“Desem ki vakitlerden bir Nisan akşamıdır, Rüzgarların en ferahlatıcısı senden esiyor, Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini, Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim.” — Cahit Sıtkı Tarancı, Desem ki Her zamanki masamda oturdum; Ahu siparişleri dağıtırken kafe bugün dopdoluydu. Ahu beni en köşe masaya atmış, işi bitince gelip ne olduğunu soracağını söylüyordu. Önümde duran dava dosyasına bakarken iç geçirdim. Resmen davayı alamamıştım. Konu davayı alamam mıydı peki? Dürüst olacağım, emin değilim. “Yetersiz” damgası yemiştim resmen. Mesleğinin ilk yıllarında olan bir avukat için alışagelmiş şeyler değil miydi bunlar? Neden bu kadar kırgındım? Kafamı iki yana salladım, kendime gelmeye çalışırken. Duygularım boşluk gibi içime çekerken zihnimi bulandırıyordu. Saçmalıktı. Karanlık kendi kendini tekrar ederdi. Her günün sonunun gece olduğu gibi, karanlığa bir kez girenin de sonu geceydi. Kaçmaya çalıştığım tüm duyguları en derinden hissetmek, ruhumun sıkılmasına neden oluyordu. Karanlıkta bir kuyunun içine düşmüştüm sanki. O kadar derindi ki kimse sesimi duymuyordu, kimse yardıma gelmiyordu. Bir süre öylece otururken önüme dikilen bir siluet, kafamı kaldırmama neden oldu. Öylesine bir bakış atıp döndüm önüme, kim olduğuna bile bakmamıştım. “Boş mu?” Kafamla onayladım. Sandalyeyi alıp gitmesini beklerken tam karşıma oturdu. “Rahatsız etmek istemezdim, kusura bakmayın ama boş yer yoktu.” Zor bir tebessüm yüzümde belirdi. Yüzüne bile bakmamıştım, artık gitmesi gerektiğini anlamalıydı. Yanımda hâlâ oturduğunu fark edince derin bir nefes aldım. “Siparişiniz varsa ben alabilirim.” Kahvelerini bana çevirdi, bu sefer ben de ona baktım. “Çalışıyor musunuz?” Yüzüne baktığım için binlerce kez kendime kızabilirdim. Aniden ayağa kalkışımda anlam aramıyordum. “Pek sayılmaz. Mekânın sahibi arkadaşım.” Kafasıyla onayladı, bir kahve istedi ve tekrar denize döndü bakışları. Ellerimin titremesi normal miydi? Geçiştirdiğim cümlemle yanından koşarak kaçmama ne demeli? Erdem Yıldırım buradaydı. Tam karşımda. Kafenin içine girdiğim an gardımı bıraktım bir kenara. Omuzlarım düşerken yavaşça ilerledim. Bir yerlerde kopan fırtınaları, denizlerin kayaçlara çarpan dalgalarını hissettim. Erdem. Yıldırım. Vücudum bir elektrik dalgası yemiş gibiydi. Karşılaşmayı en son dilediğim kişi buradaydı. Tam karşımda. Derin nefeslerim soluk borumu yakıyordu. Canım yanıyordu, kaçtıkça daha çok yakalanıyordum. Bir kez bataklığa saplandığınızda bunu kabullenmeniz gerekirdi. Olacaklar artık sizin seçimleriniz değildi veya elinizde değildi. Olacakları izlemeliydiniz. Ben bataklığın dibindeyken tanıdık simaları görmek istemiyordum. Bataklığa batmam için beni itenler neden peşimden geliyordu ki? Bunu istemiyordum. Ne halde olduğumu anlamayan garson kız bana bakıyordu. Masaya iki kahve söylerken birazdan Ahu’ya gideceğine emindim. Tuvaletten çıkan birkaç bedene çarpmama rağmen içeri girdim. Birkaç kez yüzüme su çarptım. Seçimler artık elinizde değilse oluruna bırakmalıydınız. İfadesiz yüzüm bana güç verircesine yanımda oldu. Her şey normalmiş gibi... Kahvelerin çoktan masada olduğunu fark edince derin bir nefes verdim. Hızlı adımlarla ulaştım masaya. Tüm savunma mekanizmam tetikteyken oturdum, duygusuzca. Kahveme şeker koyarken de ifadesizdim. Duygularımı kaybetmiş gibiydim. “Sütsüz, iki şekerli...” Mırıldanmasını duyunca kafamı kaldırdım. Konuşmadan gitmemek için ant içmişti sanırım. “Efendim?” Yüzünde ufacık bir an kırgınlık yakaladım. Bu kahkaha atmama sebep olabilirdi. Bana mı kırılıyordu? “Sütsüz, iki şekerli.” Kafamı olumlu anlamda salladım zorlayarak. Vücudumdaki tüm kan çekilmiş gibiydi veya ruhum dört duvar arasında kalmış, kurtulmaya çalışıyordu. “Öyle alışmışım.” Dikkatlice süzdü beni, sanki bir şey arıyordu. Tanıdığımı veya tanımadığımı mı merak ediyordu? Ya da o beni tanıyor muydu? Büyük bir gülümseme belirdi dudaklarında. Zorlandığı belliydi. Erdem Yıldırım gözleriyle gülerdi, mavileri soğuktu. Belki de değişmişti. Yıllar hangimizi değiştirmezdi ki? Bana saatler gibi gelen dakikalar boyunca her hareketimi izledi. “Erdem ben, Erdem Yıldırım.” Uzattığı eline bakarken gülümsedim. Mesafeli ama normalmiş gibi. Eski bir tanıdık görmüş gibi. Oysa ki Erdem Yıldırım tanıdıktan fazlaydı. Elini sıktığımda yüzümde hâlâ gözleri geziyordu. Kırgınlık, işte o an oturdu gözlerine. Kahveleri suçluymuşum gibi bakıyordu. Bu kadar kafam karışıkken üstüne yüz yüze gelmek, beklediğim son şeydi. Hislerime anlam veremiyordum, hislerimin bittiğinden emindim. Peki, nedensiz heyecanıma ne ad verecektim? Onca yaşananları silik bir anıymış gibi sohbet mi edecektik? Bunu istemiyordum. Yaşananları, söylenenleri bir kenara koymak istemiyordum. Karşımdaki yüzü binlerce kez görmüş olmama rağmen bir yabancı gibi hissetmek canımı yakıyordu. Mesafeli, soğuk gülümsemesi büyüdü, elimi sıktı. Ne istiyordu şimdi bu adam? Beni hatırlıyordu, kesin. Ama bu ne değiştirdi ki? Hiçbir şey olmamış gibi devam mı edecektik? Kendimi sakin göstermeye çalışıyordum ama içimde kopan fırtınalar masayı yerinden oynatabilirdi. “Liseden sonra neler yaptın?” Hiç öyle, “Bir yıl seni unutmaya çalıştım, sonra üniversite okudum,” diyemezdim tabii. “Hukuk okudum, avukatım şu an.” Erdem dosyaya bir an baktı, sonra tekrar bana döndü. “Demek hukuk, ha?” dedi, dudaklarında anlamadığım bir gülümsemeyle. Bu gülümseme neydi? Dalga mı geçiyordu? Yoksa bir şey mi ima ediyordu? Beni asıl deli eden de bu zaten. Onun yüzündeki hiçbir ifadeyi asla tam olarak anlayamazdım. Kahkaha atmak istiyordum ama bu kahkaha kesinlikle mutluluktan değildi. Sinirlerim altüst olmuştu ve altüst olmaya devam ettikçe zihnim bana hislerimi sorgulatıyordu. Kafenin içi cıvıl cıvıldı. İnsanlar kahkahalarla konuşuyor, kahve bardaklarının sesi her köşeye yayılıyordu. Ama benim dünyam sessizdi. Erdem, karşımda tüm bu gürültünün içinde bir sessizlik yaratmış gibiydi. Bu, rahatsız edici bir sessizlikti. “Yeni davan sanırım.” Gülmemek için zor tuttum kendimi. “Yok, davayı alamadım.” Kaşlarını çatıp baktı bir süre. “Neden?” Birkaç saniye düşündüm. “Tecrübesiz bir avukat istemiyormuşsun.” Şaşkınca baktı gözlerime. “Anlamadım.” Dosyayı işaret ettim gözlerimle. “Dava sizin şirketindi.” Şaşkın ifadesini bir süre saklamaya çalıştı, ardından suskunluğunu bozup konuşmaya karar verdi. “Kim vermiş bu kararı?” Sesi sorgular bir tondaydı. Şirketlerinin bir büroya gelmesi bile saçmalıktı aslında. Şirketin kendi avukatları olduğunu düşünüyordum ama nasıl olduysa bu dava bizim büroya gelmişti. “Hiçbir fikrim yok,” dedim, histerik bir gülüşle. Sorgulayan ifadesi devam ederken kaşları çatılmıştı. Uzun süredir görmediğim yüzünde gezindi gözlerim. Yılların getirdiği şeyler olmalı ki yüz hatları eskisine göre daha belirgindi. Kaşları çatık haline herkes alışık olsa da gamzesini merak etmeden duramadım. Acaba gamzesi eskisi kadar yakışıyor muydu? Bir süre ikimiz de sessiz kalırken ben onu izledim, onun bakışları ise denizdeki dalgalardaydı. Son birkaç yılda babasının işlerini devralmış ve büyütmüştü. Şehrin neredeyse tamamı onundu. Küçük şehrimize sığamamış, ilk başta etrafa