İçeriğe geç

Tarihi Ayna

Bölüm 1 · 8 dk okuma

Tarihi Ayna

Bölüm 1

1|

Yaşamı değiştiren en büyük etken nedir? Hayatınızda değişen insanlar, değiştirdiğiniz okul, yeni başladığınız bir kitap ya da aldığınız yeni bir eşya mı? Hayatlarımız, bunlar sayesinde çok kolay biçimde değişir? Peki ya hayatınız, babaannenizin size hediye ettiği antika bir aynayla ne kadar değişebilir? Tahmin edemeyeceğiniz kadar...

Nefes aldığım her saniye, sanki canım daha çok sıkılıyor ve organlarım birbirine giriyor gibiydi. Büyük bir aşkla baktığım kitaplar bile midemi bulandırıyordu. Aklımdan geçen tek düşünce, bu sıkıcı iş görüşmesinden bir an evvel çıkıp gitmekti.

Kocaman bir holdingin, orta katlarında bir odadaydım. Odanın bir duvarı sadece kitaplarla donatılmıştı. Dedim ya, kitaplardan bile nefret ettirmişti burası bana.

Karşımda duran yaşlı kadın, neşeli yüzüyle bir saattir benimle konuşuyordu. İşten bahsetse belki bir nebze de olsa anlayabilirdim fakat eşinden yeni ayrılmış torunundan bahsedip duruyordu. Kaçıncı olduğunu bilmediğim derince nefesimi tekrar buluşturdum ciğerlerimle.

“Öyle işte kızım, pek üzdüler torunumu. Oysa ne kadar yakışıklı, ne kadar alçak gönüllüdür benim Murat’ım...”

Sahte bir gülümsemeyle kafamı salladım.

“Çok üzücü bir durum bu Bedia Hanım. İş... alındım mı işe?”

Konuyu istediğim yöne getirebilmiştim hele şükür. İyi mi, kötü mü yaptığımdan da hiç haberim yoktu ama...

“Doğru kızım, bak ben onu unuttum. Bu holdingi Murat, yani torunum yönetiyor.”

“Onu anlamayana yuh zaten...” diye mırıldandım sessizce.

“Senin gibi gençlere de ihtiyacımız var. Metin yazarı yerine istersen Murat’ımın sekreteri ol, orada da açık vardı.”

Sahte gülümsememi takınarak yine sahte bir samimiyetle konuştum.

“Yok, çok teşekkürler. Ama anlamam ki ben o işlerden. Benim işim yazmak, çizmek...”

Anlaştığımızı belirten bir biçimde elini uzattı bana doğru. Onu bekletmeden ben de sıkıca tuttum elini. Hızlı bir evrak işinin ardından, saatlerdir lanet okuduğum holdingin kapısının önündeydim hele şükür.

“Allah’ım, şükür bundan kurtardın beni. Bismillah...”

Şükürlerimle ağzımı oyalarken yol kenarında yürümeye başlamıştım eve doğru. Bir taksi çağırsam eve gidene kadar kaç lira gidecekti şimdi cebimden, Allah bilir. En iyisi geldiğim gibi bir durağa gidip otobüs beklemekti.

Telefonumu elime alıp hızlı hareketlerle annemi aradım.

“Alo, anne...”

“Kızım, Ulunay... Ne olur hayırlı bir haber ver annecim.”

“Valla, oldu kız. Aldılar beni, gerçi az kalsın gelin olmuş gidiyordum ama paçayı kurtardım ne de olsa.”

“Ay çok sevindim annecim. Hayırlı olsun hadi. Bak, baban ve babaannenle bekliyoruz çabuk gel.”

“Tamam.” diyerek hızla kapattım telefonu, öyle fevri davranmasam otobüsü kaçırıyordum çünkü.

Sıkıcı ve eziyetli bir yolculuğun ardından nihayet evi bulabilmiştim. Kapıdan girer girmez çantamı ayakkabılığa fırlattım ve içeriye koştum.

“Ben Ulunay Sultan, ben bir şey istiyorsam mutlak surette alırım.”

