaptı.

Bir adım attı.

"Ben Cennet'in adaletini sorguladığım için atıldım," dedi, sesi sakin ama kararlı. "Sanırım biraz kirlenmeyi göze alabilirim."

Alastor'ın sırıtışı bir an dondu. Sonra, gerçekten şaşırdığı nadir anlardan biri yaşandı. İçeri girdi, kapıyı arkasından kapattı. Kulübenin içi karanlıktı, tek ışık köşedeki eski radyonun kadranından gelen loş kırmızıydı. Havada keskin, metalik koku vardı. Zeminde koyu lekeler.

Alastor, radyonun başına geçti, parmaklarını kadrana dokundurdu. Statik bir cızırtı duyuldu.

"Hoş geldin." dedi, sesi karanlıkta yankılandı. "Benim dünyama hoş geldin. Cennetten daha sıcak değil, ama en azından... samimi."

Melek, karanlığın ortasında, altın halkası loş ışıkta parlayarak duruyordu. Kanatlarını yanlarına topladı, gözleri Alastor'ın sırıtışına sabitlenmişti. Bir şey söyleyecek gibi oldu, ama sustu.

Alastor eğildi, radyoyu açtı. İçeriden yumuşak bir caz müziği yankılanmaya başladı. Kan lekelerinin üzerinde, o soğuk ve mesafeli gülümsemesiyle meleğe baktı.

"Pekâlâ," dedi Alastor, parmaklarını birleştirerek. "Sana bir hikâye anlatacağım. Ama önce, bir ismin var mı? Sonuçta, melekleri 'melek' diye çağırmak biraz samimiyetsiz kaçıyor."

Melek başını kaldırdı, gözlerinde hafif bir gülümseme belirdi.

"Lucifer," dedi. "Adım Lucifer."

Alastor'ın kaşları havaya kalktı. Sırıtışı bir an genişledi, sonra daha da derinleşti.

"Lucifer," diye tekrarladı, sanki tadına bakıyormuş gibi. "Işık getiren. Işığın taşıyıcısı. Ve sen... Cennetten kovuldun, öyle mi? Ne kadar ironik." Hafifçe öne eğildi. "Peki, Lucifer, sana şunu sorayım: Bu dünyada bir melek olarak ne yapmayı planlıyorsun? Çünkü burası Cennet değil. Burası acımasız, adaletsiz ve çoğu zaman anlamsız. Ve insanlar... insanlar seni ya bir tanrı olarak görüp tapacak, ya da bir canavar olarak görüp kovacak. Ne yapacaksın?"

"Bilmiyorum," dedi Lucifer dürüstçe. "Ama öğrenmek istiyorum. İnsanları anlamak istiyorum. Neden acı çektiklerini, neden sevdiklerini, neden umut ettiklerini. Ve belki..." Duraksadı, dudaklarında ürkek bir gülümseme. "...belki onlara yardım edebilirim. Tıpkı senin gibi. Sonuçta, sen de radyonla insanlara umut veriyorsun, değil mi?"

Alastor sessiz kaldı. Gözlerindeki o keskin parıltı bir an yumuşadı. Sonra, beklenmedik bir şey yaptı: kahkahasını attı. Ama bu kahkaha, radyodaki gibi yapay değildi. Gerçekti, neredeyse şaşkındı.

"Umut mu?" dedi Alastor, başını iki yana sallayarak. "Sevgili Lucifer, ben insanlara umut vermiyorum. Ben onlara eğlence veriyorum. Onları güldürüyorum, onları düşündürüyorum, bazen de korkutuyorum. Ama umut mu? O, çok tehlikeli bir şey. Ve ben, tehlikeli oyunlara girmem."

Ama söylerken bile, sesinde kesin olmayan bir ton vardı. Ve Lucifer, bunu fark etti. Gülümsemesi biraz daha cesurlaştı.

"Belki de," dedi Lucifer, "kendine bile itiraf etmek istemiyorsun. Ama bence, senin radyon... insanların yalnız olmadığını hissetmesini sağlıyor. Ve bu, bir tür umut, değil mi?"