yayılmıştı. Son zamanlarda da sanırım İstanbul’daki şirketiyle ilgileniyordu. Bunların hepsi kulaktan dolma bilgilerken derin bir nefes verdim. Bu adam bu kadar ne düşünüyordu? “Dava senin olur.” Kahvesinden bir yudum alırken rahat bir tavır takınıyordu. “Gerek yok.” Ağzımdan çıkanı kulağım duymazken içimden birkaç küfür savurdum. Bana “şuursuz” derken ailem gerçekten haklıydı. Fazla açık sözlüydüm. “Yani bunu yapmana gerek yok.” Denizden gözlerini alıp bana döndü. “Davalarımızı arada bürolara verip şirkete alabileceğimiz avukatlara önceden bakarız. Seninle alakalı değil.” Benimle alakalı değil? Peki. Başımı sallayarak karşılık verdim sözlerine. Kahvesinin son yudumunu aldı ve ceketini düzeltti. Ardından masadan kalkarken baş selamı verip uzaklaştı. Şaşkınca arkasından baktım. Bu herif kendini ne sanıyordu? Görmeyeli ego yığını olduğu belliydi. Kızlar zaten konusu geçtikçe anlatırlardı, demek ki vardı bir bildikleri. Sandalye tekrar dolunca bakışlarımı oturan Ahu’ya çevirdim. “Az önce biri oturduğun masanın hesabını ödedi. Hatta o masanın hesabı yok dedim, yine de ödedi,” dedi şaşkınlıkla. Ona döndüm ve yüzünden okunan şaşkınlığa tebessüm ettim. “Erdem ne alaka Allah aşkına?” Ahu şaşkınca bana bakarken kahkaha atma isteğimi sonraya erteledim. “Boş yer yoktu. Yanıma oturdu.” Ahu, onaylamaz bakışlar atarken kahvemden bir yudum aldım. Liseden beri Erdem’den nefret ederlerdi. Ahu, gözlerini kıstı. “Ne söyledi? Bir şey dedi mi?” Omuz silktim. “Pek bir şey değil. Sadece eski günlerden konu açtı, sonra da davası hakkında konuştuk.” Ahu, dudağını büzerek bardağına sarıldı. “O adamla tekrar görüşmeyeceksin, değil mi?” Gözlerimi devirdim. “Dramatikleşme.” “Dramatik değilim. Sadece onun tekrar hayatına girmesini istemiyorum. Seni iyi etkilemediğini biliyoruz.” Kelimeleri mideme oturdu. İçimi sıkan bir cümle daha duyarsam boğulacakmış gibi hissediyordum. “Oturdu, konuştuk ve gitti. Hepsi bu.” Ahu’nun yüzündeki endişe dağılmadı ama daha fazla üstelemedi. Konu kapansın diye kahveme odaklandım. Fakat ne kadar içmeye çalışırsam çalışayım, kahve mideme dokunuyordu. Erdem Yıldırım tekrar hayatıma mı giriyordu? Yoksa sadece bir tesadüf müydü? Kendi kendime, “Tesadüf,” diye fısıldadım. Ama ne kadar kendimi inandırmaya çalışsam da içimde bir şeyler farklı hissediyordu. ___________________✨________________ Aile yemeğinin yapılacağı restoranın önüne geldiğimizde arabadan indim. Yeni açılmış bir yer olduğu her halinden belliydi. Girişte, gelemeyen aile üyelerinin gönderdiği çiçekler sıralanmıştı. Arkamdan gelen sesle aniden döndüm. “Arca Hala.” Buse’yi görünce gülümsedim ve yanına ilerledim. “Halasının canı. N’aber?” Buse, ben 19 yaşındayken doğmuştu. Ailenin ilk yeğeni olduğu için bu durumu diğer kuzenlerine karşı bir ayrıcalık gibi kullanırdı. Bu huyunu kesinlikle benden almıştı. “Berbat, hala. Sana anlatacaklarım var.” Arkadan gelen Tuğba yengem ve Bora abi yüzünden Buse sustu. Bora abiyle normalde kuzen sayılırdık ama Kıraç ailesinde herkes kardeş olmak zorundaydı; bu, yazısız bir kuraldı. “N’aber gelin hanım?” Yengem, gülümseyerek bana baktı. “İyi hayatım, nasıl olsun? Derdimiz başımızdan aşkın.” Bakışları, beş yaşında ve bir hayli sinirli olan Aslan’a kaydı. Aslan, beni yalnızca birkaç ay gördüğü için gergince bakıyordu. Ona gülümsedim. “Ula, nolmuş bu Kıraçların torununa?” Aslan, bana dönüp baktı. Dudakları belli belirsiz kıvrılmıştı, ama bunu saklamaya çalışarak önden yürümeye başladı. Şaşkınca kalakaldım. Bora abi, oğlunun bu tavırlarına garip bir şekilde gülümserken konuştu: “Beyefendi sinirli. Hele paşam ya... Çok şımarttık biz bunu.” Aslan’ın arkasından ilerlerken, bu yemeğin yıllar sonra katıldığım ilk aile buluşması olması nedeniyle içimden dualar ediyordum. Sorunsuz bitmeliydi bu gece. “Babam seni bekliyor.” Dayımdan bahsedilince gözlerim ışıldadı ve hevesle içeri girdim. İçeride aile büyükleri ve gençler oturmuştu. Hızla dayımın yanına ilerledim. Dayım farklıydı; çocukluğumdu. Herkes gittiğinde saçımı okşayan tek el onundu. Anne ve babası olan biriydim ama hiç saçım okşanmamıştı. Her dedemde kaldığımda saçlarımı özenle örerdi. “Kızım,” derdi; sanki gerçekten kızı olmamı ister gibi. Bu şehirden, her şeyden kaçmamı sağlayandı o. ___________________✨________________ 2019 Hastane yatağında yaşadığım fiziksel acı mı yoksa zihnim mi canımı daha çok yakıyordu, bilmiyordum. Aynı anılar zihnimde dolanıp duruyordu, uyuyamıyordum. Zihnimde sadece o vardı. Rüyalarımda da sadece o. Dikiş izlerimin üzerine parmaklarımın ucuyla dokunmak istedim. Hissiyatım kaybolmuştu, ama içimdeki ağrı öylesine keskin bir şekilde vardı ki, o yara artık ruhumdaydı. Her gece, yalnızca karanlıkla baş başa kaldığımda, geçmişim dönüp dolaşıp hep beni buluyordu. O anların ne zaman geride kaldığını hatırlamıyorum. Bir anı, bir bakış, bir söz, bir kurşun... Tüm bunlar içimde bir delik açtı ve ne kadar uğraşsam da kapanmıyordu. Sadece ölümle kapanacak gibiydi. Dikiş izleri bileğimde belli belirsizdi; yurt dışından gelen bir doktor tarafından özenle dikilmişti. “Zamanla görülmez bile,” demişti. Sicilime işlememesi için hastane kaydım bile yoktu. Bileklerimdeki yara gizlenmişti. Peki ya yüreğimdeki yara neden gizlenmiyordu? Ölmeyi becerememişken, öldürmeyi nasıl bu kadar iyi yapmıştım? Tek bir kurşunla kaç kişiyi öldürdüm? Yüzüme bakmayan onca kişi vardı. Bakanlar ise acıyla bakıyordu zaten. Kimseyi istemiyordum, kimseye ihtiyacım yoktu. Tek ihtiyacım, toprağın altındaydı. Hastane odası boştu, günün bu saatleri hep boş olurdu. Bu saatlerde kabus görmediğim, ilaçla uyuduğum zamanlar olurdu. O anlarda bazen biri odaya gelir, bazen de kimse olmazdı. Kimileri geldiğinde kimin olduğunu bilmiyordum, bazılarında ise uyur numarası yapmak daha kolaydı. Ahmet Dayım gelirdi, uzun uzun konuşurdu. Herkesin nasıl olduğunu anlatırdı. Caner gelirdi, çok konuşmazdı, hatta bazen ağlardı. Onlara bunu yaşattığım için pişmandım. Sadece üç kere o gelmişti. Kılıç sadece üç kere gelmişti. Hiç konuşmamıştı, sadece oturup izlemişti uzun uzun. Bu ziyaretlerinin sonunda hep uyuya kalmıştım. Bir gerçekti, Kılıç Hanzade benim için gelmişti. Kırgındım ama, çok kırgındım. Babasının soyuna hiçbir şey demeden geçmişti. Sanki benim yerimi doldurur gibi hemen. O günden beri gelmemişti, Hanzade olduğundan beri gelmemişti. Herkes kötülemişti, herkes sonunda istediğine kavuştuğunu söylemişti. Beni kullandığını söylemişti. Ama Kılıç yapmazdı ki, abim yapmazdı. Karışıktım, düşüncelerim çok karmaşıktı. Birkaç saat önce aldığım haber öylesine yıkmıştı ki beni. Abi demiştim, güvenmiştim. Gelmesini istiyordum, bir planı olduğunu söylemesini istiyordum. “Üzerine alınma” dese yeterdi bana. Ben abime güvenirdim. Açılan kapıdan dayım girince kaşları çatıldı. Uyuyor olmam gerekirdi, ama ben uyku denen zulme günlerdir uzaktım. İçeri girip yatağın yanındaki sandalyeye oturdu sakince. “Kimliğin geldi.” Elime uzattığı yeni kimliği aldım. Değişiklikler canımı yaksa da gerekliydi. Dayıma tekrar döndüğümde konuşmaya başladı. “Güzel kızım.” Dayımın kızı olmak isterdim. Pislikten doğmak değil, onun kızı olmak isterdim. “Arca, yeni bir kimlik.” Sanki tepkimden