Hava basık…
Sanki uzak çöllerden sürüklenen ince bir toz tabakası gökyüzünü değil de zihnimi örtmüş gibi. Düşüncelerim birbirine dolaşıyor; birini yakalamaya çalıştığım anda diğeri elimden kayıp gidiyor. Toparlanamıyorum.
Kolum, bacağım, sırtım… Bedenimdeki her şey yer değiştirmiş gibi hissediyorum. Sanki vücudumun her noktasını aynı anda hissedebiliyor, aynı anda hiçbirini hissedemiyormuşum gibi. Parmak uçlarım bana ait değil. Omuzlarım olması gerekenden daha ağır. İçimde tarif edemediğim bir ben dolaşıyor. Sanki tüm bedenim başka bir “ben” olmaya çalışıyor. Kendimi tek parça halinde tutmaya uğraşıyorum.
Ben böyle değildim.
O taş parçası bana kesinlikle bir şey yaptı.
Yok artık…
Ne diyeceğim ki doktora? “Renkli bir taşa dokundum, sonra görüntüler görmeye başladım. O günden beri de kendime gelemiyorum.” Muhtemelen daha ilk cümlede yüzüme o kibar ama şüphe dolu bakışı yapar ve beni psikiyatri servisine yönlendirir.
Hem anlatırken ben bile inanmıyorum.
Ama o görüntüler gerçek gibiydi. Kalabalıktık, bir ailem ait olduğum insanlar var.
“Var” mı, saçmalıyorum gerçekten.
Birileri geliyor, korkuyoruz.
Hayır.
Toparlan. Kendine gel. Yapılacak işlerin var. Bu saçmalıklara kapılmanın zamanı değil. Bir taşa dokundun diye hayatın değişmez. Rüyalarında duyduğun sesler de sadece stresin bir oyunu. Hepsi bu.
Kendime bunu o kadar çok söyledim ki sonunda inanır gibi oldum.
Yerimden kalktım. O günü hiç yaşamamışım gibi davranmaya karar verdim.
Sorunlarımı genelde böyle çözerim.
Çözemiyorsan yokmuş gibi davran.
Duşa girdim. Sıcak su omuzlarımdan aşağı süzülürken aynaya bakmamaya çalıştım. Çünkü son birkaç gündür aynada gördüğüm kişinin ben olduğundan bile tam emin değildim.
Yarım saat sonra evden çıktım.
Arkadaşlarımla buluşacaktım.
Normal bir gün geçirecektim.
Ya da en azından buna inanacaktım.