Gözlerim odanın boğuk aydınlığına açılırken, nerede olduğumu kavramaya çalıştığım sırada bilincim yavaş yavaş yerine gelmeye başladı. Zihnim düne ait ne varsa gözlerimin önüne serdiğinde ise nerede olduğumu fark ettim. Hapishaneme dönmüştüm. Dışarıda yağmaya devam eden yağmurun sesini işitirken, yattığım yerden yavaşça doğrulup sırtımı yatak başlığına dayadım ve bacaklarımı kendime çektim. Birkaç gündür yaşadıklarım herkesin şahit olacağı türden şeyler değildi. Yorgun, halsizdim. Üst üste gelen olaylar bünyeme ağır geliyor, altında ezildikçe eziliyordum. Buydu işte, yapabileceğimin hepsi bu kadardı. Ne kadar kaçmaya çalışam da, Yaman beni her halükârda buluyordu. Üstelik yaşadığım ağır olayın etkisini hâlâ üzerimden atamamışken, beni bulmasına ilk defa bu kadar olumlu bakıyordum. Her şey o kadar ani gelişmişti ki, olanları düşündükçe beynim infilak edecek gibi hissediyordum. Hepsi bir yana resmen bu evde tanımadığım yabancı bir adamla kapana kısılmıştım. Kimseden korkusu olmayan, gözü kara bir adamın elinde akıbetim belli değildi ve ona uymaktan başka çare bırakmıyordu bana. Ruhumu yoran düşünceleri beynimin izbe köşelerine iteleyip bir kenara bırakarak odanın içinde gözlerimi gezdirmeye başladım. Pencerenin önünde iki kişinin oturabileceği uzunlukta lacivert bir koltuk, hemen çaprazında iki kapaklı kahverengi bir gardırop ve yattığım yatağın iki tarafında gardıropla aynı renkte komodinler vardı. Koyu renklerin hakim olduğu oda da insanın içini aydınlatan tek bir renk bile yoktu. Bunaltıcı havadan kendimi sıyırmak için ayaklarımı yataktan sarkıtıp çıplak ayaklarımı sürüyerek pencereye ilerleyip gri renkli perdeyi araladım. Elimi pencerenin pervazına dayayıp başımı cama yaslayarak yağmurdan kaçışan, şemsiyesine iyice sığınıp yürümeye çalışan insanları izledim. Muhtemelen hepsinin, benim aksime normal hayatları vardı. Derin bir iç çekip nefesimin oluşturduğu buğuyu parmak uçlarımla silerken kapı vurulmadan usulca açıldı. İrkildim fakat dönmedim. Ayak sesleri yanıma kadar geldiğinde göz ucuyla onun heybetli bedenine bakıp, tekrar sert suretine çevirdim gözlerimi. Bakışları üzerimde değildi. Camdan dışarı yöneltmişti. Koyu mavi kot pantolonunun cebinden çıkardığı sigara paketinin içinden bir dal alıp sigara paketini tekrar cebine attığında ise çakmağını ağır hareketlerle çıkarıp sigarasının ucunu ateşledi. "Bugün evine gidip eşyalarını alacağız." diye konuştu ifadesiz sesiyle. Yoğun alkol kokusunu aldığımda ciğerlerimin yandığını hissettim. Başımı tamamen ona çevirip baktığımda sarhoş gibi bir görüntüsü yoktu. "Olur." Kısaca cevap verdim. Arkamı dönüp gideceğim sıradaysa boştaki eliyle kolumu kavradı. Kaşlarım çatılırken ayaklarım hareketini kesti ve yönümü ona doğru çevirdim. Duygusuz bakışlarında gram değişme olmazken, siyah saçları dağılmış, uymadığını belli eden keskin kara gözlerinin akı kıpkırmızı olmuştu. "Eğer olur da canımı sıkacak bir harekette bulunursan sonuçlarını biliyorsun değil mi?" Tehditkâr sözleri karşısında