korkar gibi kesik kesikti cümleleri. “Arca, git buradan kızım. Daha fazla yaralanma.” Gözlerim doldu, onun da gözleri buğuluydu. Elinde tuttuğu defteri uzattı. Siyah defterin üstünde beyaz bir güneş vardı. Defterin ilk sayfasını açtığımda yalnızca tek bir şey yazıyordu: Arca Kıraç. Gerisi bomboştu. “Yazılmış kitabın karakteri değilsin kızım. Git ve kendine yeni bir hikâye yaz. Burada bitirirler seni.” Günümüz “Güzel kızım.” Dayım beni görüp kollarının altına alınca hemen sarıldım. “Dayıların bir tanesi.” Diğer dayılarımdan gelen homurtuları duyunca kahkaha atıp dedemin yanına ilerledim. Dedemin elini öpüp masada yerimi alırken, yavaş yavaş herkes yerine oturdu. Kıraçların içinde bir hiyerarşi söz konusuydu. Büyük masada tamamen akraba evliliğiyle doğmuş yaşlı çiftler otururdu. Kuzenlerimle bunlara “Safkanlar” derdik ve onların çocukları olarak büyük masada yerimiz hazırdı. Diğer küçük masalarda grup hâlinde uzaktan akrabalar otururdu. Masadaki herkes, kendi dünyasında bir şeyler konuşuyordu. Bense, seslerin arasındaki boşlukta kayboluyordum. Konuşmalara daldıkça kelimeler birbiri ardına dizilmektense, sadece yankı gibi kulağıma çarpıyordu. Her şey bir an için durağanlaştı. Sanki kimse gerçekten kimseyi dinlemiyordu, herkesin içi bambaşka bir yerdeydi. Bir bakış, bir söz... Ama o bakışlar, Arca’ya değil, başkalarına yöneliyordu. Kimseyi gerçekten istemiyordum ama herkes de bana ulaşamıyordu. “Bugün dava aldım.” Bakışlar bana dönerken sözlerimin devamını getirdim: “Yani, biraz zordu ama...” Dedem yemeğini ağzına atarken konuştu: “Ne davası bu?” Dedeme dönüp konuşmaya başladım. Masanın çoğunluğu beni dinliyordu. “Yıldırımlar’ın şirketinin basit bir davası.” “Erdem Yıldırım mı?” dedi meraklı bir sesle Kutay abim. “Evet, Erdem Yıldırım.” Birkaç kuzenimin gözleri şaşkınca bana bakıyordu. Erdem adını duyunca kaşları da çatılmıştı. Sevmiyorlardı onu. Zaten çevremde Erdem’i seven kimse yoktu. “İyi çocuk. Ben takdir ediyorum. Babasından aldı işi, nerelere getirdi.” Bu sevmeme listesine Ahmet Dayım ekli değildi demek ki. ___________________✨________________ Yemekler biterken masalardan dedemin elini öpmeye geliyorlardı. Cemal Kıraç, yani dedem, şehrin en saygı duyulan adamlarından biriydi. Ailemiz, Giresun’a gelen ilk ailelerden biriydi ve zamanla Kıraçlar burada kendini tanıtmaya başlamıştı. Cemal Kıraç, bu ailenin şu an en büyüğüydü, masanın başıydı. Bu sahnenin ortasında, bir anlık sessizlik oldu. Masada fark edilmez gibi duran bir tedirginlik belirdi. Ben ise düşüncelerin arasında kaybolmuştum. “Gerçekten buraya ait miyim?” İnsanların birbiriyle sohbet etmeye dalmasını fırsat bilip birkaç kuzenimle mekanın bahçesine çıkıyorduk. Sigaramızın dumanı havada süzüldükçe, Giresun’un o tanıdık havası, Karadeniz rüzgarı, burnuma gelip beni sarhoş ediyordu. Yağmur sonrası taze toprak kokusu, ağaçların hışırtısı… Her şey bana eskiyi hatırlatıyordu. Bir zamanlar bu şehri sevmiştim. Her köşe başı, her sokak, bana geçmişi hatırlatıyordu. Şimdi ise her şey yabancılaşmış gibi hissediyordum. Eski benle şu anki ben arasındaki o uçurum, Giresun’un taşlarında da yankısını buluyordu. Son birkaç yıldır sülale yemeklerine katılmamıştım, son birkaç yıldır bu şehre gelmemiştim. Kimse bir ay öncesine kadar gelmemi beklemiyordu. Ben bile gelmem diyordum ama gelişim dedem sayesinde bomba gibi ortaya düşmüştü. Dedem bir ay önce aniden beni arayıp gelmemi, işimi bile hazır ettiğini söylemişti. Bu sefer gelemem diye tutturmamıştım çünkü ondan sonra aldığım telefonda annem dedemin hasta olduğunu söylüyordu. Giresun’a geri dönmemin tek nedeni dedemdi ve dedemin keyfini yerine getirince tekrar gidecektim. Bir zamanlar delisi olduğum şehir artık bana iyi gelmiyordu. İçerideki insan topluluğunun garip bakışlarını üzerimde hissediyordum. Kınayan veya acıyan bakışlar değişiklik gösteriyordu ama herkesin bakışları üzerimdeydi. Duvardan sıyrılmaya çalışırken, insanların söyledikleri değil, gözlerindeki yük bana her şeyin ne kadar değiştiğini hatırlatıyordu. Herkesin içinde bir eksiklik vardı ama ben o eksikliği bu kadar belirgin görmemiştim. Beni ne zaman görseler, gözlerinde hep aynı soru vardı: ‘Neden buradayım?’ Belki de kendi yerimi bulduğumda bir şeylerin değişeceğini, bir gün herkesin gerçekten neden geldiğimi anlayacağını umuyorlardı. Ama o an, her şey bir oyun gibi hissediyordu. Kutay abim, sanki herkese emri vermiş gibiydi. Tek kalmama izin vermiyorlardı ya da bunu sadece istedikleri için yapıyorlardı. Ama o zaman her tek kaldığımda abimin herhangi birine attığı sert bakışlarına neden bulamazdık. İçeride ya da şu an tek kaldığımı gördüğü an, en yakınımda duran kişiye gözlerini dikiyor, ardından yanım hemen doluyordu. Belki de kardeşini, öz olmasa bile senelerdir kardeş bildiğini korumaya çalışıyordu. Geç kalınmış bir korumaydı bu. Kutay’ın bakışlarındaki sertlik, bazen beni korumaya çalışmasından fazlasıydı. O, bir zamanlar kaybettiği birini yeniden bulmuş gibiydi ve kaybetmekten korkuyordu. İçerisi dopdoluyken burada bulunan sayılı insan benim için önemliydi. Kardeşlerim, Arden ve Ardel, yüzüme bakmasalar bile onlar için buradaydım. Arden’ın omuzlarında hissettiği yükü hafiflettiğime inanıyordum. Dedem küçükken onca kalabalığın içinde sadece iki kızı olduğunu ve onların da sadece birbirlerine sahip olduğunu söylerdi. O an bu sözleri hatırladım. Kuzenlerim vardı, onlar için de buradaydım. Hepsini saymaya kalkamazdım, birkaç gün saymam gerekirdi. Çünkü dedem, kuzen çocuklarının bile birbirlerini kardeş gibi görmesi için her şeyi yapmıştı. Kendi tabiriyle bu imparatorluğu kan bağlarıyla kurmuş, kardeş sevgisiyle inşa etmişti. Yapmam gerekeni yapmak için sonunda içeri girdim. Ailenin diğer üyeleriyle, en azından birkaç önemli olanlarla, selamlaşmam gerekti. Birkaç masa sorunsuz geçerken ablam Asude’yi biri çağırınca gitmek asla istemediğim o masa tam karşımda durdu. Dedemin en küçük kardeşinin oturduğu masa, o ve torunlarıyla doluydu. Masada oturan tek bir insan sorun teşkil ediyordu. Dışlanan kuzen Yonca. Yonca, hepimizin arkasından neler çevirdiği yıllar önce ortaya çıkmış ve bunu yüzsüzce asla inkar etmeden üstlenip bizi suçlamıştı. Bu yüzden yıllardır hiç kimse onunla diyaloğa bile girmezdi. Masaya ilerledim, önceliğim büyüklerimle selamlaşmak olurken diğerleriyle selamlaşmaya tenezzül bile etmedim. Masadan mesleğim hakkında gelen soruya cevap verirken Yonca’nın dilinin bağı çözülmüştü. “Hiç gelmezsin sanıyorduk.” Bakışlarındaki alayı görebiliyordum. Beni kışkırtmak istediğini, herkese geldiğim ilk an olay çıkardığımı söylemek istiyordu. Yonca’nın bilmediği şey benim kişiliğimdi, belki diğer kuzenlerini tanıyacak kadar vakit geçirmişti ama çocukken bile beni çok az gördüğüne emindim. “Ben de çoğu yere gelmezsin diye tahmin ediyordum ama geliyorsun.” Alaycı bakışlarının karşılığı buz gibi sesimdi. Benim cümlemin aksine sadece bir oyunu tamamlar gibi konuşuyordu. Sözlerime cevap vermiyordu. Planlanmış bir konuşma gibiydi. “Altı yıl uzun bir süre... İnsan bu kadar sürede birçok şeyden kaçmayı öğreniyor tabii. Ama kaçtığın şeyler seni nereye gidersen git bulur, değil mi?” Sabrımı