Yuna büyüdükçe insanların söyledikleri sözlerin bazen ne kadar ağır olabileceğini öğrenmeye başladı.
Küçük yaşlardan itibaren kilosu hakkında yorumlar duyuyordu.
Bir gün akrabalarından biri ona bakarak,
“Ne kadar kilolusun. Hem çok kilolusun hem de çok büyüksün. Kızımın yanında ne kadar büyük duruyorsun,” dedi.
Yuna hiçbir şey söylemedi.
Sadece gülümsedi.
Ama o gün duyduğu sözler kalbinde küçük bir iz bıraktı.
Zamanla bu izler çoğaldı.
Yuna aynaya baktığında artık kendini diğer çocuklarla kıyaslamaya başlamıştı.
Neden onlar gibi değildi?
Neden herkes bunu söyleme ihtiyacı duyuyordu?
Bu soruların cevabını bilmiyordu.
Köyde hayat her zamanki gibi devam ediyordu.
Sabah erkenden kalkıyor, annesine yardım ediyor, ev işlerini yapıyor ve ardından okula gidiyordu.
Eskiden dersleri seviyordu.
Yeni şeyler öğrenmek onu heyecanlandırıyordu.
Fakat zaman geçtikçe dersler zorlaşmaya başladı.
Özellikle anlamakta zorlandığı konularda kendini yetersiz hissediyordu.
Bir gün üçüncü sınıfta öğretmeni harfleri tek tek okutuyordu.
Sıra Yuna’ya geldiğinde öğretmeni ona “Ü” harfini söylemesini istedi.
Yuna denedi.
Ama doğru söyleyemedi.
Tekrar denedi.
Yine olmadı.
Sınıfta sessizlik hâkim olmuştu.
Öğretmeni sabırsızlanmaya başladı.
“Bu kadar basit bir şeyi neden yapamıyorsun?” diye kızdı.
Yuna’nın yüzü kızarmıştı.
Arkadaşlarının ona baktığını hissediyordu.
O an yerin dibine girmek istedi.
Küçücük bir harf…
Ama Yuna için unutulmayacak bir anıya dönüşmüştü.
O günden sonra sınıfta hata yapmaktan korkmaya başladı.
Yanlış cevap vermekten…
Tahtaya kalkmaktan…
İnsanların ona gülmesinden…
Yuna artık bazı şeyleri içine atmayı öğreniyordu.
Üzüldüğünde ağlamıyordu.
Canı yandığında söylemiyordu.
Sadece susuyordu.
Çünkü ona göre güçlü olmak, sessiz kalabilmekti.
Ama kimsenin bilmediği bir şey vardı.
Yuna’nın kalbi her geçen gün biraz daha ağırlaşıyordu.
Ve bu, onun daha yolun çok başında olduğunu gösteriyordu…