Sabahın ilk ışıkları yatak odasının ince keten perdelerinden içeri süzülürken, cildime dokunan yumuşak, tüy kadar hafif temaslarla gözlerimi açtım. Şakaklarıma, elmacık kemiklerime ve dudağımın kenarına bırakılan küçük, sabırlı öpücükler... Kokusu, dün gecenin tüm buharını ve tutkusunu hala üzerinde taşıyan o odunsu, ferah kokuydu.
Göz kapaklarımı araladığımda, Çağla’nın darmadağınık siyah saçları ve o kömür karası gözleriyle doğrudan bana baktığını gördüm. Çilli burnunu hafifçe benimkine sürttü.
"Günaydın, prenses," dedi. Sesi sabahın mahmurluğuyla derin, pürüzsüz ve fısıltılıydı.
O an göğsümün ortasında patlayan o muazzam mutluluk dalgasını tarif etmem imkansızdı. Dün gece yaşanan fırtınanın, banyodaki o buğulu kabullenmenin bir rüya olmadığını, bu sabahın ilk ışıklarında yüzüme bakarak gülümseyen kadının varlığıyla anladım. İçimde bir yerlerde filizlenen o çocuksu sevinçle gülümsedim, başımı biraz daha onun göğsüne doğru ittim.
Bir süre yataktan çıkmak istemesek de hayatın ve sokağın o ritmik akışı bizi kendine çağırıyordu. Yavaşça yataktan doğrulduk. Banyoya geçip yüzümü yıkadıktan sonra, dantelli iç çamaşırlarımı üzerime geçirdim. Aynada kendime baktığımda, boynumdaki hafif kızarıklıkları ve gözlerimdeki o canlı, sarsılmış ama mutlu ifadeyi gördüm. Çılgınca kabarmış, darmadağınık kızıl buklelerimi başımın üzerinde gevşek bir topuz yapıp bir tokayla sabitledim. Çağla da siyah iç çamaşırlarının üzerine, dün geceden kalan dökümlü ekose gömleğini geçirdi; düğmelerini bağlamadan, önü tamamen açık bir şekilde peşimden mutfağa süzüldü. Pürüzsüz teni ve göğüs kafesindeki o dövmeler, sabah ışığında adeta bir sanat eseri gibi duruyordu.
Mutfaktaki küçük alanda, birbirimizin hareketlerine engel olmadan sessiz bir uyumla hareket etmeye başladık. Ben tezgaha geçip nostaljik moka potun içine taze çekilmiş ince kahve doldurdum, alt hanesine suyu ekleyip ocağın üzerine bıraktım. Kahvenin o yoğun, büyüleyici kokusu dakikalar içinde mutfağı kaplarken, Çağla da ekmek tahtasının başına geçti. Avokadoları soyuşu, ekmekleri dilimleyişi ve tavadaki sıcak suya yumurtaları birer poşe tekniğiyle bırakışı o kadar sistemli, o kadar estetikti ki, mutfakta bile bir sanatçı disiplini sergiliyordu.
Kızarmış ekmeklerin üzerine sürülmüş ezilmiş avokado ve tam kıvamında pişmiş poşe yumurtalarla harika iki tabak hazırladı. Mutfak masasına karşılıklı oturduk. Moka potun cızırdayarak demlendiği kahvelerimizi fincanlara doldurdum.
Ancak gece olanlar aklıma doldukça ve alkolün kanımdaki yokluğunda aramızda garip bir çekingenlik duvarı belirmeye başladı. Düne dair tek bir cümle bile kuramadık... Çağla ne zaman bakışlarını tabağından kaldırıp gözlerimin içine baksa, yanaklarımın alev alev yandığını hissediyordum. Dün gece onun karşısında tamamen soyunmuş, bileklerim onun ellerinin arasında, kendimi kaybetmiş halim zihnime geldikçe bakışlarımı kaçırmak zorunda kalıyordum. Çağla ise bu utangaçlığımı fark ediyor, dudaklarının kenarındaki o hafif, muzip gülümsemeyle sessizce kahvesini yudumlamaya devam ediyordu.
Tam o sırada duvardaki ahşap saatin tıkırtısı dikkatimi çekti. Akrep ve yelkovan çoktan sabahın dokuzunu geçmişti!
"İnanmıyorum." dedim birden ayağa fırlayarak. "Saat çok geç olmuş! Dükkanı çoktan açmış olmam gerekiyordu!"
"Sakin ol, kitapçı hanfendi." dedi Çağla, fincanını masaya bırakırken. "Dünya birkaç dakika gecikmeyle batmaz."
"Yok, müşteriler kapıda bekleyebilir." diyerek aceleyle salona koştum. Üzerime dünkü elbisemi geçirip çantamı kaptım. Çağla’ya kapının eşiğinde kısa, ama yanağına konan hızlı bir öpücük verip kendimi merdivenlerden aşağı attım. O arkamda, mutfakta sakin adımlarla kahvaltısını bitiriyordu.