sınıyordu, bundan keyif alıyordu. Sessizliğim sanki onu eğlendirmişti. Sabırla sakin kalmaya çalışmam ona oyun gibi geliyordu. Kızıl saçlarını savurarak yanıma yaklaştı, hafifçe kollarını açtığında yüzündeki yapmacık ifade, bir yumruğu geçirmem için bir sebepti. Hafifçe ittiğim koluna bakarken dudaklarını büzüp başını salladı. Kolları önüne birleşirken oyunlar bir ifade takınıyordu. “Ah, hâlâ mesafeli olduğunu görmek güzel... Ama bu kadar soğuk olmana gerek yoktu, Arca. İnsan onca yıldan sonra biraz daha... yumuşar sanıyordum.” Bu oyundan galip gelebileceğini sanıyorsa yanılıyordu. Kaybetmezdim, soğuk veya oyunbaz bakışlar mı? Ben zaten bunlarla büyümüştüm. “Belki de insanlar sandığın kadar kolay değişmiyordur. Belki de insanların belli bir karakteri vardır ve girdiği kabın şeklini almazlar. Bazıları gibi...” Oyunuma karşılık verişim onu mutlu etmişe benziyordu. Sesi tatlı-sert bir tona bürünmüştü, masadaki herkes dikkatle bize bakıyor, bizi dinliyordu. “Belki de. Ama yine de bazı şeyleri kabullenmek insanı değiştirir, değil mi? Yani, bazı kayıplar mesela... Hepimizin başına gelebilir. Ama bazıları bunu taşıyamaz. Ya da... taşıyamamış gibi yapar.” Dedesinin uyarı için öksürmesi bile Yonca’yı durdurmamıştı. Aksine üstüme daha çok gelmeye başlıyordu ve artık savaşın bir cephesi gibi hissediyordum. Bana hakaret ettikçe, içimdeki sabır sınırları zorlanıyordu. İçimden bir ses, ‘Ona bir tokat at, yeter,’ diyordu. Ama ne olursa olsun, kimseye karşı sert olmam gerektiğini biliyordum. Sabırlı olmak, yıllardır öğrendiğim bir şeydi. Ama o kadar da sabırlı olamazdım. İçimde bir şey kırılmaya başlamıştı, bir anlık öfke patlaması beni bekliyordu. Ama kontrol etmeliydim, bu oyunda galip gelmeliydim. Benim de bir sonum olabilir, fakat o, kaybetmek için yaratılmış biriydi. “Ne demeye çalışıyorsun?” Ne demeye çalıştığının onun dudaklarından dökülmesini istiyordum. Tek bir cümlesi herkesin gözünden kavga edişimizde beni haklı gösterirdi. Kendisinden emin bir şekilde, çevreye aldırmadan konuştu. “Hiçbir şey... Yani, sadece herkes senin gibi ağır yüklerin altından kalkamaz diye düşündüm. Hele o yük... kendi kanından biriyse.” Ellerimin karıncalandığını hissediyordum. Yüzünü darmadağın etmemek için hiçbir sebebim yoktu. Ellerimi yumruk yaparak biraz olsun sakinleşmeye çalıştım. Yonca’nın bakışları her zamankinden daha keskin, alaycıydı. Ama bir şekilde, her cümlesi içimdeki sabır telini daha da geriyordu. ‘Bunu da mı yapacak?’ diye geçirdim içimden. Ne kadar zaman geçti, hala aynı oyunları oynuyor. Sanki her sözünde beni daha da itmeye çalışıyordu. Ama ben sabırlıydım. Gözlerim onunkilere takıldığında, içimdeki ses ona bir adım daha atmamı söylüyordu. ‘Bir adım daha atma, Arca,’ diye fısıldadım kendi kendime. Ama nasıl olsa, ona tepki vermek zorundaydım. O kadar yıllık bir düşmanlık... kolayca geçebilir miydi? “Kes sesini. Şimdi.” Yüksek sesim herkesin bakışlarını bize döndürmüştü. Gerilim filmi izlercesine izliyorlardı bu komik tiyatroyu. Hafif alaylı kahkahası, kızıl saçlarını savuruşu pes etmediğinin göstergesiydi. Yonca, o alaycı gülüşünü takınırken, ben ellerimi cebime sokarak sertçe sıktım. Parmaklarımın arasındaki kasılmalar, içimdeki öfkenin tam ortasında. Sadece onun gülümsemesine odaklandım. Her ne kadar maskesini taksa da, o an gözlerinde bir şey vardı, bir kırılma, bir huzursuzluk... O gülümseme, bana sadece onun içindeki kırık kalbi hatırlatıyordu. ‘Gel hadi,’ diye düşündüm, ‘gel bakalım bir adım daha at, nasıl olsa geri adım atmayacağım.’ “Biliyor musun, herkes birini kurtarmak ister. Ama bazen... kurtarmaya çalıştıklarınız elimizden kayar gider. Ve bazen bunun sebebi, onları bizden kurtaranın biz olmamızdır.” Yonca’nın sesi bir an için yumuşamıştı, ama sonrasındaki cümleleri, beni alt etmek için daha keskinleşmişti. ‘Kendini ne sanıyorsun?’ dedim içimden. O’nun gözlerinde bir korku görmek istiyordum, fakat her şey çok basitti. Benim içimdeki soğuk, o kadar keskin olmalıydı ki, artık onun karşımda ne kadar kırılgan olduğunu hissetmeliydim. Bir adım daha attığında, o korkunun yüzünde belireceğini biliyordum. Sadece zaman meselesiydi. Üstüne yürüdüğüm an koluma dokunan eli umursamadan ittim. Tam önünde durduğumda gözlerinde ki alay kaybolmuştu. Korku gözlerinde ki yerini tam istediğim an almıştı. Tabaktaki ete yandan attığım bakış kahkahalarıma neden olmuştu. Cümleleri artık benim için geçerli bir sebepti, kimse neden yaptın diyemezdi. Deseler de bu saatten sonra umurumda değildi. Yonca’nın çelimsiz vücudu sayesinde kafasının tabaktaki yerini alması zor olmamıştı. Etin sosu yüzüne bulaşırken çığlıklar atıyor, birilerinden yardım istiyordu. Sosla bulanmış kafasını tabaktan ayırmasına izin vermezken biraz önüne eğildim. “Sus demiştim, dinlemeliydin.” Birinin beni geri çekmesiyle Yonca elimden kurtulmuştu. Sinirim daha da geçmemişti, bu oyun benim için hala sahnede devam ediyordu ve artık tüm seyircilerin odağı bizdeydi. Güzel bir final yakışırdı. Beni tutan kollar güç vermediği için kolayca tam önüne tekrar geçtim. Yüzünü temizlemeye çalışıyor, saçlarını insanlara gösteriyor. İnsanlara şiddete meyilli olduğumu bas bas bağırıyordu. Lakin önüne geldiğim an sustu. “Durman gereken yerde dur. Yoksa ben durdurmak zorunda kalırım. Karşında ki kişinin kim olduğunun farkına var ve öyle oyununa devam et. Seni susup dinleyecek biri yok karşında. Korkutmak istiyorsan git başka birini hedef al. Zararlı çıkarsın.” Bu sefer sertçe çekilerek salondan çıkarıldım. Kutay abimin birkaç dediği şeyi bile dinleyemiyordum. İçim içimi yiyor, hala gidip sinirimi atmak istiyordum. Bir saat veya birkaç dakika, algım tamamen yerinde değildi, sakinleşme mi bekledik. Yanıma gelip gidenin haddi hesabı yoktu. Sadece Kutay abim başımdan ayrılmıyordu. Ben kendime geldiğimde salon boşalıyordu. Geriye sadece kuzen ekibi kalırken son çıkan dedemin önünde bekliyorduk. Herkesle vedalaşırken önüme gelen dedeme karşı mahcubiyetim fazlaydı. Gözüm dönmüştü, resmen geldiğim dakikadan olay çıkarmıştım. Başım önüne eğikken çenemden tutan bir el başımı yukarı kaldırdı. “Başını dik tut.” Belki bu bir aferindi belki de emir ama benim için destekti. Dedemin desteğinin sonsuzluğu karşısında gülümsemekle yetindim. ________________💕______________ “Sonunda eğlencenin sonrasındaki eğleneceğe gelebiliyorum.” Kutay Abim arabayı memnuniyetsizce çalıştırırken konuştu. “Büyüdün artık.” Yeşillerinde anlamlandıramadığım bir duygu vardı. Ben döndüğümden beri eskisi gibi değildi. Kutay Abim’de değişen bir şeyler vardı. Bunu fark etsem de susuyordum. “Arca, gideceksin değil mi?” Sanki bu fikir onu deli ediyormuş gibi baktı yüzüme. Sinirliydi, mesafeliydi. Kutay Abim, arabanın direksiyonunu sıkı sıkı tutarken ellerinin titrediğini fark ettim. O kadar sessizdi ki, ruh halini yüzümden okumam çok zordu ama bir şey vardı, bir şey değişmişti. Eskiden rahatça sohbet edebildiğimiz bu yolda, şimdi her şey garipti, sanki bir duvar aramızda yükselmişti. Kutay benim öz abim değildi. Sadece kuzenimdi, onlar dedemin elinde tüm kuzenler kardeş gibi büyümüştü. Benim dışımda herkes kardeşti. 