1 Şubat 2006’da, karla kaplı küçük bir köyde bir kız çocuğu dünyaya geldi.
Adı Yuna’ydı.
Doğduğunda o kadar zayıftı ki onu görenler endişelenmişti.
“Bu bebek yaşayabilecek mi?” diye fısıldaşıyorlardı.
Ailesi korkuyordu. Köyde yaşayan yaşlıların tavsiyesiyle, Yuna için eski bir gelenek uygulandı. Yedi kişinin, yedi gün boyunca yanlarında taşıması gereken küçük eşyalar verildi. Kimisi sert, kimisi yumuşaktı. İnsanlar bunun Yuna’yı koruyacağına inanıyordu.
Günler geçti.
Yuna büyüdü.
Fakat zamanla herkes onun doğduğu zamanki hâlinin tam tersine dönüştüğünü fark etti. Yuna, yaşıtlarına göre daha kilolu bir çocuktu. Ne kadar büyüse de kilosu hayatının bir parçası olmaya devam etti.
Yuna’nın yaşadığı köy, kışları sert geçen, küçük ve imkânları kısıtlı bir yerdi. Evlerinde doğalgaz yoktu. Soğuk günlerde onları ısıtan tek şey sobaydı.
Yuna henüz on yaşına bile gelmeden ev işlerinin çoğunu yapmayı öğrenmişti.
Bulaşık yıkıyor, temizlik yapıyor, sofrayı hazırlıyor ve annesine yardım ediyordu.
Aslında bunları yapmak istemiyordu.
Diğer çocuklar oyun oynarken, o ev işlerini yetiştirmeye çalışıyordu.
Annesi sert mizaçlı bir kadındı. İşleri yapmadığında Yuna çoğu zaman azar işitiyor, bazen de ceza alıyordu.
Bu yüzden sessizce üzerine düşeni yapıyordu.
Köyde çalışma imkânı neredeyse yoktu. İnsanların geçim kaynağı çoğunlukla hayvancılıktı.
Yuna ise televizyonda gördüğü büyük şehirlerdeki hayatlara imreniyordu.
Güzel evlere…
Sıcak odalara…
Dilediklerini alabilen insanlara…
Ama sonra kendi odasına dönüp sobanın çıtırtılarını dinliyordu.
Bir gün her şeyin değişeceğine inanıyordu.
En azından buna inanmak istiyordu.