Annem beni yanaklarımdan öperken bir yandan da laf yetiştirmeye çalışıyordu.

“Erdinç, kızın yine sultan olmuş bak.”

Babam da gülümseyerek kutluyordu bu şanlı görevimi.

“Benim kızım hep sultan Şeyda.”

İkisinin atışmalarının arasından sıyrılıp babaannemin yanına vardım. Elini öpmek için eğilirken bir yandan da ağzımı çalıştırmayı unutmuyordum.

“Valide Sultanımız da gelmişler. Hoş geldiniz Sultanım.”

Beni yanaklarımdan öperken gülmeyi de ihmal etmiyordu tabii.

“Ah benim deli kızım.”

“Ayy efendim efendim?”

Herkes bir ağızdan gülüşürken bense yorulduğumu belirten bir hareketle oturma odasının kapısını buldum.

“Genç ve kendini genç hisseden insan evlatları. Gideyim biraz dinleneyim sonra tekrar sizinleyim. Bilet paralarını ibanıma atabilirsiniz. Ne de olsa beleşe Ulunay Kutlay stand-up'ı izliyorsunuz.”

Koridorda yürürken bir yandan da kötü kadın kahkahamı atıyordum. Koridorun solunda kalan odama vardığımda üzerimdeki kıyafetleri yırtar gibi çıkartıp daha rahatlarını geçirdim üzerime.

Kitaplığımda duran Kösem Sultan isimli kitapla göz göze geldiğimde kocaman bir öpücük attım ona.

“Merak etme bebeğim, yarın seninle buluşacağız. Asla ertelemeyeceğim bu saatten sonra seni.”

Hoplaya zıplaya içeri gidip bir koltuğa attım kendimi.

“Eee kızım, neler oldu anlat bakalım.”

Bunu soran, tabii ki en az benim kadar meraklı olan annemdi.

“İlk bir saat falan holdingin sahibi Murat’ı dinledim. Sanırım evlenmem gerekiyor adamla.”

Söylediklerim, hepsinin ağzını açık bıraksa da umursamayıp alayla gülümsedim.

“Bediacım vardı orada işte. Dedim Bedia aşkocum, işsizim ben, ne yapacağız beni? Dedi ki gel torunum var. Dedim ki işim yok, dedi ki Murat’ım da Murat’ım. Kırgın Çiçekler’deki Mesude gibi aynı Bediacım. Neyse en son artık karar verdi de metin yazarı olarak aldı beni işe. Asgari ücret işte. Onun dışında pazartesi başlarsın dedi. Bu kadar arkadaşlar, beni dinlediğiniz için çok teşekkürler.”

Hepsinin ağzından yine tebrik cümleleri dökülüyordu, bense büyük bir egoyla onları kabul ediyordum.

Bir telefon sesi kulağıma iliştiğinde hızla çıktım oturma odasından. Telefonum çalıyordu ve bu yeni işimden bir telefon olabilirdi. Telefonu elime aldığım zaman yakın arkadaşımın aradığını görüyordum.

“Efendim Kumru?” dedim heyecanlı çıkan sesimle.

“Ne oldu şu iş meselesi? Halledebildin mi?”

“Kızım, sen bizi ne sandın? Ben Ulunay Sul-”

“Evet Ulunay, bir şey istediğinde mutlak surette alıyorsun biliyoruz. Ayrıca çok sevindim ya, ilk maaşınla bir yemeğe götürürsün artık.”

“Tabii kızım, bıldırcuk yemeye götürürüm seni.”

“Bak bir şeyi, sadece bir şeyi Hürrem Sultan’a bağlama kurbanın olayım.”

“Ben ki...”

“Telefon çekmiyor Ulunay.”

Telefonu yüzüme kapattığında kahkaha atarak oturma odasına geri döndüm. Annemler artık bana alıştıkları için hiç yadırgamıyorlardı ani çıkışlarımı.

Babaannem, yanında duran ahşap kutuya elini vurup beni yanına çağırdı. Merakla yanına gidip oturdum.

“Babaanne, tamam Sultanım falan da işleri abartmışsın. Kız bu ne?”