6 yıl önce Kutay Abim olmaya karar vermişti, eksikliğimi çok geç fark etmişti. Benim zaten bir abim vardı. Artık olmasa da bir zamanlar vardı. Benim artık abiye de ihtiyacım yoktu. Ama ne kadar ben bu kardeşlik mevzusuna yeni katılıyor olsam da kardeştik. “Bilmiyorum” dedim kısık çıkan sesimle, buradan kaçmamdan herkes nefret ediyordu. Bunu en çok Kutay Abim belli ediyordu, kaçınmadan fikirlerini belli ediyordu. Abim sessiz kalırken yola çıkmıştık, arabalar arkamızdan bir konvoy şeklinde ilerlerken mekâna vardık. Salaş bir mekâna varmıştık, eğlenceden sonra kuzenler burada eğlenirdi kendi hallerinde, bu olayda ben ilkokuldayken bir düğün sonrası Kutay Abim’den çıkmıştı. 18 yaşını geçen her kuzende bu eğlenceye katılırdı. Ben biraz geç katılanlardandım. Mekana girdiğimizde herkes siparişi verdi, masaya birkaç meze gelirken herkes kendi halinde sohbet ediyordu. Masanın başında oturan Abimin telefonu çalınca kulağına götürdü. Birkaç cümle duyarken sandalyesinden çıkan yüksek sesle masadan kalkıp dışarı çıktı. Peşinden Bora Abim kalkarken herkes sessizliği seçmişti. Gitmelerinden bu yana 10 dakika geçmişken masa yine kendi haline dönmüş, kahkahalarla sohbet ediyordu. Kutay Abim masanın başına gelince ikaz öksürüğüyle herkesi susturdu. Bu sırada garsonun getirdiği içkileri geri yolladı. Gözleri kızarmıştı, doluydu. Siktir! Abim ağlamıştı. O an masada bir suskunluk oldu. Herkes birbirine bakıyor, ne yapacaklarını bilmeden gergin bir şekilde oturuyordu. Bora Abim bir adım attı ama Kutay’a yaklaşmadan önce durakladı. “Kutay,” dedi, sesi sanki boğuluyordu. “Hadi, biraz sakinleş…” Boğazını temizlemeye çalıştı bir süre, ardından cümlesine devam bile edemedi. “Dedem...” dedi sadece. Arden masada ayaklanırken sadece bomboş abime baktım. Gözlerini tek tek üzerimizde gezdirdi. Masadaki 3 kardeşine dikkatle baktı. Kutay’ın gözlerinden yaşlar süzüldü ve o anda yıllardır gördüğüm en zayıf halini gördüm. Gözleri kısıldı, ama ağlamaktan kaçamadı. Hafifçe başını eğdi, derin bir nefes aldı. Bir anda sesinden hiçbir şey çıkmaz oldu, sadece boğazından hıçkırıklar geçiyordu. Masadaki herkes onun ağlamasına şahit olmak zorunda kaldı. Kutay abim, bu kadar güçsüz olduğu anı kimseye göstermemeliydi. “Dedem kalp krizi geçirmiş...” Bir çığlık yükseldi, benden mi yoksa diğerlerinden mi algılayamadım. Kalbim kasıldı, gözlerim yaşlarla buğulaşırken gözümden yaşlar akmaya başladı. Hastanenin yoğun, soğuk havası beni içine çekiyordu. Sesler, hasta odalarının kapakları, koridordaki yavaş adımlar… Her şey bana bir şeyler hatırlatıyordu. Gözlerim, dışarıdaki yağmur damlalarını izlerken, içimde bir boşluk hissettim. Her şey geçiyor gibi görünüyordu, ama ben hala burada, bu duvarların arasında sıkışmıştım. İnsanların gelip gitmesi, ne kadar yabancı bir dünya olduğunu bir kez daha fark ettiriyordu. Benim için zaman durmuş gibiydi ama dünya dönmeye devam ediyordu. İnsanlar dolup taşıyordu hastanede, gelip gidiyorlardı. Acı gözlerle baktılar bazen suratıma. Caner her fark ettiği bakışta daha fazla gömüyordu yüzümü göğsüne. Gözyaşlarım tişörtünü ıslatırken hiç söz etmiyordu. Caner’in yönlendirmesiyle bahçeye iniyordum, ayağım tökezledikçe daha sıkı tutuyordu. Caner tek bir gözyaşı dökmeden saatlerdir benimle ilgileniyordu. Banka beni oturturduğunda derin bir nefes verip bir dal sigara uzattı. Önce benim, sonra kendi sigarasını yakarken yanıma oturdu. Tek bir gözyaşı dökmemişti; sadece bomboş bakıyor, yanımda duruyordu. Kendimi hiç olmadığım kadar kötü hissederken bencil olduğumu vurdum yüzüme bu kez. İçeride yatan onun da dedesi değilmiş gibi yüktüm Caner’e. “Caner, yanımda durmana gerek yok.” Anlamaz bakışları yüzümde gezindi, kaşlarını çattı. “Ama sen yanımda durmak zorundasın.” Yorgun sesi bir fısıltı gibi çıkıyordu. Bir nefes aldı sigarasından, ardından tekrar döndü önüne. “Zorunda olduğum için yanında değilim Arca, istediğim için buradayım.” Caner’in bana sarılması, beni rahatlatıyordu ama aynı zamanda bir ağırlık gibi hissediyordum. Onun burada olmasının nedenini anlayamıyordum. Gerçekten benim için mi burada duruyordu, yoksa sadece kendisini bir sorumluluk gibi mi hissediyordu? Bu kadar ilgisi, bir yerde bencilce de olabilir miydi? İçim karışıktı. Bir yanda Caner’in varlığı bana güven veriyor, diğer yanda onun benim için gerçekten burada olup olmadığını sorguluyordum. İçimde bir ses sürekli bana sorular soruyordu. Beni kaybetmekten mi korkuyordu, yoksa gerçekten bana mı değer veriyordu? Dolan gözlerim tekrar akmaya başlarken, Caner şaşkınca bana bakıyordu. “Ağla diye söylemedim lan.” Aniden sigarasını yere atıp beni kendine çekti. “Kızım biz beraber büyüdük, unuttun mu sen? Ben tabii senin yanında duracağım. Hem bilmiyor musun sen, ben sensiz bir şey yapamıyorum.” Gözyaşlarım biraz olsun dinerken, Caner ellerini saçlarıma götürmüştü. “Kızım ben sensiz 3 ay yaşadım, sadece bak o zamanları da hatırlamıyorum ama olsun yani.” Bir gülüş dudaklarımdan firar ederken gülümsedim. “He, şöyle hem bak dedem bu koca Cemal Kıraç biraz korkutmak istemiş torunlarını. Üzme bu kadar kendini.” Caner’le konuşmamızdan sonra biraz olsun rahatlamış bir şekilde hastaneye girdik. Caner beni hala kolunun altında tutarken yoğun bakımın önüne gelmiştik. Geçmiş olsun demek için gelenler gitmiş olacak ki annem ve dayım buradaydı. Annem rahatlamış bir ifadeyle bize bakarken konuşmaya başladı. “Korkmamızı gerektirecek bir şey yokmuş, bu gece yoğun bakımda gözetim altında olacak. Birkaç gün kaldıktan sonra eve dönebiliriz.” Hepimiz rahat bir nefes alırken gülümsedim. Dedemi kaybetme korkusunu iliklerime kadar hissetmişken bitkin hissediyordum. Boş sandalyelere otururken, Caner hala bana sarılıyordu. Bir zaman sonra bunu benim ihtiyacım olduğu için değil, kendi ihtiyacı olduğunu anladığım için ses etmedim. Görüş açım kısıtlı olduğundan bize doğru gelen yaşlı adam ve yanındaki adamı fark etsem de kim olduklarını anlayamadım. İkisi annemlerin yanına ilerlerken abim Caner’i çağırıyordu. Caner, abimi ikiletmeden yanımdan ayrılırken tek durmamak için annemlerin yanına ilerledim. Konuştukları adamların arkası dönüktü, benim onlara ilerlediğimi görünce annem gülümsemiş, konuşmasına geri döndü. Yanlarına vardığımda iki adama döndüm. Erdem’in burada ne işi var? Diye düşünürken, sanırım babası olan adamın yanında dikiliyordu. Annem, dayım ve adam doktor hakkında konuşurken Erdem’in gözleri bana döndü. Kahveleri önce yüzümde gezindi, bunu yaparken kaşlarını çatmıştı. Bir şeyden memnun değilmiş gibi yüzümü bir süre izledi, ardından başını hafifçe sallayarak selam verdi. Selamına karşılık verirken annemlerin doktor konuşmasının uzayacağını fark ediyordum. Bu sırada babasının yanında duran Erdem benden tarafa gelip elini uzattı. “Geçmiş olsun.” Elini sıkarken teşekkür edip geri çekildim. Gözlerini üzerime dikmişken, dayımın sesiyle dayıma döndüm. “Arca, biz doktorla görüşmeye gidelim, Murat’ın bir tanıdığı varmış, onunla görüşeceğiz. Sen burada kal.” Dayıma onay verirken annem atladı. “Caner nerede? Tek bekleme.” Annem uyarı dolu sesiyle konuşurken araya girecektim ki Murat Bey benden önce davrandı. “Erdem burada bekle, sen Arca kızımla.” Dayım başıyla buna onay verirken, Erdem de