Tüm gün boyunca The B.’de tam bir hengame yaşandı. Dükkanı açar açmaz kapıdaki çıngırak durmaksızın çalmaya başladı. Kahve makinelerinin buhar sesleri, tabak tıkırtıları, içeri girip çıkan müşterilerin uğultusu... Ama benim zihnim bu gerçekliğin tamamen dışındaydı. Bir elime cezveyi alıyor, diğer elimle bir müşteriye para üstü uzatıyordum ama aklımdan tek bir an bile dün gece kesitleri silinmiyordu. Çağla’nın belimi tutuşu, kulaklarıma fısıldadığı cüretkâr cümleler, duvardaki o karizmatik gölgesi, banyodaki lavanta kokusu... Yanaklarım gün boyu tezgahın arkasında sebepsiz yere kızarıp durdu. Eylül birkaç kez bana "Bilge Hanım, iyi misiniz, ateşiniz mi var?" diye sormak zorunda kaldı.
Nihayet akşam oldu, dükkan kapandı. Yorgun argın yukarıdaki daireme çıktım. İçimde akşamın o alacakaranlığıyla birlikte garip, açıklanamaz bir soğukluk belirmeye başladı. Telefonumu masanın üzerine bıraktım. Ekranına baktım; hiçbir bildirim yoktu.
Işıkları açmadan salonda bir süre öylece oturdum. İçimdeki heyecanlı kız gitmiş, yerine endişeli bir çocuk gelmişti. Beni arar mıydı? ya da en azından "Gün boyu seni düşündüm" gibi tek bir kısa mesaj atar mıydı? Telefon her titrediğinde yüreğim ağzıma geldi ama gelenler ya banka bilgilendirmeleriydi ya da dükkanın tedarikçilerindendi. Çağla’dan tek bir iz, tek bir mesaj bile yoktu.
Gece yatağa tek başıma girdiğimde, çarşaflarda hala onun kokusunun olduğunu hissettim. Bu koku sevindirmekten çok, içimdeki o soğukluğu artırdı. Kendi kendime "Çok yoğun biridir, resim yapıyordur ya da uyuyakalmıştır" diyerek kendimi avutmaya çalıştım ama uykuya dalmam saatlerimi aldı.
Ertesi sabah uyandığımda içimde hafif bir kararlılık ve yeniden doğan bir umut vardı. Dün gece yazmamış olabilirdi ama bugün dükkana gelecekti, bundan emindim. Sonuçta nadir kitaplar odasının son halini kontrol edecek, belki raflara kitapları dizecektik.
Günün güzel geçeceğine kendimi inandırarak aynanın karşısına geçtim. Saçlarımı özenle tarayıp arkadan iki kalın örgü yaptım; kızıl buklelerim omuzlarımdan döküldü. Üzerime yeşil çizgili, keten şık bir şort ve siyah, ince askılı bir büstiyer giydim. Aynadaki yansımam hem ferah hem de şıktı.
Aşağı inip dükkanın kapılarını açtım. Bugün içimde farklı bir heyecan vardı. Doğrudan dükkanın arkasındaki o yenilenen odaya geçtim. Duvarlar tamamen kurumuş, o çirkin rutubet kokusu yerini tertemiz, hafif bir boya ve ahşap kokusuna bırakmıştı. Büyük bir özenle, depoda bekleyen o paha biçilmez antik kitapları, deri ciltli klasiklerle dolu kutuları odaya taşıdım. Çağla’nın kendi elleriyle duvara monte ettiği o sağlam raflara kitapları tek tek, alfabe ve dönem sırasına göre yerleştirmeye başladım. Her kitabı rafa koyarken, onun o gece matkabı tutuşu, kasılan kol kasları ve bana muzipçe bakışı geliyordu aklıma.
Saat dokuz oldu. Mutfağa geçip en sevdiği o meyveli kapkeklerden pişirdim. Taze bir demlik filtre kahve hazırladım. Masalardan birini onun gelip oturacağı o köşe için boş bıraktım. Kahve kokusu ve keklerin fırından çıkan o tatlı aroması tüm kafeyi kaplamıştı.
"Bugün harika görünüyorsun Bilge," dedi Eylül, içeri girip önlüğünü takarken. "Ve bu odanın hali... İnanılmaz olmuş! O kız gerçekten mucize yaratmış."
"Evet," dedim gülümsümeye çalışarak. "Öyle yaptı."
Saat on oldu. Sonra on bir... Dükkan yavaş yavaş dolmaya başladı. Kapıdaki çıngırak her çaldığında, tezgahın arkasından kafamı hızla kaldırıp gelen kişiye baktım. Her defasında uzun boylu, siyah saçlı, o dökümlü gömlekli silüeti görmeyi umdum. Ama içeri girenler sadece ders çalışmaya gelen öğrenciler, kahve almaya çalışan mahalleliler ya da turistlerdi.