Alastor sırıtışını korumaya çalıştı ama içinde bir şeyler kıpırdıyordu. İlk kez, sözleriyle susturulmuş gibi hissediyordu. Ve bu, onu rahatsız ettiği kadar, bir o kadar da ilginç bulduğu bir duyguydu.

Alastor koltuğuna yerleşti, bacaklarını zarifçe üst üste attı. Sırıtışı yeniden yerine oturmuştu, gözlerinde o her zamanki kurnaz parıltı vardı. Radyodan hafif bir caz müziği yankılanıyordu.

"Pekâlâ," dedi Alastor, ellerini kavuşturarak, "Başlıyorum. Ama hikâyem cennet ile başlamıyor. Hikâyem, geçen hafta istasyona gelen bir dinleyici mektubuyla başlıyor."

Lucifer başını eğdi, merakla dinliyordu.

"Bir kadın yazmış," dedi Alastor, sesinde eğlenceli bir tınıyla. "İsmi Margaret. Yetmiş yaşlarında, dul, üç kedisi var. Ve şikâyetçi. Neyden mi? Komşusunun köpeğinden. Her gece havlayan o lanet köpekten." Sırıtışı genişledi. "Margaret, benim radyomda bir gece yayınında, komşusuna 'açık bir mektup' okumamı istemiş. Tabii ki kabul ettim."

Lucifer hafifçe gülümsedi. "Peki ne okudun?"

Alastor gözlüklerinin üzerinden baktı, sesi tiyatral bir hal aldı.

"'Sevgili Bay Henderson,' dedi, 'Köpeğinizin gece nöbetlerini takdir ediyorum, ama evinizin önündeki çalılıkların benim bahçeme taştığını fark ettiniz mi? Belki de odaklanmanız gereken yer, köpeğinizin ses telleri değil, o budaklı çalılardır. Saygılarımla, Margaret.'"

Lucifer hafifçe kıkırdadı, sesi çan gibi tınladı. Alastor bunu fark etti, içinden bir şey kıpırdadı ama bastırdı.

"Ve ne oldu?" diye sordu Lucifer.

Alastor omuz silkerek. "Ertesi gün, Bay Henderson çalılarını kesti. Köpeği hâlâ havlamaya devam ediyor ama Margaret artık şikâyet etmiyor. Neden biliyor musun?" Gözlerinde kurnaz bir parıltı. "Çünkü ona, radyoda bir sonraki mektubun kocasının mezarıyla ilgili olabileceğini ima ettim."

Lucifer'in gülümsemesi soldu. "Yani tehdit mi ettin?"

Alastor kahkaha attı, sesi keskin ve neşeli. "Tehdit mi? Hayır canım, ben sadece... yaratıcı bir çözüm sundum. Sonuçta, insanların sorunlarını çözmek benim işim, değil mi? Ve eğlenceli olan da bu."

Lucifer bir an sessiz kaldı, gözleri Alastor'un yüzünü inceliyordu. Sonra yavaşça başını salladı.

"Senin yöntemlerin tuhaf," dedi, "Ama bir şeyi başarıyorsun: insanlar seni dinliyor. Ve belki de bu, onların ihtiyacı olan şey, birinin onları duyması."

Alastor'ın sırıtışı bir an dondu. Sonra, daha yumuşak bir tonla, "Belki," dedi. "Ama unutma, Lucifer, dikkatli ol. Beni dinlemek, alışkanlık yapabilir."

Lucifer hafifçe güldü. "Sanırım bu konuda geç kaldım.

Alastor kaşlarını kaldırdı, gözlerinde hafif bir şaşkınlık. Sonra, kendi kahkahasını attı. Bu sefer, radyodaki gibi yapay değildi. İçtendi, neredeyse sıcak.

Ve Lucifer, o altın halkasıyla beyaz kanatlarıyla, karanlık kulübenin ortasında parlıyordu. Alastor ise, ilk kez, kulübesine yaşayan birini sokmuştu.

Bölüm sonu

1 yorum

  • Selamlar! Kitabını çok beğendim. Bir hazbin hotel fanı olarak başka bir fan bulnak beni mutlu etti. Karsilıklı takip yapabilir miyiz? Benim kitabım da hazbin hotel ile alakalı. Omumanı tavsiye ederim, biraz uzun ama okuduktan sonra pişman olmayacağına kesinim