babasını onaylamıştı. Biri benim fikrimi sorabilir miydi acaba? Annem, dayım ve Murat Bey ilerlerken arkalarından bir süre izledikten sonra bir sandalyeye oturdum. Erdem ayakta durmadan yanıma oturdu, onu izledim. Rahatça yanıma oturup arkasına yaslandı. “Kahve ister misin?” sorduğu soruyla başımı salladım. Telefonunda birkaç şey yaptıktan sonra cebine koydu. Onu izlemeyi bırakıp yoğun bakımın camına odaklandım. Allah aşkına bu adam neden yanımda oturuyordu ki? Çok geçmeden siyah takım elbiseli bir adam iki elinde kahveyle bize gelirken yerimde dikleştim. Hadi canım, bu kadar önemli biri miydi bu Erdem? Korumayla gezecek kadar diye geçirdim içimden. Adam yaklaşıp kahveleri uzatırken, Erdem gitmesi için onay verdikten sonra uzaklaşmaya başladı. Erdem kahvenin birini elime verirken, kahveyi içmek için kaldırdığımda eliyle durdurdu. Elinde bana doğru uzattığı paketli iki şekeri gösterdi. Gülüşmeden edemedim, şekerleri dikkatlice açtı ve kahveme koydu. Ben şaşkınca onu izlerken, elimdeki kahveyi karıştırdı. “Buyur.” Şaşkınca bir ona bir elimdeki kahveye bakarken öylece kaldım. Ne yapmaya çalışıyordu bu herif? Hayır, etkileneceğimi falan mı düşünüyordu, bu çok yanlış bir düşünceydi. Erdem kahvemi karıştırırken bile aynıydı. Kaşığı hızla çevirirken gözlerini bana dikerdi. O bakışı yeniden görmek tuhaftı. Ama şimdi, eski zamanlardan farklı bir şey vardı. Daha mesafeli... daha soğuk. “Sağ ol.” Dediğimde başını salladı, ardından kahvesinden bir yudum aldı. “Nerede okudun?” Bakışlarımı ona çevirdim, anlamlandıramadığım bakışları vardı. Saniye saniye değişiyordu, kaşlarını çatıyordu, bir saniye sonra tekrar gülen gözlere geri dönüyordu. “Ankara’da.” Başını salladı, biraz koridorda gezindi gözleri. “O zaman Ankara’da çalışıyordun.” Koridora bakmasını fırsat bilip yüzünü incelemeye başlamıştım. “Bir ay öncesine kadar evet.” Yine kaşları çatıktı, sanki bir şeyleri anlamlandırmaya çalışıyordu. Kafası karışmış bir şekilde bir süre beni inceledi, ardından önüne döndü. “Sen neler yaptın?” O soruyorsa, ben de sorabilirim herhalde. Yani benim de merak ettiğim bazı şeyler vardı. Mesela bu adam neden korumalarla geziyordu? “İstanbul’da okudum, ardından buradaki işleri devraldım. Öyle işler büyüdü falan.” Demek ki işler, korumayla gezecek kadar büyümüştü. “Peki.” Diyerek yanıtladım, bu sefer. Başka ne diyebilirdim ki? “Mezuniyet günlerine hiç gelmedin.” Sesi sorgular çıkmıştı. Tekrar gözleri bana dönmüş, yine yüzümde bir şeyler arıyordu. “Üniversiteye gittikten sonra hiç Giresun’a dönmedim.” Düşünceli bakışları koridora döndü bir kez daha. “Hiç dönmedin?” “Hiç dönmedim.” Erdem’in gözlerindeki ifade, beni sanki uzun zamandır izliyormuş gibi hissettiriyordu. O kadar yabancıydı ama bir o kadar tanıdık. Giresun’a hiç dönmemiş olmam, onun için bir sır mıydı? Bu adam, yıllar sonra önümde durduğunda, içimde bir şeylerin kıpırdadığını fark ettim. Bu, eski bir arkadaş ya da eski bir tanıdık değildi. Erdem’in bana olan bakışları, geçmişin acılarını ve kaybolmuş olan zamanı bir arada getiriyordu. Peki, ben gerçekten onu anlamak istiyor muyum? Kahvemi içerken, Erdem bir yerlere dalmıştı. Kahvesinden sadece bir yudum almıştı, öylece tutuyordu elinde. “Kahve soğuyacak.” İster istemez uyardım. Gözleri ilk bende, sonra kahvede durdu biraz, kafasını salladı ve bir yudum aldı. Birkaç kez öksürdü, kafasını salladı, sanki düşüncelerini kovmak istiyordu. “Dava senin bu arada.” Başımı sallayarak konuştum. “Teşekkürler.” “Bir an, gerek yok diyeceksin sandım.” “O anlık bir şeydi yani.” “Peki.” Gülümsemesi büyüdü, karşılık olarak ben de tebessümüm gittikçe büyüyordu. Gamzesi hâlâ çok yakışıyordu, sanki dünyanın en derin çukuruymuş gibi çekiyordu kendine insanı. Gamzesini gördüğümde içimde beliren o saçma his… Hayır, bu sadece eski bir alışkanlıktı. Herhalde beynim geçmişte kalmış bir anıyı diriltmeye çalışıyordu. Ama buna izin vermemeliydim. Yıllar önce o defteri kapattım, değil mi? “Erdem?” Yanımıza gelen Bora abimin sesiyle kendimi toplayıp önüme döndüm. Resmen çocuğu dikizlerken abime yakalanmıştım. Erdem abi yaklaşınca ayağa kalktı. “Selamün aleyküm abi.” E yuh ama! Bu çocuk, ben gittim gideli ailemle mi yakınlaşmaya çalışıyordu? “Aleyküm selam koçum.” Abim Erdem’e selam verdikten sonra bana döndü. Aklında neden burada Erdem’le oturduğumu merak ettiğine emindim. “Halamlar nerede Arca?” Soğuk sesi bende beklenmedik bir şok yaratmıştı. Erdem’le beni yan yana görmek hiç hoşuna gitmemiş olmalı ki oldukça sert bakışları ikimizde geziniyordu. “Doktorla konuşuyorlar abi.” Abim bir bana, bir Erdem’e bakarken ben göz devirmekle meşguldüm. Kıraç erkekleri fazla kıskançtı. “Kutay çağırdı, sen Kutay’ın yanına bir uğra.” Yerimden kalkıp üstümü düzelttim. “Görüşürüz.” Üstümü düzeltirken konuşan Erdem’e baktım. Görüşürüz elbet paşam, ama abim ters ters bakıyor, sussan mı acaba? “Görüşürüz” diyerek başımı sallayıp yanlarından ayrıldım. Hastanenin bahçesine çıktığımda abim ve Caner arabanın önünde dikilmiş, beni bekliyordu. Yanlarına vardığımda konuşmaya başladı. “Eve gidiyorsunuz.” Şaşkınca abime baktım. Dedem buradayken eve gideceğimi düşünmüyordu umarım. Tam ağzımı açıp konuşacaktım ki abim sert sesiyle araya girdi. “İtiraz istemiyorum.” Abimin değişikliğini sadece ben mi fark ediyordum acaba? Caner’e baktığımda o da şaşkın bakışları abimdeydi. Kutay abim ne kadar otoriter ve sert biri olsa da, oldukça eğlenceli ve anlayışlı biriydi bize karşı ama son zamanlarda bu halinden eser yoktu. Caner umutsuzca arabaya binerken ben de yolcu koltuğuna geçip oturdum. Eve gidip biraz dinlenmek, belki de iyi gelebilirdi diye düşünmeden edemedim. Ben ne kadar kendimi daha iyi hissetsem de Caner’in sessizliği devam ediyordu. “Hemen mi eve gideriz?” Belki de biraz dışarıda ona vakit geçirmek iyi olabilirdi. Caner sessiz kalırken ben yine sözlerime devam ettim. “Sahile sür bari.” Karadeniz’in dalgaları taşlara çarparken bir banka oturmuş öylece sessizliğimizi paylaşıyorduk. Sessizdik çünkü bu durumda ne konuşulur bilmiyorduk. Caner derin bir nefes aldı, konuşmayacağına emindim. Sadece sessiz yoluna yol arkadaşı olabilirdi. Caner’le sahilde vakit geçirdikten sonra, Caner ve abimin kaldığı eve gelmiştik. Ben yokken tuttukları daireye bakarken, buraya ilk defa geliyor olamam, ister istemez üzüyordu beni. Caner bunu fark etmiş olacak ki direkt salona ilerletti beni. “Odan soldan 3. Kapı.” Şaşkınca başımı kaldırdım. Odam mı vardı? “Ne odası?” “Hepimizin odası var. 5 oda.” Dedi gülümseyerek. “Abim düşündü.” Diyerek devam etti. Gülümsemem yüzümde büyüdü. “Abim banka mı soydu?” Evet, bilinen bir aileydik ama zengin değildik. Bu popülerlik saygıdan ötürü geliyordu ama abimin bu kadar büyük bir ev kiralayacak parayı nereden bulduğunu merak ediyordum. Evin her yeri düzenlenmişti, oldukça modern bir evdi. Caner benimle aynı şeyi düşünüyor olsa gerek susmuştu. Salondan kalkıp odaya gitmeye karar vermiştim. Caner peşinden ördek yavrusu gibi gelirken, ben bahsettiği odaya girdim. Özel yapıldığı her halinden belliydi odanın. Beyaz bir yatak karşıladı önce beni, aynı zamanda onu tamamlayan bir çalışma masası, dolap ve makyaj masası vardı. Duvara