Gülerek kutuyu elime verdi. Oldukça ağırdı, peki ya bu kadar ağır ne vardı bunun içinde? Zihnim, yalnızca aburcubur dolu olmasını istiyordu orası kesin.

“Dur be kızım. Bunun içinde bana babaannemden kalan bir şey var, ona da babaannesinden kalmış. Çok değerli bir şey anlayacağın. Ben hiç kullanmadım başına bir şey gelmesin diye. Bir kere baktım ve yıllarca kaldı bir yerlerde. Bakalım sen ne yapacaksın?”

Kutuyu heyecanla açtığımda parlak kırmızı kumaşların içinde ay gibi parlayan gümüş bir ayna vardı. Hayranlıkla baktığıma emindim şu an. Elimin büyüklüğünde,kenarları pırlanta işlemeli, uzunca tutma yeri olan bir aynaydı. Arka tarafında da yine işlemeler vardı.

Babaanneme sarılıp tahmin edemediğim kadar teşekkürlere boğdum onu. Daha sonra kutusuna yerleştirip kenara koyduğumda alayla konuşmaya başladım.

“Ya babaanne,biz bunu satsak... İyi para eder he. Gümüş ama beyaz altın diye kaktırırız.”

Babaannem bacağımı cimcirirken bir yandan da dişlerini sıkmayı ihmal etmiyordu.

“Hele bir dene bak ne yapıyorum ben seni? Deli kız.”

“Ay ismim de çıkmış deliye be. Gidiyorum ben odama, şu ayna kaç para yapar bir tur hesaplayayım.”

Babaannem arkamdan onaylamaz bakışlar atarken ben odamı bulmuştum bile. Saat akşam yediyi gösteriyordu ve ilginç bir şekilde uykumun geldiğini hissediyordum.

Aynayı kutusundan çıkarıp incelemeye başladım. Ama etrafına o kadar çok bakmıştım ki aynasına henüz gelememiştim. Aynasını çevirdim yüzüme doğru.

Kendim diye söylemiyordum, duru bir güzellik duruyordu karşımda. Bembeyaz bir ten, çekik koyu renk gözler, hokka bir burun ve pembesi hafif dolgun dudaklar. Gözlerimin üstüne düşen kirpiklerim, gözaltlarıma gölge düşürerek koyu bir hal almasını sağlıyordu. Güzel kızdım be! Bunu kendim söylüyordum çünkü başkasından duysanız belki de abartıdan ibaret bulabilirdiniz.

Aynada kendimi incelerken bir uyku hali düşüyordu üzerime. Onu bir kenara iterek ahşap kutunun içini incelemeye başladım. Bir kağıt parçası duruyordu parlak kumaşın arasında.

İçimdeki merak, ter olarak çıkıyordu bedenimden. Elime aldığım kağıdı yavaşça açtım. En fazla ne çıkabilirdi ki içinden? Sevgi ve saygı sözcükleri...

Kağıt sararmıştı ve bir rutubet kokusu yükseliyordu her açıldığında. Arap grafiğiyle yazılmış, yarım sayfa yazı görüyordu gözlerim. Güzel bir el yazıyla yazılmıştı ve bu okumayı kolaylaştırıyordu. Hangi dile ait olduğunu anlamak adına göz gezdirdiğimde Osmanlı Türkçesi olduğunu görmek şaşırtıyordu beni.

Gerçi sadece niye diline şaşırıyorsam? Bu kağıt neden buradaydı, neden bu dille yazılmıştı, kim tarafından yazılmıştı?

Bir an zihnime büyü olabileceği gelince hatim indirme yoluna girmiştim.

“Allah’ım tövbe bismillah, sen koru Yarabbim. Valla koru Allah’ım okuyacağım ama koru tamam mı?”