Öğlen saatleri geçti. İkindi vakti çöktü. Ayırdığım kapkekler tezgahta soğudu, kahve demliğinde bekleyen kahve acılaştı.
Çağla gelmedi.
Ne bir telefon araması, ne bir mesaj, ne de sokağın köşesinden kıvrılan o siyah motorun homurtusu... Yoktu.
Günün ilerleyen saatlerinde içimdeki o sabahki heyecan yerini ağır, ezici bir hayal kırıklığına bıraktı. Modum o kadar düşmüştü ki, müşterilerle konuşurken zoraki gülümsüyor, Eylül’ün sorularına kısa ve isteksiz yanıtlar veriyordum. Eylül halimdeki bu ani değişimi fark etmiş olmalı ki, akşam saat sekize doğru yanıma yaklaştı.
"Bilge Hanım, siz çok yorgun görünüyorsunuz," dedi şefkatli bir sesle. "Kapanışı ben hallederim. Zaten kasayı saydım, masalar da boşalmak üzere. Siz yukarı çıkıp dinlenin biraz."
İtiraz edecek gücü bile kendimde bulamadım. "Sağ ol Eylül," dedim mırıldanarak. "Sana emanet o zaman."
Sırtımı dönüp dükkanın iç merdivenlerinden yukarı, daireme çıktım. Evin içi karanlık ve sessizdi. Ayakkabılarımı koridorda çıkarıp doğrudan banyoya geçtim. Sıcak suyun altına girdiğimde, dünkü banyo sahnesi tekrar zihnimde canlandı. Çağla’nın beni kucağında taşıyışı, saçlarımı yıkayışı... Şimdi ise bu banyonun içinde tek başınaydım ve suyun sıcaklığı bile içimdeki o üşümeyi geçirmeye yetmiyordu.
Duştan çıkıp üzerime siyah bir voleybol şortu ve basit bir büstiyer geçirdim. Saçlarımı havluyla kabaca kuruladıktan sonra, salonun balkona açılan Fransız kapılarını araladım. Gece serinliği cildime çarptı.
Salondaki konsolun çekmecesini açıp en arkada sakladığım o küçük paket çıkardım. Nadiren, sadece çok stresli ya da yalnız hissettiğim gecelerde yaktığım o aromalı, fena kokmayan sigaralardan birini paketinden çektim. Çakmağın çelik sesi gecenin sessizliğinde yankılandı; küçük alev ucu aydınlattı.
Balkonun demirlerine tutunarak dışarı çıktım. Gece rüyadaymış gibi sessizdi. Sigaramdan derin bir nefes çektim; aromatik duman ciğerlerime dolarken gözlerim otomatik olarak birkaç bina ilerideki o lüks, devasa rezidansa kaydı. Başımı yukarı kaldırdım. Binanın en üst katına, o geniş teraslı daireye doğru baktım.
Çağla’nın dairesinin ışıkları kapkaranlıktı. Tek bir lamba bile yanmıyordu. Ne terasta bir karartı vardı ne de pencerelerden dışarı sızan bir aydınlık.
Sigaranın dumanını gecenin serinliğine doğru üflerken, göğsümün tam ortasında ağır, acı bir yumruk hissettim. İçimdeki o saf, hayalperest Bilge’ye karşı büyük bir öfke dalgası yükseldi. Kendi kendime ne kadar da çabuk kanmış, ne kadar da kolay teslim olmuştum.
"Ne bekliyordun ki?" diye mırıldandım kendi kendime, acı bir tebessümle. Sesim gecenin içinde kaybolup gitti. "Ne bekliyordun Bilge? Tanışalı kaç gün oldu ki zaten?"
Semtin en pahalı rezidansında oturan, nereden geldiği ve ne iş yaptığı belli olmayan, cüretkar, son derece çekici ve özgür bir kadındı. Ben ise küçük bir kitap kafeyi ayakta tutmaya çalışan, evini su basmış, ilk kez bir kadına dokunduğu için kendini özel sanan sıradan bir kızdım. Onun için dün gece belki de sadece sıkıcı bir haftaiçini renklendiren, alkolün ve tutkunun yön verdiği tek gecelik, basit bir eğlenceden ibaretti. Dükkanımın duvarını boyamış, benimle yatmış ve oyun bittiği için kendi gizemli dünyasına geri dönmüştü.
Sigaramın izmaritini küllükte ezerken, gözlerimden süzülen tek bir damla yaşın yanağımdan aşağı süzülüşünü hissettim. Kendimi inanılmaz derecede değersiz, kullanılmış ve aptal gibi hissediyordum. Ve en acısı da, onun bana yaşattığı o sarsıcı hisleri hayatım boyunca kimseden göremeyeceğimi bilmekti.
// Mutlu olacağınızı mı sanmıştınız??
Biraz eziyet edesim geldi Bilgeye, yapacak bir şey yok. Angst mı bitirsem hatta...
Hatam varsa affola, öpüldünüz.