monte edilmiş rafta birkaç sevdiğim kitap ve okumak istediğim kitap vardı. Odadaki camın yanında bir salıncak duruyordu ve tam karşısında boy aynası. “Abim mi yaptı hepsini?” Caner benim gibi odaya baktı. İlk defa gördüğünü belli eden şaşkınlık vardı üzerinde. “Evi tuttuktan sonra birkaç ay eve beni sokmadı.” Bu sırada bembeyaz yatağa kendini attı. Ben de keyifle salıncağa ilerlerken devam etti. “Tüm odaları kendi hazırladı, benimkini bile.” Odayı çarpık gülüşümle incelerken abime koşarak sarılasım vardı. “Gerçekten banka mı soydu acaba?” Gülmeden edemedim, abim bir şirkette çalışıyordu. İyi kazandığını hepimiz biliyorduk ama bu kadar iyi kazandığını tahmin etmemiştim. Caner odasına gidip bana birkaç kıyafet verince, üzerimi değiştirip tekrar salona geçtim. Televizyondan izlediği filme dalmış, ikili koltuğa yayılmıştı. Diğer ikili koltuğa ben de yayılıp keyifle filmi izlemeye başladım. Duyduğum anahtar sesiyle uykum açılırken hâlâ gözlerim kapalıydı; sesleri duyuyor ama algılayamıyordum. “Bu televizyon neden açık?” “Lan siz burada mı uyudunuz? Hayır ben beyefendiyle hanımefendiye dinlenin diye eve yolluyorum. Bunlar film izliyor.” “Caner kalksana oğlum! Allah bilir kaçta yattınız.” Sesler artık yavaşça anlam kazanırken boynumun ağrısı da kendini göstermeye başlamıştı. Gözlerimi açarken, söylenerek Caner’i dürten abime baktım. Bir süre abimin uyandırma çabasını izlerken aklıma gelen şeyle küçük bir çığlık attım. “Saat kaç?” Abim uyandığımı çığlığımla anlarken arkasını döndü. Yargılar gözleri üzerimdeyken büyük bir gülümseme gönderdim. “Saat 7, sen hazırlan, ben bırakırım işe seni.” Abimi onaylayacakken aklıma gelen şeyle öylece kaldım. “Benim burada kıyafetim yok ki.” Abim yüzünü buruşturup bana baktı. Bu adam gerçekten beni yargılıyor ya, ayıp ayıp. “Odada ki dolabı bir aç be kızım, git bir bak ya.” Hızla yerimden kalkıp odaya gittim. Dolapta birkaç parça kıyafet vardı. Abim bunları bile düşünmüştü demek ki. En uygun kıyafetleri seçip hızlıca giyinirken, Caner de uyanmıştı. Hazır olduğumu gören abim oturduğu koltuktan kalkıp evden çıkarken, ben de peşinden yürümeye başlamıştım. Sessiz geçen araba yolculuğu ardından abime sarılıp büroya girdim. Begüm kahve makinesinin önünde durunca yanına ilerledim. “Günaydın çiçeğim, Aslı Hanım gelmiş, bizi çağırıyormuş.” Saate baktığımda geç kalmadığımı fark ettim. Mesai daha başlamamıştı, ben de kahvemi hazırladıktan sonra Begüm ile masalarımıza geçtik. Kahveyi masaya bırakıp Aslı Hanım’ın odasına ilerledim. Aslı Hanım bizi görünce beklediği kişileri gördüğü için tepki vermeden sözlerine başladı. “Dün davaları sizden almıştım, gelen istekle biliyorsunuz. Ardından müvekkilimiz fikir değiştirdi, davalar sizin.” Begüm ile teşekkür edip Aslı Hanım’ın odasından çıktık ve masama ilerlerken, yandaki masadan Begüm sandalyesini çekip yanıma oturdu. “Ahu dün bir şeyler dedi ama bu davaları biz nasıl geri aldık acaba?” Begüm’e dün olanları eksiksiz anlatırken her cümlemde daha hoşnutsuz bir ifade takınıyordu. Bir insanı sevmediğini bu kadar belli edebilirdi. “Tamam, daha fazla Erdem deme bana. Hiç sevmiyorum bu herifi.” Erdem’e aşırı kinliydiler ve bu durum kahkaha atmama sebep oluyordu. Bunda büyük çoğunluk, lisede Erdem’in beni terk etmesiydi. Kızlar gerçekten buna kurulmuş, her adı geçen ortamda sövmeye başlamışlardı. En az bu duruma benim kadar kafayı takmışlardı. Bu durumu bilen herkes Erdem’den nefret eder gibi davranıyordu. Bana gelirse ne hissettiğimi bilmiyordum. Erdem’e karşı bir nefretim var mıydı? Buna birkaç gün öncesine kadar kesinlikle evet derdim ama nefret ettiğim bir insanın selamını bile almayacak bir kişiliğe sahip olduğumu biliyordum. Ne hissediyordum peki? Kafam karışmıştı, ona karşı hâlâ bir şeyler hissediyor olmak beni dumura uğratırdı. Ona karşı bir şeyler hissetmiyordum, kesinlikle hissetmiyordum. Ona karşı hissettiğim tek şey belki de küçük bir kızın heyecanıydı. Dava dosyasını incelemek için masama geçtiğimde Begüm de masasına geçmişti. Dün dosyayı incelemeye fırsatım bile olmamıştı. Dikkatimi toplayıp açtım dosyayı, gördüğüm ad ile duraksadım. Nefesim kesildi, dosyayı sertçe kapadım. Derin bir nefes alırken uzaklaştım masadan. Nasıl? Hayır, bu davaya bakamam. Begüm’ün bakışları bana dönerken, sanki kirli bir yüreğe bakar gibi kıstım gözlerimi dosyaya karşı. Hanzade adı, sanki bir çekiç gibi kafama çakıldı. Adını duyduğum anda beynimdeki her şey bir anda durdu. Gözlerim karardı, kulaklarım çınladı. “Hanzade...” İsmimi yüksek sesle söylediler ama ben sadece dudaklarımı kıpırdatabildim. İçimdeki korku, öfke, hepsi yeniden yüzeye çıkmaya başlamıştı. Bir zamanlar onunla olan her şey, şimdi gözlerimde birer hayalet gibi duruyordu. “Hayır, bu dosyaya bakamam,” diye düşündüm ama dudaklarımdan bu sözler çıkmadan önce ellerim titriyordu. Kendimi kaybetmek üzereydim. “Hanzade” Sesim kısılmıştı, uğursuz kelime ağzımdan dökülürken. Hızla ayağa kalktım. Ben bu davaya bakamam. Begüm’ün arkamdan geldiğini bile fark edemeyecek haldeyken Aslı Hanım’ın odasına girdim. Aslı Hanım’ın odası, bir tuhaflıkla doluydu. Havanın yoğunluğuyla birlikte içimdeki gerilim arttı. Camdan yağan yağmur, odadaki atmosferi daha da ağırlaştırıyordu. “Her şeyin önüme çıkması ne kadar da kolay oldu,” diye düşündüm. Begüm’ün sesi, arka planda hafif bir yankı gibi geliyordu, ama ben sadece dışarıdaki yağmurun sesiyle boğuluyordum. Gözlerim sabit bir şekilde dosyaya odaklanırken, etrafımdaki her şey bir an için silindi. Her şeyin sadece ben ve o dosya olduğunu hissettim. Ve o dosya, geçmişimi içinde taşıyordu. “Ben bu davaya bakamam Aslı Hanım.” Şaşkın ve afallamış iki yüz beni izledi bir süre. Kararımı sorguladı. “Dava senin Arca.” Sert ve soğuk ses itiraz istemez bir şekilde döküldü dudaklarından. Bu kadının hiçbir şeyden haberi yoktu. “Geçerli bir nedenin yoksa odamı terk et ve dosyayla ilgilen.” Derin bir nefes aldım, titreyen ellerime küfürler savurdum. “Bu davaya bakmam pek etik sayılmaz.” Sözleri döküldü dudaklarımdan. Lanet olsun! Bu şehre dönmem hataydı. Aslı Hanım’ın meraklı gözleri devam etmem için bekliyordu. “Davalı kuzenim, Kılıç Hanzade, benim kuzenim.” Begüm’ün derin nefesini duydum o an, elini sırtıma koydu. Buradayım demek istedi sessizce. Yalanımı onun bile anlayışı tedirgin etti vücudumu. Begüm’ün elleri sırtımda, her şeyin biraz daha sakinleşmesini sağlıyordu. Bazen, başımda dönen bu karmaşada, sadece birinin orada olmasına ihtiyacım vardı. “Buradayım,” dedi Begüm. Kısa, ama ne kadar güçlü bir cümleydi. O an her şey bir nebze olsun daha iyi hissediliyordu. Ama içimdeki fırtına dinmiyordu. “Bunu tek başıma atlatamam,” diye düşündüm. Evet, Begüm yanımdaydı ama bu yükün altından kalkmak ne kadar zor olacak? Yalan söylemek zorundaydım. Bakamazdım bu dosyaya. Aslı Hanım’ın yüzündeki şaşkınlık daha da belirginleşmişti. “Erdem Bey’e iletirim,” dedim. Aslı Hanım’ın odasından hızlıca çıktım. Nefes almak istemiyordum. Boğazımda acı karışık derin nefesler alıyor, her biri daha çok canımı yakıyordu. Begüm hızla bana yetişip elimi tuttu. “Tesadüf,” kelimesi dudaklarımdan döküldü. Yakıcı bir tesadüftü bu. Begüm ellerimi tutarken anlayışla kafasını salladı. Titreyen ellerime bela okudum. Hanzadelerden nefret ediyorum. 