kolumdaki parmakları bile aynı tehdidi salgılıyordu. Sıkıntılı bir nefes alıp, "Biliyorum sayın Dağ Adamı." dedim. Kaşları itinayla havaya kalkarken, "Dağ adamı?" diye sorar gibi baktı. Omuzlarımı sarsıp elimi iki yana açtım. "Maalesef başka isim bulamıyorum." Tekrar gideceğim sırada ani bir hareketle beni çektiğinde pencereyle onun arasında kaldım ve dudaklarımın arasından tiz bir çığlık çıktı. Nasıl bu kadar hızlı hareket ettiğine şok olmuş gözlerle bakıyordum. "Dilinin hiç ayarı yok." Başını iki yana sallarken öfkeli görünmüyordu ama gözlerinin yumuşak baktığı da söylenemezdi. "Bir gün bir ayar çekeceğim ama ne zaman, dur bakalım." Sözlerini hiçe sayıp çenemi dikleştirdiğimde, "Her seferinde tehdit edip beni sindirmeyi ne zaman bırakacaksın?" diye konuştum. Yanaklarım dikkatli bakışlarının altında yanmaya başlamış kalbim ritmini çoktan artırmıştı. "Karşında bir kadın var biraz nazik olsan?" Alkollü nefesi yüzümü yalarken alaycı bir şekilde gülüp bana tepeden baktı. "Demek karşımda bir kadın var." Ses tonu tehlikeli bir fısıltı halini alırken aramızda birkaç santim kalana kadar yaklaştı ve gözleri kısıldı. "Bana daha çok bir çocuk varmış gibi görünüyor." Dişlerimi sıkıp bir adım kenara kaydım. "Ne diye uğraşıyorsun o zaman çocukla? Yaşına uygun insanlarla uğraşsana!" Başını yavaşça yana eğip, yüzümdeki her bir ayrıntıyı ezberlemek ister gibi baktı. Bakışlarının esareti altında nefesim daralırken bana kaçacak yer bırakmıyordu. "Görüntünün tam tersine gerçekten çocuk gibisin." Gözleri bir anlık dudaklarıma kaydığında kanımın kaynadığını hissettim. Bana her yaklaştığında zaman, mekân kavramı birer birer kayboluyor, yakınlığı karşısında kalbim göğsüme şiddetli tekmelerini indirmeye başlıyordu. "Ayrıca konuşmayı senin tavırların belirliyor, Cemre." dedi sakince. "Eğer hakaret etmeye devam edersen o zaman göreceksin uğraşmayı." Kelimeleri karşısında bozguna uğradığımda soluğumu burnumdan verip parmağımla kapıyı gösterdim. "Çıkar mısın dışarıya!" Titreyen sesimle zar zor çıkan kelimeler ona nasıl etki etti bilmiyorum fakat bakışları değişirken arkasını dönüp kapıya doğru yürümeye başladı. Aynı anda içimi gıcıklayan kokusu da çekilmiş aldığım derin nefesle göğsüm genişlemişti. "Beş dakikaya aşağıda ol." dedi bana bakmadan. "Gecikirsen gitmekten vazgeçebilirim." Kapıyı kapatıp çıktığında kalbimin düzensiz ritimleriyle baş başa kaldım. Dengesiz herifin sağı solu belli değildi. Gözlerim üzerimde dolandığında zaten hazır olduğumu fark ettim. Akıl bırakmamıştı! Altımdaki kot pantolon ve üzerimdeki gömlekle uyuduğumdan burada daha fazla oyalanmadan odadan çıkıp aşağı indim. Ortalıkta görünmüyordu. Banyoya girip aynanın karşına geçtiğimde yüzümdeki izlerin biraz daha iyileştiğini gördüm. Kemal denilen heriften kalan, dudağımın kenarındaki yara kabuk tutmuş belli belirsiz izi kalmıştı. Onun dışında, dağılmış saçlar ve soluk bir cilt.
Bölüm 7
TESLİMİYET - Bölüm 6 ❝ MAĞLUBİYET ❞
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.