Söylediklerimin üzerine yine bir tövbede bulundum içimden. Sağ baştan okumaya başladığımda içimdeki duygular birbirini kovalamaktan başka bir şey yapmıyordu. Korku, endişe, şaşkınlık... Bir tesadüften ibaret olduğuna inanmak istiyordum. Başka bir açıklama bulamıyordum ya da... Satırlarda gezinen kelimeler şöyleydi:

Demek sahibine ulaştı bu güzel ve narin ayna. Korkma sakın, neler olduğunu bilmiyorsun ama öğreneceksin. Bunu sana ben değil, bu ayna öğretecek. Yakında görüşeceğiz, ama ikimizde birbirimizi tanımayacağız. Eğer korkmazsan, eğer yadırgamazsan bu yaşadıkllarını emin ol çok güzel günler seni bekliyor olacak. Ama cesaretini tek bir gün yitirip duvarların arkasına sığınmayı yeğlersen işte o zaman kaybettiğin ve ölüm fermanını mühürlediğin gün olacak senin için. Tüm hayatını unutup aynanın ardından sürükle kendini. Bir rüzgar gibi seni savurmasına izin ver. Dakikalarca baktığın duru güzelliğin ve kimsenin sorgulamayacağı zekan seni zaferine ulaştıracak. Cellallenip de herkeslere de anlatma ha bu notu. Üzülüp kendi kahır etme, kendine iyi bak...

Saçma sapan, öylesine bir not olmalıydı. Mantığa uygun bir kalıba oturtamıyordum çünkü. Ne yaşayacaktım, nerede karşılaşacaktım bunu yazan kişiyle, güzelliğimle ve zekamla ne elde edecektim? Bu sorular ve cevapları oldukça ürkütücü duruyordu.

Düşüncelerimi bir kenara süpürmeyi dileyerek yattım yatağıma. Ayna yanı başımda duruyordu ve bu beni hem diken üstünde hem de güvende tutuyor gibiydi.

Derin bir uyku kolları arasına alıyordu beni. Düzensizleşen nefesimi, sakinleştirmeye çalışıyor gibiydi. Göğsümün üstünde bir el hissediyordum, göğsümün yükselip alçalmasını önlemek istiyordu sanırım. Omuzlarımdan da sarsılıyor gibiydim. Neler olduğunu kavramak oldukça zorlaşıyordu artık, kavrama yeteneğimi kaybetmiş gibi hissediyordum.

Beni bu denli sarsan annem olmalıydı. Sabah olmuştu anlaşılan ve ağır uykumdan uyanmam çileydi yine anneme ve bana.

“Off anne bir gün de bensiz etsenize şu kahvaltınızı ya!”

Sağıma doğru bir hamle yaptığımda ahşap zemini yokluyordu elim. Yine de gözlerimi açamıyordum, dedim ya çok ağırdır uykum.

“Anne, cidden şu an sadece uykuya ihtiyacım var. Gidin yiyin siz.”

Sertçe kolumu sarsmaya devam ediyordu bir el.

“Ne annesi, hadi kalk!”

Hiç tanımadığım bir ses beni sertçe uyarıyordu. Soğuk su etkisi gibi bir şeydi bu benim için. Gözlerimi hafif araladığımda garip giyimli bir kadının, sert bakışlarını bana gönderdiğini görüyordum. Etrafımda yoğun bir kalabalık var gibiydi. Henüz netleşmemiş bakışlarımla ancak bu kadarını kavrayabiliyordum.

“Abi siz deli misiniz ya? Aman Ulunay, yat geri. Rüyaymış kızım. Böyle saçma rüyayı da anca rüyamda görürüm zaten.”

Kafamı, sert yastığa geri koyduğumda rüyamdaki kadın konuşmaya devam ediyordu.

“Neyden bahsediyorsun sen? Kalk çabuk, hadi!”

Sabır dileyerek nefes aldığımda hafif doğruldum. Rüyamızda bile rahat yoktu arkadaş!

Etrafta gezdirdiğim bakışlarım, bana rüyamda olmadığımı kanıtlar nitelikteydi. Ama gerçek de olamazdı. Neredeydim ben böyle? Daha henüz uyumamış mıydım, kim getirmişti beni buraya?

Ahşap ve taş yerler vardı. Değerli mücevherlerden yapılmış avizeler ise tavanları süslüyordu. Güzel halılar seriliydi taş olmayan yerlerde. Burası neresiydi ve ben tam olarak ne yaşıyordum?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.