2 Sene önce Arca’nın can sıkıntısı diğerlerine geçmiş gibi masadaki herkes sessizdi. Hayatında yeni adımlar atmak için uğraşırken eskilerden kaçamıyordu. Hanzadeleri bataklığa benzetirdi; ne kadar çıkmak için uğraşırsan, o kadar dibe inerdin. Bir sene önce, onu mutlu eden haber şu an karalar bağlamasına sebep oluyordu. Koray Hanzade’nin sicili yüzünden stajı askıya alınmıştı; hayatına yine Hanzadeler yön veriyordu. Derin sessizlik, herkesin telefonda oynamasına sebep olurken, Arca sokaktan gezen insanları izledi tek tek. Topukluyla önlerinden süzülen kadın dikkatini çekti önce, eskiden kesinlikle onun gibi olacağına emindi. Dik duruşu, kadını sanki bir dağ gibi yansıtıyordu. Kahverengi saçları belinin hizasında yeni kesilmişti, özenle düzleştirilmişti. Masadaki sessizlik, bir süre Arca’nın içinde derin bir boşluk oluşturmuştu. Sanki zaman durmuş, herkes yalnızca telefonlarına odaklanmıştı. Ancak dışarıdaki hayat, içeriye bir şekilde sızıyordu. Arca, masadan uzaklaşıp camdan dışarıya bakarken, insanların ne kadar neşeli olduğunu fark etti. Topuklularıyla yürüyen kadın, ona geçmişin kaybolan rüyasını hatırlatıyordu. Bir zamanlar, o kadının olduğu gibi, kendisinin de böyle olacağına inanmıştı. Ama o gün, ne topuklu, ne de dağ gibi dik bir duruş vardı. O sadece geçmişinin gölgelerinde kaybolmuştu. Şu an, dışarıdaki kalabalık bir varoluşun parçasıydı ama içsel dünyası oldukça farklıydı. Sonrasında önünden geçen küçük kardeşlere göz gezdirdi. Bukle bukle sarı saçlarıyla, önündeki erkek çocuğuna bir şey anlatıyordu kız. 5 ya da 6 yaşındaydılar; ikisi de kız, hararetli bir şekilde konuşurken çocuk onu dinleyip kafasını sallıyordu. Arada, ikisi de arkalarından gelen annelerini kontrol ediyordu. Tebessümünü gizleyemedi; tatlılardı. Ardından gözü arabasına yaslanmış adama kaydı. Adam, sanki fark etmiş gibi başını eğip sigarasından bir nefes aldı. Arca, adamın yüzünü görmek için dikkatle baksa da, kafeden içeri giren Caner’e dönmek zorunda kaldı. Masadakilerin aksine büyük bir neşeyle geldi masaya Caner; herkesin bakışı ona dönerken hafifçe öne eğilip selam verdi. “Süper bir haberim var!” Caner masaya neşeyle yaklaşırken, içindeki sevinç yalnızca kendine ait değildi. O, her zaman Arca’nın yanında, onun mutluluğunu görmek için her şeyin bir kenara bırakılabileceğini biliyordu. Arca’nın gülümsemesi, onun dünyasında en değerli şeydi. Masada hep sessiz kalan, duygusal olarak soğuk olan kuzeninin bir tebessümüne sahip olmak, onun en büyük ödülüydu. Arca’nın bu kadar mutlu olmasına tanıklık etmek, ona her zaman bir adım daha yaklaştırıyordu. Belki de Arca’nın geçmişine duyduğu öfkeyi, Caner’in samimi ve pozitif yaklaşımı kırıyordu. Diğerleri Caner’i dikkatle izlerken, Arca umursamazca dikti kuzenine. Çok da sürpriz haberleri sevmezdi. Caner dimdik ona bakarken konuştu. “Kılıç, Koray’ı aklamış. Baya suçsuz çıkmış.” Şaşkın nidalar dökülürken masadan, Arca öylece kaldı. Bir kaç saniye tepkisiz kaldı. “Nasıl?” nidasi döküldü dudaklarından. Caner, kuzeninin yanında yerini alırken keyifle sarıldı. Koray suçsuzsa, Arca stajına başlayabilir demekti bu. Begüm’ün aklına takılan soru herkesin aklına gelmiş olmalı ki, herkes merakla sorunun cevabını bekledi. “Bir yıl önce babasını ihbar eden o değil miydi?” Başını salladı hafifçe Caner; bu konu onu çok alakadar etmezdi, ama sonucu en azından Arca’ya iyi gelirdi. “Babasına kıyamamıştır.” Caner’in cümlesine başıyla onay verdi Arca. Bir kaç saniye daha şaşkınlığı üstünden atamazken kahkaha atarak ayağa kalktı. “Avukat oluyorum!” Bir kaç masa ona dönse de çok umursamadı. Onunla ayağa kalkan Begüm sarılırken konuştu. “Oluyoruz!” Begüm, Arca’nın mutlu olmasını izlerken içindeki hüzünle karışık bir gurur duyuyordu. O, Arca’nın başarısına tanıklık eden ilk kişiydi, yıllar boyunca birbirlerini desteklemişlerdi. ‘Oluyoruz!’ demesi, ona sadece bir kutlama gibi gelmiyordu; aslında, yıllarca süren bir yolculuğun sonuydu. Kılıç ise sessizce, Arca’yı izlerken bir kardeşin hissetmesi gereken tüm duyguları taşıyordu. Onun mutluluğu, Kılıç’ın içindeki huzuru besliyordu. Bu, sadece bir iş başarısı değil, Arca’nın kendi hayatını kurabilmesinin de bir simgesiydi. Derin gülümsemesini bahşetti herkese. Tek tek tüm masayla sarılırken gülümsemesini gizlemedi. Son sigarasını yakarken kardeşinin sevincini izledi Kılıç. Onun bu kadar mutlu olması yüzünde bir tebessüm yaratırken uzun uzun izledi kardeşini. Çalan telefonunu bir kez daha kapadı. Koray Hanzade neden böyle bir adım attığını merak ediyor, sabahtan beri arıyordu. Bir amacı olduğunu sanıyordu Koray. Kılıç’ın ondan bir intikam alacağını düşünüyordu. Oysa ki Kılıç, sadece kardeşinin mutluluğunu izledi dakikalarca. Onu mutlu etmek için yapardı, bu ona acı verirdi biliyordu. Koray Hanzade ile karşı karşıya gelmek ona acı verecekti biliyordu. Gözleri kardeşinin mutluluğuna değindi. Umursamadı çekeceği acıyı ya da korkmadı karşı karşıya geleceği kişiden. Kardeşi mutluysa, gerisini o bir şekilde hallederdi. Kılıç, Arca’nın mutluluğunu izlerken bir yanda sevincini paylaşırken, diğer yanda kendi içindeki karanlık düşüncelerle mücadele ediyordu. Arca’nın gülümsemesi, onun için dünyanın en değerli şeyi olmasına rağmen, gözlerinde bir hüzün vardı. Kılıç, yıllarca kardeşinin acı çektiğini görmüştü, ama o acıyı hafifletmek için pek bir şey yapamamıştı. Bugün ise, Arca’nın sonunda kazandığı zaferi görürken, içinde bir şeyler kıpırdamıyordu. Belki de, her şeyin bu kadar kolay görünmesi, yıllarca yaşadığı çatışmaların bir yansımasıydı. Masada herkese gülümseyerek bakarken, Kılıç aslında derinlerde, içindeki yalnızlıkla baş başa kalıyordu. Koray Hanzade’nin arkasındaki karanlıkları görmesi gerektiği bilinci, onun mutlu olan Arca’yı izlerken hissettiği acıyı daha da artırıyordu. Koray’la yüzleşmek, ona acı verecekti. Bunu biliyordu. Ancak, yıllarca koruduğu kardeşinin mutluluğu için her şeyi yapardı. Arca mutluysa, o gerisini bir şekilde halledebilirdi. Ama yine de, Hanzadelerle ilgili planları kafasında şekillendirebilmek için yeterince odaklanamıyordu. Kılıç, Arca’nın kararlı bir şekilde “Avukat oluyorum!” dediği anı izlerken, bu anın Arca için bir dönüm noktası olduğunu fark etti. O anın ardında, Arca’nın büyüdüğünü ve kendini yeniden bulduğunu görüyordu. Ama Kılıç, her ne kadar Arca’yı görmek istediği gibi mutlu bir hayat sürerken, kendi içindeki boşluğu fark ediyordu. Bir yanda kardeşinin zaferi, diğer yanda kendi yavaşça kaybolan hayalleri… Kılıç, bu ikisinin arasında nasıl bir denge kuracağına karar veremedi. Telefonunu kapattığında, Koray’ı düşünmeye başlamıştı. Onunla yüzleşmek, geçmişin yaralarını yeniden kanatmaya benziyordu. Ama Arca’nın mutlu olduğunu görmek, onun içindeki acıları biraz olsun dindirmişti. Bir kardeş olarak, Arca’ya yaptığı her şeyin sonunda değerli olduğunu bilmek, Kılıç’ı güçlü kılıyordu. 🫀🤍 Uzun bir bölüm oldu. Aklınız çok karışık bence şuan ama zamanla anlayacaksınız. Çok fazla karakter var, onları tanımak için biraz zaman verin lütfen. Umarım bu bölümü seversiniz.
Bölüm 2
Geride Kalanlar
